Monday, July 21, 2008

 

Domuz gibi domuz, adam gibi adam olamamak

Kıçımla gülmekten vazgeçtim. Kahkaha atabilsem kahkaha atacağım. Kim olduğunu hatırlamadığım biri, “hayat hissedenler için trajedi, düşünenler için komedidir” diyordu. Onu hatırladım. Demek ki bu sıralar düşünebiliyorum.

Taraf gazetesinde Ahmet Altan (1707.2008), George Orwel’in Hayvan Çiftliğinde geçen “bazı hayvanlar daha eşittir” cümlesinden hareketle daha eşit hayvanlara serzenişte bulunuyordu. İyi de o hayvanların verdiği eşitlik olmasa “daha eşit”lik karşısında hissettiğimiz bir nebze eşitliğe de sahip olamaycağız. Ya da onu da istedikleri an elimizden alabilirler ve bu gerçeği arada bir hatırlatmak da onların daima “daha eşit” kalabilmelerinin gereğidir.

Aslında Hayvan Çiftliğin’i okuyup da hayvan çiftliğinde yaşadığımız fikrine kapılmamak neredeyse imkansız. Düşünsenize hep birlikte bir ideali gerçekleştiriyorsunuz. Sonra birileri ilkelerinizi çaktırmadan, yavaş yavaş değiştiriyor. Her defasında birşeyleri elinizden alıyor. Sonunda “bazıları daha eşit” diyen domuzlar düşmanla işbirliği yapıp iki ayak üzerinde yürümeye başlıyorlar.

***

Susurluk günlerinin ışık kapama eylemini (yanlış hatırlamıyorsam), Leman Kültür Merkezi’nde Can Yücel başlatmıştı. Sonra günlerce sürdü bu eylem. “Aydınlık için bir dakika karanlık” tencereler tavalar çalındı. Düdükler öttürüldü. Sivil itaatsizlik örneği olarak o günden beri akıllardan da çıkmadı o eylemler.

Susurluk neydi? Derin devlet kamyona çarpmıştı. Mercedes’in içindeki iki kişi üzerinden epey tartışma yürütüldü. Mehmet Özbay (Abdullah Çatlı) ve Sedat Bucak. Bunlar derin devletti. Bir yanda aşiret ve siyaset, diğer yanda da daima derin devletle birlikte anılan ülkücü hareket dünü ve o günüyle tartışılmaya başlandı. Çatlı üzerine ne kadar gazete yazısı, ne kadar kitap çıktığını hatırlamak zor değil. Bucak ve Ağar da tartışmalarda epey merkezde yer almıştı.

Eylemleri düzenleyen heyecanlı kalabalık, beklenmeyen bir anda en mahrem yerde ucu patlayan çıbanın gizlenemez halde ortaya çıktığını görüyordu. Doğal olarak irinin boşaltılmasını, acının dindirilmesini talep ediyordu. Çünkü bu kazada ortaya çıkan tablo yıllardır gizlenen ilişkileri deşifre etmişti. Eski Ülkü Ocakları Başkanı’yla devlet ve siyaset ilişkileri, 12 Eylül’ü ve onu hazırlayan süreci de cevaplayabilecek derin ilişkileri göz önüne seriyordu.

Kırılan kol daha çok ülkücülerin koluydu. Demokratlarımız, solcularımız o kırığın yen içinde kalmaması için eylem yapıyorlardı. Ama o günlerde adeta üzeri örtbas edilmeye çalışılan, hatta ileri gidip, hakkında çıkan birkaç soru işaretini bile hakaret olarak addettikleri Hüseyin Kocadağ için iadei itibar istiyordu aynı kalabalık. Susurlukta kamyona çarpan mercedesin şoförlüğünü yapan Kocadağ kimdi?

Hüseyin Kocadağ:
Eski İstanbul Emniyet Müdür yardımcısı. Yeraltı dünyasının önde gelen isimleri ile ilişkisi olduğu iddiasıyla 1985 yılında polislikten uzaklaştırıldı; daha sonra mahkeme kararı ile mesleğine geri döndü. 12 Eylül öncesinde solcu polis örgütlenmesi POLDER'in kuruculuğunu da yapan Kocadağ, 11 kez disiplin soruşturmasına uğramış; 1986 yılında kesin olarak meslekten ihraç edilmiş; ancak Danıştay kararı ile geri dönmüştü. Bucak Aşireti ile tanışıklığı Siverek İlçe Emniyet Müdürü olduğu döneme dayanıyordu. Bucak'ın yakınlarından İşadamı Ali Oto'nun iddiasına göre Kocadağ, Çatlı'yı gerçek ismi ile tanıyor ve Reis diye hitap ediyordu. 3 Kasım 1996'da Susurluk yakınlarında meydana gelen ve hayatını kaybettiği kaza sırasında Bucak'ın arabasını Kocadağ kullanıyordu.

Yani Polder kurucusu, solcu, alevi bir vatandaşımızın o araçta bulunması, ilişki içinde olduğu insanların durumu üzerinde hemen hemen hiç tartışılmamıştı. Bunun nedenini o günlerde merak etmedim desem yalan. “Bizden birileri böyle kirli işlere bulaşmış olamaz” gibi bir önyargı mıydı. Yoksa kırılan öteki kolun yen içinde tutulmaya çalışılması mıydı. Cumhuriyet gazetesi, CHP, Aydınlık çizgisine sirayet eden kirli çamaşırlar ortaya dökülünce vurun abalıya demek gerçekten adil olmayı, haksızlığa, zulme, darbeye, mafyaya eşit mesafede durmayı gerektiriyor. Ama ne yazık ki öyle bir mesafeyi göremiyoruz.

Keşke, Ergenekon’un tartışıldığı bugünlerde Susurluk Kazası sırasında eylem yapanların hiç sesi çıkmasaydı. Yazık ki sesleri çıkıyor. Ve çok üzücü ki, Ergenekoncuların avukatlığına soyunan seslek yükseliyor. Kendisini aydın, zeki, çevik, bilinçli olarak görenlerin oluşturduğu bilinçsiz kalabalıklar, birileri tarafından sürü niyetine güdüldüklerini göremiyorlar. Oysa bizim mafyamız iyi sizing mafyanız kötü, bizim kontrgerillanız melek, sizinki pezevenk vs. gibi akılalmaz tarafgirlikle Türkiye asla aydınlığa çıkmayacak. Kimsenin önerdiği karanlık diğerinin savunduğundan daha aydınlık değil. Bunu kime anlatalım. Nasıl anlatalım bilemiyorum.

Bir de şunu söylemeden geçmemek lazım. Kapalı kapılar ardında t.şaklı birer kahraman olarak söylevler çeken devrimci(!) liderlerin, aynı erkekliği ki şayet o kadar t.şakları varsa çıkıp hepimize duyurmalarını beklerdim. Varsa bir örgüt. Varsa bir ihtilal hazırlığı bir yere kadar gizlidir tamam Kabul de. Bir yerde de evet ulan biz buyuz işte diyebilecek kahramanlığı göremiyorum. Nerede o cesaret… İşin cesaretle alakası yok. Kerizi uyandırmamak ve denizi bulandırmamak için susuluyor. Yoksa nasıl bazı hayvanlar daha eşit olabilir ki!!!

Hayvanlar, çiftliği isyanla insanın elinden almış ve kendi yönetimlerini oluşturmuşlardı. Sonunda domuzlar insanlarla işbirliği yaptılar ve domuzluklarına bakmadan iki ayak üzerinde yürümeye başladılar. Tabii ki bu durum onları daha eşit yaptı ama ne domuz gibi domuz olabildiler. Ne de adam gibi adam…

Thursday, June 19, 2008

 

Memleket Hakkında Düşünmek

Herşey o kadar hızlı gelişiyor ve gündem o kadar ani manevralarla yön değiştiriyor ki! Akıl sır edirmeye çalışmak gereğinden fazla yorucu bir hale geliyor. Bu yüzden Türkiye üzerine, ekonomi, politika, sosyal adalet, insan hakları vs. Her ne ise, bu memleket hakkında düşünmek bazen neredeyse abesle iştigal halini alıyor. Sonuçta, sosyolog değilim, politikacı değilim, işadamı değilim. Sıradan hem de tam anlamıyla sıradan bir vatandaşım. Götatmış dünyaya çüş diyemeyeceğimin, üzülerek farkındayım.
Şöyle bir düşünüyorum. Son yıllardaki gelişmeler, son aylardaki gelişmeler, son günlerdeki gelişmeler. Herbiri hayati önem taşıyan bir yaranın açılışıydı ülkenin/halkın veya devletin gövdesinde. Ama bu yaraların hiçbiri tedavi edilmedi. Acısı dindirilmedi. Aynı gövdede, başka biryerde, diğerinin sızısını bastıracak bir yara açarak diğerinin üzeri örtülmeye, acısı unutturulmaya çalışıldı. Böyle bir tedavi stratejisiyle nereye kadar gidebileceğimizi asla kestiremiyorum.
Seksenli yılların başlarıydı sözünü ettiğim o günler. Sıkıyönetim uygulaması henüz Türkiyenin her yanında devam ediyordu. Televizyon tek kanallıydı, siyah beyazdı vs. türünden bayatlayan (ama unutulmaması gereken) bir sürü klişeyle andığımız o günlerle bu günlerin arasında, hayatımıza çok sıkı bir şekilde giren teknolojinin dışında büyük farklar var mı? Bundan otuz yıl sonra bugünleri hangi yönleriyle anacağız. Yarına nasıl bir zemin hazırlayacağız, geleceğin temel taşları neler olacak. Bir sonraki nesil bizleri anarken neler düşünecek?
Senaryo üretmek keyifli. En azından yaratıcı bir faaliyet, sanatsal bir tarafı var. Hele geleceğe yönelik senaryolardan bilimkurgu hazzı da alırız. Hatırlıyorum da çocukluğumuzda, o günlerde hayatımıza yeni giren ve öyle herkeste bulunmayan hesap makinalarıyla, 2000 yılında kaç yaşında olacağımızı hesaplardık. O günlerde kendi geleceğimiz için ürettiğimiz senaryolar nelerdi acaba. Kimbilir ne hayaller kurmuştuk. Bugün yaşadığımız hayatı o gün öngörebilir miydik? İmkansız.
Gelecek fikrimizi, gelecekle ilgili senaryolarımızı mantıklı bir zemin üzerine oturtabilmemiz bugün yaşadığımız gerçekleri oldukları gibi algılayabilmekle ilgili bana göre. Ama belki en zoru da bu. Gerçekleri oldukları gibi algılayabilmek. Gerçeklik olgusunun tanımı üzerinde ciddi anlaşmazlıklar yaşıyoruz çükü. Bana kalırsa bu durum kendi algılarımızı gerçekliğin üzerinde tutuşumuzdan kaynaklanıyor. Herkesin gözü önünde olup biten, gerçekleşen olayları taban tabana zıt biçimde algılıyoruz sürekli. Bu tutumumuz yalnızca şimdiki zamana bakışımızla ilgili kalsa iyi. Tarihe de, geleceğe de aynı mantık tutulmasıyla bakıyoruz. Aslına bakarsanız duygularımızla düşüncelerimizi karıştırıyoruz. Bu karışıklığı düşünce olarak adlandırarak, aptal durumuna düşmeyi kendi adıma kabul edemiyorum.
Aptallık diyorum. Çünkü gözlerimle gördüğüm, gazetelerde hergün okuduğum, televizyon tartışmalarında, haberlerde izlediğim çok şey bilerek veya bilmeyerek manipülasyona yönelik. Her toplumda, kalabalıkların idaresi için belli bir düzeyde manüpülasyon kaçınılmaz olabilir. Fakat ülkemizdeki siyasetin tamamen, sıfırlaştırarak, eşekleştirip koyunlaştırarak yönetmeye endekslenmesi midemi bulandırıyor. Hafızamız balık hafızası gibi. Herkes kısa zamanda yalnızca değişim olarak adlandırılamayacak dönüşümlerle çıkıyor sahneye. Bir bakıyoruz dünün şeriatçıları liberal olmuş, dün sosyalist olan bugün faşist (national: ulusal, nasyonal sosyalizm ve faşizm arasındaki ilişkiyi tartışmıyorum bile) olmuş. Kimse diğerini değiştirdiğine inandıramıyor.
Biz yönetilenler ise, kişisel tarihimizle bugün arasında kurduğumuz bağda duygusal davranıyoruz. Geçmişte şu ya da bu şekilde angaje olduğumuz düşüncelerin peşinden sadakatle yürüdüğümüzü sanıyoruz. Fakat bağlı olduğumuz düşüncenin mimarları veya kanaat önderlerinin düşünsel tutarsızlıklarını, değişim veya dönüşümlerindeki mantığın inandırıcılığını, gelişen yeni durumlar karşısında nasıl bir tutum takınacağımızı hiç düşünmüyoruz. Takip ettiğimiz lider, oy verdiğimiz parti, okuduğumuz gazete neyi savunuyorsa onu savunmakla kendimizi yükümlü sayıyoruz. Bir değişim/dönüşüm varsa aklın süzgecinden geçirip içselleştirdiğimizi iddia ederken düştüğümüz durumu göremiyoruz...
Düşünmekten, tepki duymaktan, tavır almaktan kaçınamadığım bu durumlar, hiç bulaşmak istemediğim kadar üzüyor ve ilgilendiriyor beni. Nasıl ilgilendirmesin, şöyle yada böyle bu ülkede yaşıyorum. Kendi geleceğim adına umut besleyemesem bile, çocukluğuma, gençliğime asla dönemesem bile bir çocuğum var artık. Bu ülkenin çocukları için kaygılanıyorum. Onların genliğinin, geleceğinin daha güzel olmasını umut etmek istiyorum.
Farkında olduğum ya da olmadığım haklarım çiğneniyormuş. Yaşam standardım uçurumun dibindeymiş (kenarında olmak da önemliymiş, kendini böyle hissedenler bir nebze şanslı olduğunu unutmamalı). Siyasetten adalete, darbeden ekonomiye herşey birbirine girmiş. Hiç umrumda değil. Yalnızca, toplum mühendislerinin, hendese hesaplarında değersiz bir rakam olmayı kendime yediremiyorum. Çünkü mesele benim değersiz bir rakam oluşumla kalmıyor. Çocuklarımıza sakat bir gelecek tasarlanıyor diye korkuyorum. Aptal olmadığım için herhalde...

Musa Baki

Thursday, May 08, 2008

 

Nasıl bir sosyalistsiniz?

02/05/2008 (tarihli Radikal Kitap ekinden alıntıdır.)

Hayattaki hemen her şey gibi sosyalizm de yekpare bir bütün değil. ‘Türkiye Solu’ tablosunun başlıkları genelde demokratik-devrimci, sosyalist-devrimci, Maocu, Troçkist vb. diye gider.
Bu durum ne bize özgü, ne de yeni. Soldaki ayrılıklar en başından beri mevcut. Bu testte, Türkiye’deki ayrımlara girmeden sadece ‘Komünist Manifesto’daki kategorizasyona sadık kalarak sizin nasıl bir sosyalist olduğunuzu tespit etmeye çalışıyoruz. Sosyalist değilseniz de deneyin, o kadar zor olmadığını göreceksiniz!1. Tarih neyin tarihidir?

1. Tarih neyin tarihidir?
a. Çürümenin.
b. Gelişmenin.
c. İlgilenmiyorum.
d. Sınıf savaşımlarının.

2. Burjuvazinin yükseliş dönemindeki rolü...
a. Aşağılıktır.
b. Zenginleştiricidir.
c. Benim daha iyi bi projem var!
d. Devrimcidir.

3. Kapitalizmde ekonomik krizlerin sebebi nedir?
a. Açgözlülük.
b. Fiyat artışları.
c. Düzensizlik.
d. Aşırı üretim.

4. Peki, burjuvazi krizleri nasıl atlatır?
a. Bu açgözlü canavarlara tavsiyede bulunacak değilim!
b. Piyasaya para sürerek, alım gücünü arttırarak ve gümrükleri kaldırarak.
c. Üretim ve tüketimi önceden planlayarak hiç kriz yaşamasa daha iyi olur.
d. Bazı üreticileri tasfiye eder, yeni pazarlara girer ve sömürüyü arttırır.

5. Eşitsizlik neden kaynaklanır?
a. Ahlaksızlıktan.
b. Bazı yanlış düzenlemelerden.
c. Toplum modelinden.
d. Özel mülkiyetten.

6. Ulaşım sorununa nasıl bir çözüm önerirsiniz?
a. Otomobiller boş gitmemeli.
b. Herkesin otomobili olmalı.
c. Küçük şehirler kurulmalı.
d. Toplu taşıma toplu çözüm.

7. Açlık sorunu nasıl çözülür sayın bakanım?
a. İsrafı önleyerek.
b. Gıda üretimini artırarak.
c. Kendine yeterli gıda üreten birimlerle.
d. Kollektivizasyon ve merkezi planla.

8. Ama ama... Küçük üreticilerin özel mülkiyeti ne olacak?
a. Korunacak elbet.
b. Onlar da zenginleşecek tabii...
c. Herkese eşit mülkiyet.
d. O vakte kadar kalırsa düşünürüz.

9. Peki aile dersek ne dersiniz?
a. Toplumun ve ahlakın temeli.
b. Haydi kadınlar fabrikaya!
c. Bazen sosyalizme model alınabilir.
d. Şirket gibi bir şeydir.

10. Açık konuşun, son tahlilde sizin niyetiniz nedir hocam?
a. Burjuvaziyi alaşağı etmek!
b. Toplumun refahını sağlamak.
c. Eşitlikçi ve özgür bir toplum kurmak.
d. Hepsi ama işçi sınıfının iktidarıyla.

SONUÇLAR
A'lar çoksa...
Gerici Sosyalist
Bu kategori kendi içinde feodal sosyalist, küçük-burjuva sosyalisti ve 'hakiki' sosyalist olarak üçe ayrılır.
Bu sosyalistler kurtuluşu 'eski güzel günler'de ve halkın bağrında bulmayı sever. Burjuvaziye karşıdırlar ama özel mülkiyete değil. Eşitlik ve özgürlüğün vicdanla, acımayla, sadakayla, küçük mülkiyeti
korumakla 'inşaallah' gelebileceğini savunurlar.

B'ler çoksa...
Tutucu Sosyalist
Bu kategori burjuva sosyalisti olarak da anılır. Burjuva sosyalistler burjuva düzeni beğenirler ama devrimci ve istikrar bozucu eğilimlerin ortadan kalkması için bazı reformlar isterler. Sosyalizm kitabını okumayı yarıda bırakmışlardır. Burjuvazi lehine her reformun işçilerin de çıkarına olduğunu savunurlar. Mülkiyet biçimine muhalif olmadan ekonomik, hukuki, kültürel vb. reformları reformları savunan sosyalistler bu kategoridedir.

C'ler çoksa...
Ütopyacı Sosyalist
Bu model kitapta yazıldığı gibi 'yanlış' sosyalistlerin en sevimlisidir. Bir örnek gerçekleştirip herkesi ikna etmenin mümkünatına inanırlar. Şıktırlar, naiftirler, duygusaldırlar. İlk sosyalistler oldukları için o vakit az ve güçsüz olan işçilerin sosyalizmi kurabileceğini kavrayamamış ama kafalarında toplumun kardeş kardeş, eşitçe yaşadığı hoş modeller geliştirmişlerdir. İktidarı ele geçirme meselesine fazla kafa yordukları söylenemez. İşçilere acıdıklarından eserlerinde onlara özel önem vermişlerdir. Ancak işçilerle karşılaştıklarında ürkebilirler.

D'ler çoksa...
Komünist
'De te fabula narratur!' ya da 'anladın sen onu.'

Wednesday, February 14, 2007

 

ANNELİK ÜZERİNE

Bu yazıyı yazmak için neden bu kadar beklediğimin bende bir cevabı yok ama sanırım aynı deneyimi yaşayanlar bunu bileceklerdir. Anneliği, “inanılmaz bir şey, tanımsız bir duygu, anlatılamaz” vb. kelimelerle anlatmayacağım şüphesiz. Fakat bu, söylenenler yanlış olduğundan değil, aksine sığ kaldığından...İşin muhteşem yanını dillendirmek yetersiz çünkü fazlasıyla tek taraflı. Bir kadına kadınlığını dehşet verici bir şekilde hissettiren bir başka şey olamaz..Yaratma yetisini paylaşmanın verdiği bir yarı tanrı olma durumu da keza aynı derecede doyumsuz hisler veriyor insana.. Küçücük bir şeyin siz olmadan yaşayamayacağını bilmenin verdiği gücü düşünün bir de…Yalnızca sizin kollarınızda huzur bulan bebeğinizin size yaşattığı şımarıklığı.. Oysa tüm bu duyguların bir başka yüzü var: kronik, ömür boyu sürecek bir vicdan azabı... Bir başka varlığın, onun iradesi söz konusu olmaksızın yaşama gelmesine karar vermenin ağır yükü.. Üstelik onun karşılaşacağı olası tüm olumsuzlukları siz bir bir deneyimlemişken ve bilirken.. Bir ömür boyu üzerinde kafa yorduğunuz, düzelmesi için çaba sarf ettiğiniz tüm kötülüklerin içine bir de onu bırakıvermek, üstelik aynı şeyleri yapması beklentisi ile… İsmini koyarken bile onun geleceğini ipotek altına aldığınızı bilmek…Onu mutsuz etme ihtimalini bile bile benimsediğiniz tüm değerleri inançla ona öğretmek...Ondan “size ait” bir geleceğin kurucularından biri olmasını ve yaşamını böylesi bir sorumlulukla sürdürmesini beklemek..vs.vs. Çok zor, gerçekten çok zor. Bence anneliği tanımsız yapan şey işte bu.. Çünkü tanımlar mantığı gerektirir. Eğer ölüm olmasaydı, doğurmak da gerekmeyecekti. Biz kendimizden sonraki yaşamı garanti edebilmek için doğuruyoruz. Ne kadar basit görünüyor, oysa canımızdan bir parçayı bir bilinmezin içine sürüklemek, şüphenin, korkunun, aşkın, tutkunun, inancın kol gezdiği bir sarmalın içinde onu yaşama terk etmek feci bir sorumluluk..işte inanılmaz olan bu yükün ağırlığı..tanımsız ve anlatılamaz olan bu yüke rağmen yaşanan en güzel şey oluşu…ben anneliği çok sevdim..bebeğimi de en az yaşamayı sevdiğim kadar..

Jane

Thursday, January 04, 2007

 

solislam

Ertuğrul Günay ve Mehmet Bekaroğlu’nun “Siyasal Düşünce Platformu” adı altında bir süredir basında üzerine konuşulan bir çalışma içinde olduklarından haberdar olduk. Sol ve İslamın bir arada anılması doğal olarak tartışmaya çok açık bir zemin oluşturuyor.

Türkiye dünyanın diğer mümleketlerinden kaynaklanan ideolojilerle yüzyüze geldiğinde garip sentezler oluşturmada üzerine rakip tanımayan bir ülkedir. Sözgelimi diktatörlükle demokrasiyi, bilimle mistisizmi, islamla liberalizmi, kapitalizmi, Atatürkçülükle maoizmi sentezlenebilir. Daha garibi böyle garip alaşımların etrafında insanların samimiyetle bağlandığı hatta hayatlarını ortaya koyabilecekleri siyasal örgütlenmeler bu topraklarda yaşama imkanı bulabilir.

Çoğu zaman bu ideolojik sentezlerdeki garipliğin sebebi vazgeçilmeyen bir düşüncenin ya da inançların evrensel düşüncelerle desteklenmesi ihtiyacı vardır sanıyorum. Bir de bu tür düşünceleri ortaya koyan düşünürlerin (!) entellektüel birikimleri yabana atılmamalı.


Sol ve islam neden bir araya gelmesin? Kemalizmle faşizm, maoizm vs. bir araya gelebiliyorsa, İslamla kapitalizm, liberalizm bir araya gelebiliyorsa, Milliyetçilikle sosyalizm bir araya gelebiliyorsa, sosyalizm ve islam neden bir araya gelmesin gerçekten.

Kaldı ki dikkat edilmesi gereken en önemli konu şudur. Türkiyedeki sosyalist hareketin en ateşli savunucuları büyük çoğunlukla islamın bir mezhebi olan Alevi müslümanlar olmuşsa bugüne kadar, onlarla aynı gerekçelere dayanarak neden sünni müslümanlar sosyalizmle ilişki kuramasın? Sorulacak asıl soru budur. Adı üstünde bir şeyh olan şeyh bedreddinle, pir sultan abdalla, yunus emreyle, hacı bektaşla rahatlıkla hem de en aşırı uçlarda iletişim kuran evrensel sosyalistler sünni islamla iletişim kurmanın önünde nasıl bir engelle karşılaşabilirler.

Felsefi problemler var. Konuyu tartışmaya açan her kalemin ilk aklına gelen klişeler mesela. “Din afyondur”, islam özel mülkiyete izin verir vs.

Bunlar çok yüzeysel problemler. Hangi din afyondur, nasıl algılandığında veya nasıl uygulandığında afyondur? Mülk gerçekten kimindir. Devlet nedir. Devlet ve teba ilişkisi nasıl olmalıdır. Sosyal adalet, haklar ve özgürlükler, insan hakları, üzerinde mutabakat sağlanacak pratik ve düşünsel alanlar nelerdir? Türkiyede yaşayan insanlar açısından bakıldığında bu tür siyasal bir yaklaşımın doğuracağı sonuçlar yararlı olabilir mi? Çok çok tartışılması, incelenmesi gereken nokta var.

Bir de şuraya dikkat etmekte aşırı derecede önem ve yarar olduğunu düşünüyorum. Diğer sentez çalışmalarında düşülen mantık hatalarını tekrarlayıp garabet doğurmak yerine, birbirlerinden farklı düşündüklerinin farkında ama paylaşılabilir ortak değerleri savunan bireylerin birlikte hareket ettiği bir oluşumu gerçekleştirmek en doğrusu galiba...

Thursday, June 15, 2006

 

Evet hala sosyalistim, ne olmuş yani!

Serdar Turgut


 


Türkiye'de ve dünyada insanların sosyalist olduklarını açıklamaları belirli bir tebessüm ile karşılanıyor ve ardından da 'hala' mı sorusu geliyor.

Sanki bu hayatta belirli bir zaman aralığının sosyalizme ayrılıp sonra da bundan vazgeçilmesi mecburiyeti varmış gibi.

Hele olacağı beklenmeyen bir insan sosyalist olduğunu açıklayınca karşıdakinin müstehziliği daha da artabiliyor. Örneğin; eskiden komünist olan ben, şimdi bir medya şirketinde yöneticiyim ya, iyi para kazandığım düşünülüyor ya, arada abuk sabuk konular hakkında yazılar yazıyorum ya, bütün bunlar sosyalist olmak fikriyle uyuşmuyor bu insanlara göre.

Bence sosyalist olmak, düşünmekle, entelektüel olmakla eşanlamlıdır. Sosyalizm bir düşünce sistematiğidir ve hayata böyle bakıp yorumlamayı bir öğrendikten sonra başka düşünce sistematiklerinin sizi tatmin etmesi da mümkün değil. Avrupa Birliği'ne üye olmak için çırpınanların, Avrupa'yı Avrupa yapan kıtaya asıl anlamını verenlerin sosyalistler olduğunu görememeleri de acıklıdır.

LİTERATÜRÜ TAKİP EDERİM

Okuduğum onca kitabı nedeniyle hocam olarak da nitelendirebileceğim Eric Hobsbawn (Okay Gönensin'in aktardığına göre) bir Fransız televizyon kanalında kendisi ile yapılan konuşmada, karşısındaki insanlar biraz da alaycı bir vurguyla hala sosyalizme inanıp inanmadığını sorduklarında şu cevabı vermiş:

'Bugüne kadar insan beyninin geliştirdiği toplum projeleri içinde sadece sosyalizm bütün insanlığın iyiliğine bir düzen tasarlamaya çalışmıştır. Bunun dışındaki düşünce sistemlerinde hep daha aşağı bir kesim ya da feda edilecek bir kesim vardır. Dolayısıyla şu anda onun dışında inanılması gereken bir düşünce sistemi yoktur.'

Sosyalizmin demode olduğu fikrinin bu kadar yaygınlaştığı bir dönemde ünlü tarihçi ve bilim adamının bu şekilde konuşması ne kadar güzel ve zihin okşayıcı değil mi?

Pratikten koptum ama en azından düşünceden kopmamak için ben literatürü hala daha takip etmeye çalışırım.

Hala daha okumaya çalıştığım kaynakların başında Birikim dergisi gelir. Diyebilirim ki; Birikim dergisi vaktiyle sosyalistlere düşünmeyi, yaratıcı olmayı öğreten dergi olmuştur.

BUNU BASİTLEŞTİRMEYELİM

Ancak son zamanlarda ben hayli alışık olduğum halde dergideki yazıları okumakta zorlanır oldum. Çoğu yazıyı da anlamıyorum. Bilimsel hayatını Marksizm'i anlamaya adamış bir insan olarak bunun bana neden olduğunu, dergiyi neden anlamamaya başladığımı anlamaya çalışıyorum. Derginin son haziran sayısını okurken sanırım bu soruya cevap bulmaya başladım. Birikim yazarlarının uzun cümle kurmak ve bir cümle içinde her şeyi anlatmaya çalışmak gibi bir gayretleri var. Çok anlama gelebilecek bir cümle yazmakla yetinmiyorlar, o anlamların hepsini tek bir cümle içinde yazmaya da çalışıyorlar. Örneğin; şöyle cümleler yer alıyor dergide:

'1990'lı yıllarda görünür hale gelen bu gidişat, yani insanların hatta kuruluşların, doğuştan özlerinde sahip oldukları, sonradan edinilemez -edinilse dahi eklenti olabilen- özelliklerini başatlaştırdıkları bir kimliğe, kimlik hareketi ve tavır/düşünüş biçimine çekilmeleri süreci, Türkiye toplumunun geleceğini belirleyecek çevresel faktörlerin yeterince netleşmediği 2000'lere varan dönemde dalgalı bir seyir izledi.'

Bu cümle çok anlamlı çok katmanlı ve yazarın fikir dünyası hayli birikimli ama her şeyi tek bir cümlede verme gayreti işi bozmuş ne yazık ki...

Hayat karmaşık olabilir, Marksist yazın zor olabilir, teori zor olabilir ama iş bütün bu zorlukları aşıp teorik doğruları anlaşılır dilde insanlara vermektir. Ben önceki gün bir gündem yazısı yazdım 'Krizden kaçış yok' başlıklı. 15 Haziran Perşembe günkü bu yazımı sol fikirdekilerin bir incelemesi gerekiyor aslında o yazı da Kapital'in birinci ve üçüncü ciltlerindeki teorinin günümüz koşullarını açıklamakta kullanılması gayretidir. Meseleleri bu basitlik düzeyine indirmezsek sosyalist teori sadece dar bir çevrede tartışılan soyut bir mesele olmakla kalır.



 (Akşam Gazetesi'den alıntı)  
16.06.2006

Wednesday, April 12, 2006

 

Baharla Uyanis

Newroz'la baharin gelisini , doganin uyanisini kutladik. Gunler uzamaya, koyunlar kuzulamaya, cicekler acmaya vs. vs olmaya basladi. Ama biz hala uyumaktayiz. Zamanin azligindan, islerimizin coklugundan, coluktan cocuktan, isten gucten vakit bulamadigimizi tekrarlayaraktan hem kendimizi hemde baskalarini kandirip durmaktayiz. Bunun arkasinda kendi yaratamamazligimizin agirligi yatmaktadir. Digerleri bahanelerden baska bir sey degildir. Eger televizyon seyretmeye, bilgisayar oyunu oynamaya, kafa cekmeye, spor yapmaya elaleme ahkam kesmeye vakit buluyorsak. Suraya iki satir gondermeyede vakit bulabiliriz herhalde.

Bugun kendime yeni bir gomlek aldim. Bana ta universite yilarimdan kalma bir gomlegimi hatirlattigi icin aldim bu rengarenk, cizgili gomlegi. Kendimi tekrar o gunlerimde hissettim. Az uyudugum, az yedigim, cok ictigim, cok gezdigim, bolca guldugum, sonsuzca sevip sevildigime inandigim ve hep mucadele verip daha iyiyi yaratabilmeye calistigim o gunlere soyle bir geri dondum. Birde su gunlerime baktim, pek fazla degismemisim diye kendi kendimi avuttum. Tabiki gomlegimide hemence giyiverdim. Eskisinde daha otantik gorunsun diye.
Sonra "Crossing the Bridge: the sounds of Istanbul'u" oglumla izlemeye gittim. Biraz daha efkarlandim. Memleket hasretimidir nedir bir aldi tuttu beni. Burasi neresi orasi neresi tartismasi kafamda bir kere daha canlandi. Sonra kendime geldim, burasi karnimin doydugu, kavgamin surdugu ve surecegi vatan. Orasi dostlarimin oldugu kavgamizin uzaktan surdugu, muhabbetimizin bol oldugu, dilimin konusuldugu, ezilmisligimizin baskilarin ve acilarin yogunlasip beni ben yapan ogelerin gelistigi vatan.
Her ikiside bir ayri degerli,
Her ikiside bir birinden ayri,
Her ikiside birbirinin aynisi,
Her ikiside benim.
Sores , 13/04/06 - 00.12

This page is powered by Blogger. Isn't yours?

Subscribe to Posts [Atom]