Thursday, June 30, 2005

 

Bu da Yeni Yepyeni yiğenimiz

Analı babalı büyüsün. Aramıza yeni bir vatandaş daha katıldı.

 

Wednesday, June 29, 2005

 

MÜTENEKKİD KİMDİR? MÜTEAKKİDİN AMCAOĞLUMU?

Hilmi Yavuz'a ayrıca değineceğimi söylemiştim. Aslında muazzam şair Hilmi Yavuz hakkında bir şeyler söyleme zaruretini doğuran bir yazı vardı. 6 haziran 2005 tarihli zaman gazetesindeki köşesinde bizzat Hilmi Yavuz'un yazdığı bir yazı.

Ne, Zaman gazetesiyle gönlüm hoştur. Ne de bu gazete de yazan zevatla. Lakin Hilmi Yavuz hakkındaki düşüncem Zaman'da yazıyor olmasından bağımsızdır. Zaman'daki köşesi yalnızca zaman'la ilgili düşüncelerimi onunla ilgili düşüncelerimin üzerine eklememe neden olmuştur. o kadar.

Üstad (!) sözünü ettiğim yazısında Türkiyede eleştirinin gidişatından, şiirin "köhne meta" halini alması dolayısıyla "reyting"inin düştüğünden vs. bahsediyor. Bunlar şiirseverlerin son yıllarda yakındığı bir şey. dolayısıyla olağanüstü bir tespit olmadığını kendi de biliyor. Üstad'a göre türkiyede nitelikli şiir okusunun sayısı taş çatlasa 5 bini bulmazmış. Hadi bunda da hemfikir olalım. Yazının gidişatı yavaş yavaş sadede geliyor. Yavuz reyting yapan şairlerin niteliksiz okurla buluştuğunu da söylüyor. Ama ilginç olan şey şu. Reyting yapan şairlerin kimler olduğuna dair bir ipucu yok. Gerçi yazılarımı takip edenler bilir diyor ama. Benim gibi arada bir bu yazılara rastlayanlar için çok müphem bir alan bırakılmış. Bu reyting yapan şairler kimler? Umuyorum ki müteşair bile olsalar İbrahim Sadri, Yusuf Hayaloğlu, Uğur Aslan vs. türünden isimler değildir. Yoksa zaten 5 bini bulmayan nitelikli şiir okurunun reyting yapan müteşairlerin peşinden koşuyor olması gerekir ki bu da durumu olduğundan daha vahim bir hale getirir.

Yavuz'a göre roman ve hikaye türleriyle ilgili eleştiride bir gelişim, büyük bir dünüşüm yaşanmakla birlikte, şiir alanında eleştiri giderek niteliksizleşiyormuş. Ve bu niteliksiz şiir eleştirisinin kaynağı taşradaki ya da periferideki dergilermiş. Hangi dergiler olduğu yine merak konusu. En iyisi bütün taşra dergilerini aynı kefeye koymak. Ya da periferide yayınlanan bütün edebiyat dergilerini sayın Hilmi Yavuz'un gözlükleriyle okumak herhalde. Adı geçen dergilerin editörleri de reytingimiz artar düşüncesiyle oldukça memnun bir şekilde yayınlıyorlarmış bu niteliksiz şiir eleştirilerini. Üstelik merkez olan istanbul'daki bazı edebiyat dergileri de böyle niteliksiz eleştiriler yayınlışormuş. Yine aynı nedenle. Reyting kaygısıyla yani. Yalnız burada her şeyi müptezelleştiren medyanın taşra dergileriyle nasıl bir bağlantısı ve bu melun oyuna ne şekilde dahil olduğunu anlayamadım. Cehaletimdendir diye geçiyorum.

Bu yazıda Hilmi Yavuz Osmanlıca lügata yeni bir kelime kazandırmak lütfunda da bulunmuş. Uzun uzun düşünmüş olmalı. "müteşair"den kelimesinin yapısından yola çıkarak, ve başka kelimelerin oluşumunu da delil göstererek "sahte eleştirmenlere" yeni bir isim bulmuş. MÜTENEKKİD kelimesi...

Hilmi Yavuz sıradan yazıp gitmiş. Ama maddeler halinde görmek daha açıklayıcı olabilir. Mütenekkidlerin özellikleri de şunlarmış.

1. Bunların çoğu yaşı kırka gelmiş ya da kırkı aşıp elliye merdiğven dayamışlar.
2. Bu mütenekkidlerin aslı i'rabda mahalli olmayan yeteneksiz müteşairlermiş.
3. Yeteneksiz veya hafiften yetenekleri varsa üçüncü sınıf şair bile olamayan biçarelermiş.
4. Bu sahte eleştirmen zavallıların ortak bir üslubu varmış.
5. Eleştiri değil sövgü, inceleme değil hakaret, nesnellik deği düşmanlık, iyiniyet değil hased ve karaçalma yaparlarmış.
6. Üsluplarıyla alakası Hilmi Yavuzda saklı olmak üzere, okuduklarını anlamayacak kertede cahil, hödük ve zavallıdırlarmış.


Peki Hilmi Yavuz bu türden iğrenç mahlukata dair bir yazıyı neden kaleme almak ihtiyacı duymuş. Bunu da aynen alıntılasam daha güzel olacak.

"Bu yazı, uzun bir süreden beri, beni, bana yakın olan şairleri ve oğlumu hedef tahtalarına yerleştiren bu mahlukata, toptan cevap niteliği taşıyor. Yoksa, ‘mütenekkid’ ve ‘müteşair’lerden herhangi birini adam yerine koyduğumdan değil! O nedenle isim vermiyorum. Bu yazı, bir aynadır onlar için. Okuyunca, kendilerini bütün sefillikleriyle göreceklerdir...
Evet, bütün sefillikleriyle... "

İnsan düşünmeden edemiyor. Bu mahlukat gerçekten Hilmi Yavuz'un dediği türden midir? Yoksa hazretlerin de belirttiği gibi, kendisini, müridlerini (üstad burada bana yakın şairleri demeyi tercih etmiş) ve oğlunu bir şekilde eleştirdikleri için mi bu hakaretlere, sövgülere, düşmanlığa maruz kalmışlar. İsim vermemesinin sebebi de ilginç. Adam yerine koymuyormuş. Gayet güzel bir strateji. Bu güne kadar yazanları hallaç pamuğu gibi attıktan sonra, bundan sonra Hilmi Yavuz ve cemaatini eleştireceklere de gözdağı vermiş oluyor sanırım.

Tuesday, June 28, 2005

 

Şemşamer Mezhebi

Ortalık durulana kadar yalnızca birazcık takip ettim. İsmet Özel yine ülke gündemine yerleşti bir süre. Yıllardır temkinli takip ettiğim bu ünlü türk düşünürü hakkında nihayet fikirlerim netleşmeye başladı. Karar vermek için beklemenin yararını gördüm.

Bir kaç lafla ortalığı kasıp kavurdu. Ve bu kez yeniden başka bir elbiseyle karşımızda. Sosyalistken isllamcı olduğunda ben aslında hiç değişmedim diyordu. Yine ben değişmedim aynıyım diyor. Lakin sosyalizm nere, islam nere, faşizm neresi. Kendi sahiplendiği bir kimlikse onu reddettiğinde nasıl aynı kişi olarak kalabiliyor mümkün değil. Kimlik değil kisve olduğunu iddia ediyor bir süre sonra. Zaman gazetesinde yazdığı yazıda (ona da ayrıca değinmek gerek) Hilmi Yavuz tam da benim söyleyeceklerimi biraz daha kibar bir dille "Ama her değişim, mazur görülebilir mi? Türkiye gerçekten tuhaf bir ülke. Mesela, 1970’lerde Sosyalist, 1980’lerde İslamcı, 2000’lerde de Milliyetçi kesilenlerin bu ‘değişim’lerini mazur görmek mümkün müdür? ‘Yükselen değerler’i kollayan bir ideolojik kaypaklık ve bu kaypaklığı aşırı narsistik ego’larına dayanak olarak kullanmak! Değişimlerinin, makul mazereti yoktur bu gibilerin,-gerekçeleri, kof bir retoriktir! Rüzgarların nereden estiğine bakarak yön tayin eden ‘rüzgar horozları’nı, ‘değişme’ varoluşun temelkoyucu ilkesidir, diye bağışlayabilir miyiz? "diyerek dile getirmiş.

Bakıyoruz Sosyalizmin piyasa yaptığı dönemlerde İsmet Özel sosyalist. Bundan ekmek yiyor. Bakıyoruz siyasal islamın piyasa yaptığı dönemde İsmet Özel müslüman. Ve bugünlerde yurtsever cephelerin oluştuğu, kızıl elma ittifaklarının kurulduğu, Türk Solu gibi kıymeti kendinden menkul orjinal türkçülük yorumlarının yükselmeye başladığı dönemde İsmet Özel yine farklılığını ortaya koyuyor. "Tanrı Türkü üstün yarattı" diyor. Tanrıdan gelen bir bilgi midir? kendisine sormak lazım.

Gazete ve dergilerdeki röportajlarını okudum. İpe sapa gelecek taraflarını aradım. Lakin bulmak güç.

"Ama Türklük başka bir şey. Biraz önce söyledim, Araplar İslam’ın yükünü taşımada enerjileri azaldığı sırada Türklük ortaya çıktı.

Ama Araplar bu enerjiyi yüksek miktarda taşıdıkları sırada onlar da Türk’tü tabiî ki. Şu manada; Kâfirle çatışmayı göze alan Müslüman’a Türk diyoruz. Almıyorsa Müslüman, tamam bir şey dediğimiz yok. " evet ilginçliğe bak. Yıllarını düşünmeye adamış bir entellektüel bu türden cümleler kurabiliyor. enerjiyi yüksek miktarda taşıdıkları dönemde araplar da türkmüş. Tabii bu enerjiyi verenin Türk olduğu o yüzden bu enerjiye kavuşanın otomatikman türkleştiği gibi bir sonuçta çıkaracaktır yarın bir gün.

Mesele başka. İsmet Özel'in mezhebinden kaynaklanıyor bu durum. Bunu da yine dolambaçlı demogoji yöntemleriyle kendisi ifade ediyor.

"Dünya hayatı dediğimiz şey eğer hiçbir fayda istihsal etmeden geçen bir süre ise, o manada dünya hayatı dolayısıyla bir tanıklık da gereklilik. Demek ki tanıklığın gerekliliği, elde edilen ya da istihsal edilen faydayla alakalı. Yani ben dünyada bulunmaktan faydalandığım nispette tanıklık edebildim. Dolayısıyla faydanın hem miktarı, hem de türü değiştikçe tanıklığın şekli de belki değişmiş oldu. Ama dediğim gibi, dünyada bulunmaktan elde edilen faydadır esas olan. Dolayısıyla bu, benim dışımdaki insanların dünyada bulunmaktan ne fayda temin ettikleri konusundaki anlayış farkı, benimle onlar arasındaki farkı doğuruyor sanıyorum. "

Dünya hayatından fayda istihsal edebilmek için o faydaya doğru yön değiştirmek icabediyor anlaşılan. Batıda buna makyavelizm, pragmatizm filan deniyor olabilir. Ama sürekli yüzünü güneşe döndüren ayçiçeğine bakarak ortaya atılan bir halk bilgeliğini, bir deyimi hatırlamadan edemiyorum. Şemşamer Mezhebi. Tam da Özel'in özelliğine dünya hayatından istihsal ettiği faydanın yöntemini açıklığa kavuşturuyor bu deyim.

İsmet Özel yıllar önce waldo emerson ve henri david thoroy arasındaki ünlü diyaloğa dayanarak waldo sen neden buradan değilsin diyerek bir kitap yazmıştı. Özel'e yakınlık hissetmemi sağlayan tek kitabı buydu diyebilirim. Lakin yukarda kendi açıkladığı sebebe dayanarak olsa gerek diyaloğu tersine döndürdü ve yıllar sonra Henri Sen Neden Burdasın adında bir kitap daha yazdı. Ama bu kitabı okuma gereği hissetmedim. Nedense demeyeceğim. Çünkü galiba nedeni ortada.

İsmet Özel bundan 15-20 yıl sonra bize bilmediğimiz, farkında olmadığımız neler söyleyecek. Doğrusu ben mutlaka bir şeyler bulacağına inanıyorum. Ama yazık ki o keşfedene kadar bunlardan habersiz yaşamak zorunda kalacağız. İsmet Özel sonunda devrini tamamlayacak. Kendi etrafında dönerek yine başladığı noktaya dönecek. Yani eninde sonunda yine kendi olacak. Bakmayın onun üzerinde taşıdığı elbiseye. Modası geçtiğinde değiştirecek ve o eski elbise yalnızca eski fotograflarda kalacak.

Monday, June 27, 2005

 

Özgünlük 06

İyi ki bu blog yarenliği icad edilmiş, insanın canı sıkıldğında, konuşacak kimsesi olmadığında kendi kendine iki lakırdı ediyorsun. iyi geliyor. Aslında yazacak çok şey var. Ama yazıp yazmamak arasında tereddütlerim var.

İnsan olmak çok zor. Çünkü insanlarla birlikte yaşamak gibi bir zorunluluğumuz var. Birbirimize katlanmaya güç yetiremediğimiz zamanlar oluyor. Hiç tanımadığımız biri olsa neyse. Umursamıyoruz. Kolayca hatır gönül, kalp dinlemeden ezip geçebiliyoruz. Lakin sevdiğimiz, değer verdiğimiz insanların da bizim gibi birer insan oluşu zaman zaman içimizde tarifi imkansız bunaltılara yol açabiliyor.

Kötülük, haksızlık, adaletsizlik, eşitsizlik vs... kimin hangi cepheden baktığıyla ne kadar ilgili. Ve tahammül ederken gelip dayandığımız sınırlar yerine göre ne kadar daralabiliyor. Şaşıp kalıyorum. Söyleyen mi kötü, söyleten mi bilmiyorum. Bilemiyorum.

Susmak en iyisi. Yoksa kafamın peşinden gitsem şu andakinden daha iyi olmuycam

Wednesday, June 22, 2005

 

Özgünlük 05

Yazmaktan başka çarem yok. Çünkü konuşabileceğim kimse yok şu koca memlekette. Bir zamanlar güzel günlerin yaşandığı, fakat sonra köşesinde öylece kalakalan perili bir ev gibiyim. Yeni insanlarla tanışmak mı. Bu da risk. Ve o riski aldığıma çok defa değmediğini görüyorum. Her seferinde üzülerek.

Yazmaktan başka çarem yok. Yaşama direnmek için. Varolduğumu, şu yada bu şekilde yaşadığımı kendime ıspatlamak için. Öte yandan Sores'in söyledikleri, ensemizde demoklesin kılıcı gibi salınan ölüm gerçeği. Gideceğiz. Organik bir artık olarak toprağa karışacağız. Bu yüzden olsa gerek konuşmak anlamsız kalıyor ölüm karşısında. Söz uçuyor ve yazı bir şekilde yaşamaya devam ediyor. Kelimeler nefes alıp verebiliyor. Zaman karşısında çok daha uzun soluklu bir abide gibi durabiliyor. Yazının kalbi var. Atıyor durmadan. Ki kim yazmışsa onun kalbi yerine.

Bu günlerde karamsar şeyler yazıyorum. Kalbimdeki karanlık yansıyor elimde olmadan. Fakat yazmaktan başka çarem yok. Çoğu zaman ne yazacağımı bilemesem de buna mecburum. Zamanın değerini ençok bu ihtiyaç hissettiriyor bana. Çünkü oturup adamakıllı ne okumak ne de yazmak için zamanım var. Günde ortalama 12 saat bilgisayarın karşısında uyuşturulmuş bir robot gibi bağımlı kalıyorum. Üç beş kuruş ekmek parası için. Gel gör ki bunun için herkesin ödediği bir bedel var. Bunu görmezden gelip halimden şikayet edersem, bu bir bahane olursa yitip giderim. Ve asıl direnişim bu çerçevede.

Keşke demiyorum. Yakaladığım bütün anları değerlendiriyorum. Bir kaç kelime çiziktirmek, bir kaç satır okumak için. Bunlar küçük ama önemli kaçamaklar. Çünkü zaman geçtikçe görüyorum ki damlaya damlaya göl oluyor. Özlemini duyduğum bir okyanus olsa da susuz bir çölde kalmaktansa bir göle razı oluyorum.

Zamanın geçip gittiğini en çok yazdıklarımda hissediyorum. Çünkü şayet okuyup yazmasam, ne hangi günü yaşadığımdan haberim oluyor, ne saatten, ne aydan/yıldan. Neden mi? Gerçekten bağlanmış bir parça gibiyim şu makinanın karşısında. Tıpkı onun faresi gibi...

 

Yasamaya dair

Bugun gunlerin en uzunuydu, gunesin dogusundan batisina kadar gunle birlikte olmak istedim. Bilmem nedendir, gunleri daha doyasiya yasamak ve vakit kaybetmemek hastaligi hasil oldu bende bir suredir. Yaslanmaktanmi yoksa zamanin degerini daha iyi anlayip bir gun, belki de biraz sonra su biyolojik dunyadan ayrilacagimi daha iyimi anladigimdandir. Yoksa yasamaktan simdiye kadar bir sey anlamadigimi anladigimdan midir.
Dostlar, korkularimizla birlikte yasayip onlarla olecegiz, bizlerle gelen tek sey kendi yarattiklarizdan baska bir sey olmayacak ve geride biraktiklarimizla surdurecegiz bu yasam denen, yeni ve degisen maddesel urunlerle hayatini surduren anlamadigimiz hic bir zamanda anlayamayacagimiz, uzerine felsefe yapip devrimlerle degistirmeye calistigimiz, baskalarini elestirip kendimizi dogru cikarmaya ugrastigimiz, inancsizlarla ve inananlarla birlikte bazende ikisininde farkinda olmayanlarla birlikte paylastigimiz su guzelim mavi gezeni birakip gidecegiz.
Oylesine, su yasamdan bekledigimiz ve bizden beklenenleri dusunup durdum hem iste hem yolda hem meyhanede hem cevremdekilerle bagirip cagrisirken ve yilin en uzun gununu dunyaya ve yasama ayirdigim icin memnundum.
Ama kendimden -tam olarak, insan olarak-ne kadar memnunum onu tam bilmiyorum, zannetmiyorum ki bunu tam anlamiyla bilen de pek kimse yok su dunyada, biraz once oturup iciyordum bir meyhanede, soyle etrafimdakilere tekrar tekrar baktim. Kadinlari gozledim , erkekleri gozledim , bazi kadinlara ic cektim, hayvansiligimizin fizyolojik olarak bizde hala var olduguna kendimi yeniden ve yeniden inandirdim. Ve yasanacak dunyada var olmanin sorusuyla gene tek basima kaldigimi gordum, gecenin bir yarisinda bir text mesaji geldi neredesin ne yapiyorsun, komik bir yanit vermek istedim verdigim cevap: 'yilin en uzun gununde, gunun uzunlugun guzelligine sukrediyorum oldu, ya sen dedim. Gelen cevap su an isim var benim icinde sukreder misin oldu, bende, artik kimseye olduk olmadik iyilikler yapmiyorum,kendi isini kendin yap, herkes gibi sende yalnizsin, sende herkessin..... oldu. Bilmiyorum bunun arkasinda ne vardi ve varolaninda arastirilmasi gerekir mi onuda pek bilmiyorum, belkide oylesine soylenmiste olabilir, belkide cok derin felsefi , Freudinan bir aciklamasida olabilir, kendimi icinde kaybettigim libodomdan kendi kendimi arindirmam da olabilir gerisinde . Yada tatmin ettiremedigim, vaginal acligimda olabilir, yada cevredeki insanlarin boslugundan etkilenip kendi kendime bende oyle olsammi deyipte kucukken hep dusundugum sogan yeme hikayem gelmistir aklima: Mutlu olabilmenin yolu herseyi bir kenera koyup yalnizca kendi uzerinde yogunlasmaktan ve hic bir sorunla ilgilenmemekten , yeniye yada kendini kiyaslayabilecegin hic birseye acilmamaktan, evinde dunyadan fazla beklentin olmadan bir kuru sogan ve ekmek yiyerekten mutlu olunabilecegi dusuncesidir bu aklima gelen-belki de olumdur dusundugum ve nicin yapmiyorum her istedigimi sorusudur arkasinda yatan. Yada baglanmisligin verdigi eziklik ve onun altindan kalkamamaktir beni rahatsiz eden, belkide hay anasini sattigimin tum celiskileri sizlerle daha iyi hesaplasmam ve kendi durustlugumde yasamak istememden kaynalanmistir bana bunu dusundurenler ve benim zamani daha cok sevip ve onu daha iyi harcamaya cok iyi harcamaya yillar once karar vermem ve kendime tekrar tekrar hatirlatmam.
Sizin nedeniniz ne olaki dus dostlari?
Sores

Tuesday, June 21, 2005

 

Recete: Vulgar, feodal, sovenist 'sosyalistlikten' kurtulmanin yollari.

Once Marx'in Engels'in Lenin'in ve Trocki'nin bas yapitlarini saygideger bir kitapcidan pazarlik yaparaktan alcaksiniz-bunlar tabi kullanilmis da olabilirler merhemin kendisine herhangibir yan etkisi bulunmaz, ama oncelikle dikkat edilmesi gereken bir sey varki merhemin iyi etkide bulunabilmesi icin bas unsur oda bu sozu edilen malzemelerin bozuk malzeme satan Stalinist kaynaklardan gelmemesi ozelliklede orijinal olmalarina dikkat edilmesidir.
Ikinci onemli unsurda bu malzemeleri dikkatli bir sekilde elimize bir kursun kalem alaraktan cumlelerin altlarini ozenli olarak cizerekten sindirmektir. Ara sira soru isaretleri bazi yorumlar dusmek kisilerin kendi zevkine gore ayarlanabilecek bir eylem turudur.
Oncelikle Marx'la baslanmasi salik verilir, ozelliklede Komunist Manifesto ilk olarak alinmalidirki merhemin verecegi etki daha fazla olsun, oyle Das Kapital'le falan baslanirsa yan etkileri cok olacagindan hastamiza hic bir yararimiz olmaz. Ikinci olarakta Fransada Ic Savas uzmanalarca salik verilmektedir-Merheme Marx'in baska yapitlarininda katilmasi hastanin durumunun ciddiyetine bagli olup recete yazanin verecegi on uyarilar goz onunde tutulmalidir.
Daha sonra Engels'in merheme ilave edilmesi sarttir, ozelliklede: Sosyalizm, Utopik ve Bilimsel. Daha sonra ' Ailenin ve Ozel Mulkiyetin Dogusu merheme katilmalidir. Bu iki onemli malzeme kullaniktan ve yavas yavas hazmedildikten sonra bir baska onemli malzeme Lenin ve onun Nail Yapmali? 1905 Rusya'si goz onunde bulundurulup titizce elestirilerekten okunmalidir. Ve hemen arkasindan Nisan Tezleri ve Emperyalizim Kapitalizmin en Yuksek Noktasi, merheme katilmalidirki merhem kendisini iyice kivama soksun.
Arkasindan Trocki'nin Rus Devrimi Tarihi ozumsenerekten bir kac ay icinde merheme yavas yavas ilave edilmeli bunun yaninda da John Rees'in Dunyayi Sarsan On Gunu isimli kucuk romani tuvalet yada otobus koltuklarinda bir agri kesici olarak kullanilmalidir ki objektiflik kaybolmasin.
Butun bu malzemeler recetenin verildigi duzen icerisinde surekli olarak kullanilirsa ve tabiki hastanin durumu bu verilen tatbikata reaksiyon gostermez ise ardindanda hasta kendi dilegi ile yeni, kendisine daha uygun dusecek malzemelerle hastaligini tedavi etmeye calisir ise . Hastanin 'Vulgar, feodal, sovenist 'Sosyalistlik'ten ve tabiki cok kotu bir virus olan Stalinizim'den kurtulma sansi yuksektir. Velakin bu hic bir kimse tarafinda garanti verilemez. Ozelliklede virus beyni tam etkisine almis ise hastanin kurtulma sansi cok ve cok azdir. O yuzden hastayi kendi basina birakip hic yakinina bile gitmemek gerekir ki bu virusun dis etkilerinden bizlerde fiziksel olarak (bunun tarihte cok ornegi vardir Sovyet halklari cok iyi bilirler-tabiki Anadolu halklarida ayni ozelliklede Trockist sol kesim bu virusun fiziksel etkilerinden hatta viruse bagisikligi olan virusu ozellikle kendi damarlarina asilayan bazi virusseverler bile kacamamislardir.

Ayrica virusun bulundugu mekanlar buyuk levhalarla belirlenir ve bunlarin yakinlarina gidilmemeside yetkili agizlar tarafindan uzerine basilarak belirtilirse belkide ileride bu virusun kokune ayran suyu dokecegizdir. Ama su an elimizde bulunan malzemelerle ancak bu kadar karsi koyabiliyoruz, asilanmak ve viruse bagisiklik kazanmak icin bolca tarih okunmasi ve dunya ya acilan Sovyet arsivlerinin incelenmeside uzmanlar tarafindan iyi bir antibiyotik olarak bilinmektedir.
Bu virusun etkiledigi insanlara sempatimizi gondermek gibi bir iyi niyetimiz olmadigida burada belirterekten isteyenlerin bu receteyi istedigi gibi kullanmasida herhagibir yazim haklariyla sinirlanmamistir.
Haydi kolay gelsin.
Gecmis olsun!
Marx, Engels, Lenin ve Trocki sizlere sifa versin.
Sores
***Onemli Not
Bu yazi dun aksam katilmis oldugum bir acilis esnasinda tanismis oldugun vulgar, feodal, sovenist 'sosyalist'lerle yapmis oldugum bir tartismaya yonelik olarak yazilmistir. Keske tartismamis ve bu insalari hic kaale almamis olsaydim dusunceside aklimdan cikmiyor degil ama bir Bolsevik Tarihi arastiricisi Bolsevik olaraktan bu kendini begenmis kucuk burjuvalara ders vermem gerektigi gorevide beni onlari gormemezlikten gelmeme engel oldu. Umarim bu recete baska insanlar icinde yararli olur. Tabi receteden kastim bir hicip yapmaktir yoksa herkese ayri bir recete yazmak yada insanligi kurtarmak icin bir recete yazmak gibi bir niyetimde yoktur herkese duyurulur.

 

Özgünlük 04

İnsanın hayatı çok kısa. Benimki, bizimki, ve onlarınki de... Bu kadar kısa süreye bu kadar alçaklık, meziyetsizlik, nasıl sığdırılabilir. Yaşamak dediğimiz şey çoğu zaman buna tanık olmak demek sanki.

Evet birey olarak yaptığımız her şeyden sorumluyuz. Bu varoluşumuzdan da sorumluyuz anlamına geliyor. Her ne kadar bu dünyaya misafirliğimiz bilinçli tercihimize dayanmasa bile, buraya atılmış, itilmiş veya düşmüş olsak bile bu sorumluluktan kurtulmamıza yetmiyor. Ne yapalım, nasıl yapalım, bu hengameden kurtulmanın yolu var mı, değiştirmek mümkün mü? bir sürü soru saldırıp duruyor. Ama şayet memnun değilsek. İşin garibi insanoğlunun büyük çoğunluğu bu memnuniyetsizliği sahipleniyor. Bir gün sıranın kendilerine geleceği hayali, birgün kazanma, başarma, sahip olma ihtimali tüm iğrençlikleri meşrulaştırıyor.

İnsanın varlığını böyle derinden hissederken, ve böyle bir dünyada yaşarken karamsarlığa kapılmaması mümkün mü? Karamsarım. Fakat birlikte oluşumuzdan güç alıyorum. Bu gün değil sadece. Yıllardır böyle. Sarıldığım düşlerle yaşıyorum. Çünkü en çok da düşlerimi paylaşıyorum sevdiğim insanlarla.

Yaşıyoruz ve değişiyoruz. Ve uzunca bir süredir katettiğimiz yollara dair fikrimiz yok. Merak ediyorum. Kim nereye gidiyor. Nereye geldi. Kıyasıya tartışacak mıyız yeniden. Bekliyorum...

Saturday, June 18, 2005

 

Sarte'den dus dostlarina

Gecen gun Montparnasse mezarliginda dolasiyordum, J P Sarte’ nin mezariyla karsi karsiya geldim. Tam yuz yil once dogmus Sarte ve Nisan 1980 de olmus. 20. yuz yilin en etkili felsefeci, politik aktivistlerinden ve cagini en cok etkileyen yazarlardan birisiydi ve halada yazilari ve edebiyat eserleri yeni kusaklara varolusculugun ozgurlugu ve varligi nasil tanimladigini analatmakta.

Sarte kisi olarakta ilginc bir karektere sahip, ikinci dunya savasinda fasistlere karsi Fransiz direniscilerine katiliyor ama isi hava tahminlerini ogrenmekten ileri gitmiyor buna ragmen yakalanip Alman esir kamplarina gonderiliyor. 1950 lerde Stalinist Rusya’yi destekliyor, 1970 lerde Mao ‘u destekliyor-kendisinin her turlu baskici rejime karsi olmasina ragmen bunu nasil yaptigini aciklamak baska bir denemenin gorevi saniyorum. Bunlarin yanindada kendisi icen en onemli olan seyi bulmaya yada ogretmeye calisiyor; Bireyi. Oznelligin nerede baslayip nerede son bulacagiyla ilgileniyor, kisilere en buyuk agirligi, her seyin sorumlulugunu onlarin sirtina yukleyerek veriyor. Birey olmanin en onemli sorununun , yaptigimiz herseyden sorumluluk duymamizdan gelecegini ogutluyor Sarte.
Bir yondende hakli , eger eylemlerimizin sorumlulugunu omuzlarimizda hissetmez isek hayatimizin ne anlami olacak ki? Yada hayatlarimizin bir anlami varmi ki? Zaten Sarte’nin de asil sorunu burada basliyor, var olmanin ne anlami var? Birey olmanin sonunda ne var. Yada bir amac , bir son var mi?
Atilmisligin verdigi yalnizlik va agirlik onun hayatini bulandiriyor ve oda baskalarinin hayatini bulandirmayi kendine meslek ediniyor.
Ayrica her turlu baskiya karsi cikmayi, baskaldirmayi saglikli bireylerin gorevi olarak goruyor. Buradanda onu Vinetnam savasina karsi gosterilerde yerini alirken goruyoruz, fabrikalarda iscilerle grev eylemlerinde goruyoruz, Cezayir ayaklanmasinda ezilmislerin yaninda goruyoruz. Bir alinti yapmak gerekirse ‘Her baskaldiri insanlari oldurmeye baslamakla baslar. Bir Cezayirli icin bir avrupaliyi oldurmek bir tasla iki kus vurmaktir. Ilk olarak bir ezeni bertaraf ediyorsun ve ayni zamandada bir ezilmisi’.
Ve insanin zorunlu oldugu tek sey vardir Sarte gore , oda ozgur olmak. Cunki bir kere dunyaya atildiktan sonra birey herseyden sorumludur. Kacis yoktur.

Sarte'den kendimize pay cikaralim dus dostlari. Bizimde kacamayacagimiz gunler geldi , bizlerde hem ozgurluge hemde yaratmaya mahkumuz, prangalarimizdan ancak yaratarak ve birlikte calisarak kurtulabilirz. Degisim ve degismenin kacinilmazligindan korkmadan duslerimize sarilalim.
Sores

Friday, June 17, 2005

 

Özgünlük 03

Doğrusu senfoniye başladığımız gün baya şenlenecek ortalık. Sores şimdilik bir sen bir de ben varız. Aslında biz derken kastettiğimiz insanların katılımını bekliyoruz. Şimdilik mesele bu. Söylediğin bir şeyi sabahtan beri düşünüyorum. "Yoksa, insan olmaya çalışmanın acısıyla kıvranırken hem kendimizi hem de başkalarını bu girdabın içine ekme hevesiyle mi yapıyoruz bunları" diyorsun ya. İşte burada takılıp kalıyorum. İnsan olmaya çalışıyorum. Bu çabayla yıllarım geçerken benden bir çok şey götürdüğü gibi getirdikleri de oldu. Evet dediğin türde bir kaygının varlığını itiraf etmek kaçınılmaz. Fakat öte yandan bu sancılarla tek başıma olmadığımı biliyorum. Beni korkutan geçtiğimiz yıllar içerisinde bu ortak paydayı paylaştığımız insanların bu duyarlılıklarını yitirmiş olmaları ihtimali.

Mesafeler engelleyici olabilir. Yaşadığımız bireysel hayatların hengamesi bizi dalgalandırabilir veya her yere sürükleyebilir. Farklı coğrafyalarda yaşadığımız maceraların seyir defterini birlikte tutmak gibi bir imkan var önümüzde. Kim nereye gidiyor, ne yapıyor, ne düşünüyor. Hangi noktalarda birlikteyiz. Rotamız hangi yöne, bizim seyrimiz nereye. En azından haberdar olmak. Hadi bir adım sonrası, beraber düşünmek, beraber kaygılanmak, birlikte çözüm bulmak, varsa o çözümü tartışarak birlikte bulmak. Bunları önemsiyorum.

Evladü iyal hepimizin başında. Viranolası bir hane neredeyse orada bekliyor hepimizi ayrı ayrı. Bunlar herşeye engel mi? Çoluk çocuğumuz, eşimiz, işimiz, birebir görüştüğümüz çevremiz ihmale gelmeyecek birşeyin üzerini ört bas edebilir mi? Evet ihmale gelmeyecek olan şey biz diye sözettiğimiz biziz. Her neysek.

Ben heyecanımı yitirdiğim an burada olmayacağımı biliyorum. Burada göremediğim dostların heyecanlarını yitirmiş olmaları ihtimali beni düşündürüyor. Yoksa kimsenin haberi yok mu? Duymuyor musunuz? Nerdesiniz... Başka kimse yok mu? Daha doğru dürüst düş bile kurmamıştık. Yepyeni düşlerimizi paylaşmamıştık.

Düşişleri bülteni yayın hayatında. Şimdi sıra haberlerde. Ne habersiniz millet...

 

Sabahin sessizligini horozlar degil ince sesli sakalar bozar

Sessizligi bozma cabalariyla bu mucadeleye girmis bulunuyoruz, once seyrek seyrek duyulacak sesimiz, daha sonra senfoniye baslayacagiz. Ama su dogruki birbirimizi tanimiyoruz, tanimamizda zor. Yillar bizlerden hem cok seyler goturdu hemde bazilarimiz icin cok seyler getirdi. Onemli olan kazanmislarin kazandiklarini paylasmasini bilmesi ve alicilarinda geri vermeyi ogrenmesidir.
Yazdiklarimizdan cizdiklerimizden pratikteki yasadiklarimizdan kendi kendimizi anlatmaya calisiyoruz. Soyle acik sacik , icli disli konusabilenimiz varmiki su dunyada. Hem kulturel hem kisisel degerlerimizden oturu kendimizi baskalarina -daha dogrusu-dost bilip dost saydiklarimiza ne kadar anlatiyoruz. Ne kadar anlasilmaya yada paylasilmaya acigiz.
Gecenin bir saatinde teknolojinin nimetlerinden yararlanaraktan binlerce kilometre oteye, belki bir katkimiz olur yada katkilanmis oluruz umuduyla klavyelerine sarilan bizler, cokmu acinacak durumdayiz. Yoksa, tum insan olmaya calismanin acisiyla kivranirken hem kendimizi hemde baskalarini bu girdabin icine cekme hevesiylemi yapiyoruz bunlari. Yada bolunmus hayatlarimizin parcalarini eksiksiz toplayip birlestirebilecek bir uzun vadeli eylem icerisinde bunlari birbirine ekleyebilecegimiz sihirli bir tutkalin gercekliginin arayisi icindemiyiz. Her ne olursa olsun, sonucunda daha once yapmadigimiz bir olguyla karsi karsiyayiz ve bunun getirecegi her seyi gozonune alaraktan devam etmeliyiz. Ki ileride 'yapabilirdik ama yapmadik' diyip hayiflanmayalim. Sunun surasinda yasayacagimiz kac saniyeki, son saniyede 'keske'dememek icin gelin elimizden geleni yapalim. Keskeleri bir kenara atip yaptiklarimizin hesabini verelim, yapacaklarimiz icinde heyecanlanalim,yapmadiklarimizdan bizi kimse sorumlu tutamaz. Sorumlu ve sorunlu olacak gunlerin gelecegine dus dostlarini katalim.
Sores

Thursday, June 16, 2005

 

Uzerimize Dusenin Agirligi

Dus dostlari, uzerimize duseni yapmanin zamani. Gecmisle ugrasmak , nostaljiyle yasamak yeniden yaratmaya pek yardim etmiyor. Yaratmanin temelinde yasamak yatiyor, birbirlerinden binlerce kilometre uzaktaki dus dostlari belkide birlikte bir seyler yasamiyor olabilirler ama sonucunda kuresel gelismeler bizleri ayni objectif kosullar icerisinde donusturuyor. Toplumdaki statukomuz bizim kendi donusmemiz ve cevremizi donusturmemize olumlu yonden etki yapmadigi muddetce hic bir niteligi olmayan hayararkik, ataerkil toplumun kapitalist emellerine hizmet eden bir olgu olmaktan ileriye gidemez. Pratigimiz ve teorigimiz birbirleriyle uyum icinde olmalidir. Duzenli yetisen 'hiyar'lardan degil, olduk olmadik yerden buyuyen istenmedik alanlarda kendini gosteren 'yaban otlarindan' olmanin onurunu yukseltmeli ve her alanda duslerimizin herkesin dusu haline gelip bir gerceklik olmasi icin cabalamaliyiz. Isyerimizde, yazilarimizda iliskiye girdigimiz her alanda bayragi daha yukari tasimali yaban otlarinin gucunu herkese kanitlamaliyiz. Porsumus sebzelerin rehavetine kapilip onlara sempati gostermekten kacinmaliyiz, cunki curumusun yaninda fazla kalanin kendiside curumekten kendini alikoyamaz. Hatta porsumuse biraz egilim gosterenin bile ozunde degisikler meydana gelir, bu bir HIV virusu gibidir, virus seni oldurmez ama zayiflatir ve yakalandigin gripten olursun. Dus dostlari prensiplerimizden odun vermeyin, her yerde prensiplerimizi savunun ve yabanligin tatini cikarin.
Sores

 

Özgünlük 02

Tüme varım mı? yoksa tümden gelim mi? eskiden kurduğumuz birlikteliğe bakarak mı geleceği kestireceğiz. Yoksa bugünkü durumumuza bakarak yeniden bir gelecek üretmenin yolunu mu arayacağız. Geçmişe bakarsak sorun yok. Ama bugüne baktığımda bir belirsizlik görüyorum. Dünyadaki ve ülkedeki belirsizlik bizi de belirliyor sanki. Bundan kaçınamaz mıyız? Veya kaçınmak istiyor muyuz? Önce bunun belli olması lazım.

Sonra bakıcaz. Yıllar boyunca değişen şeylerin ne olduğunu bile tam olarak bilemiyoruz. Zaman kime ne kazandırdı. Kimden ne götürdü. Gidenler gitmesi gerekenler miydi. Kazandıklarımız gerçekten birer kazanç mı? Bunların tartışılması gerekiyor. Tanıdığımız insanlarla yeniden tanışmanın zamanı geldi. Yoksa tamamen birbirimizi tanıyamaz hale gelmekle karşı karşıya kalabiliriz. Ya da tanımış olduğumuzu unuttuğumuz insanlarla bir gün yüz yüze gelme ihtimaliyle yaşayacağız. Yeniden karşılaştığımızda ne olucak?

Memlekette çok şey oluyor. Ekonomide, politikada, sanatta, edebiyatta yeni yeni ortaya çıkan gelişmeler var. Bunlar hakkında kim ne düşünüyor. Dilimizin ortaklığı sürüyor mu? Yoksa koptuk mu? Merak ediyorum.

Gel gelelim, sessizliği bozan iki borazan yetmiyor bu muhabbete. Ya da gönlümüz razı olmuyor. NERDESİNİZ???

Wednesday, June 15, 2005

 

Özgünlük 01

Ya şunun şurasında kaç kişiyiz ki diyoruz. Ama o kaç kişi nerde. Ne zaman sesi soluğu çıkacak. Bunlar belli değil. Bir müddet sonra mazide geçirdiğimiz eğlenceli günleri anmaktan başka paylaşacağımız bir şey kalmayacak. Beni üzen şey bu. Çünkü böyle gittiği takdirde kaçınılmaz olan son bu olacak. Bu sondan korkmuyorum. Tereddüt etmiyorum. Yalnızca bunu kabullenmek zoruma gidiyor. ve yine de bu sona yavaş yavaş kendimi alıştırıyorum. Fırsatımız olsaydı şöyle yapardık, böyle yapardık, işte imkanlarımız ortadaydı gibi bahanelerin gerçekten yalnızca bir bahane olduğunu daha bir kavrıyorum. Aslında o günler olmak istediğimizi olamayışımız, gelmek istediğimiz yere gelemeyişimiz belki bizi bir arada tutuyordu. Bu tespit tahrik edici olmalı. Kapitalizm karşısında geçmişte aldığımız tutumun "kedinin uzanamadığı ciğere murdar" deyişinden başka bir şey olduğunu bir yerlere geldiğimiz, mevkilendiğimiz, mevzilendiğimiz bu günlerde ıspat edebilirdik oysa.
Çok sevdiğim bir fıkra var. Hayata bakışımı formül gibi açıklığa kavuşturan bir kaç fıkradan biri bu.
Gemi batmış, bir kadın ve iki adam ıssız bir adaya düşmüşler. Adamın biri laz biri kayserili. Aralarında prensip anlaşması yapmışlar. Anlaşmaya göre biri adadaki tek ağaca çıkacak ve gelmesi muhtemel kurtarıcıları gözetleyecek. Aşağıda kalan diğeri de kadına dokunmamak şartına kesinlikle uyacak. Ağaca ilk önce kayserili çıkmış. İki dakkada bir aşağıya bağırıyormuş. Ulan temel ayıp değil mi niye sözünde durmuyorsun. Bırak kadını, uzak dur. vs. iki dakkada bir böyle bağırıyormuş. Halbuki garibim temel kadının yanına bile yanaşmadığından çaresizlik içinde kendini savunmaya çalışıyormuş. Nöbet değiştirme zamanı gelmiş. Kayserili aşağı inmiş. Temel yukarı çıkmış. Temel yukarıdaki yerini alır almaz kayserili kadına saldırmış. Bu arada temel aşağıdaki manzaraya bakarak, "ya hakkaten buradan böyle görünüyormuş" diyormuş kendi kendine.
Evet nöbet değiştirme zamanımız geldi. Karşı çıktığımız sosyal statüleri kazanıyoruz yavaş yavaş. Müdür oluyoruz, patron oluyoruz, vs. oluyoruz, ev, araba alıyoruz. Şimdi eskiden küfrettiğimiz adamların bulunduğu yere doğru tırmanıyoruz. Ve aşağıya bakarken ya hakkaten burdan böyle görünüyormuş deme durumuyla karşı karşıyayız. Ama herşey göründüğü gibi mi.
Bundan emin olamıyorum...

 

Birey ve Toplum

Bireyin kendini toplum icerisinde bulup gerceklestirmesi bir surec isidir. Ama bu surec pasif yalnizca alima dayali bir surec degil tam tersine diyalektik bir yapiya sahip olup bireyinde toplumu degistirmesiyle esguduludur.
Ama birey olmaktan neyi kastettigimizi anlatmak ve bu konuda bir birliktelige varmak zorundayiz. Birey nedir? yalniz kendi basina , kendi kendine ve kendi icinde olan bir olgumu yoksa bunun yaninda kendisini olusturan toplumun bir parcasi olan ondan etkilenen ve tum dunyadaki gelismelerden pay cikaran bir varlik midir? gelin bunun ustune biraz konusalim ve anarsizimle onun icinde bulundugu kisir donguyu bir acikliga kavusturalim.

Sores

Thursday, June 09, 2005

 
Sadece Sores ve ben mi kald›k. Yani bi de nazl›can olsa art›k türkü 盀›r›r›z. Yapacak fley kalmaz. Ama yap›lacak birfleyler oldu€una inanmak istiyorum. Ölmediyseniz hala bir umut var. Belki suni teneffüs filan yapmak icabedecek ama napal›m gerekirse yapar›z bifleyler.

 

Davetiye

buradan baslayacak olan tartismalara, butun duslerinizi davet ediyoruz. Dusler ve dussuzlukler arasinda bogusan biz yeganeler kendi kendiligimizin farkina varabilmek icin duslerimizi gerceklestirmeliyiz. Duslerimizin herkesin dusleri olmasi dilegiyle. Haydi duslerimizi paylasip gerceklestireleim. Baska dusler mumkun bu dunyada.
SORES

Wednesday, June 08, 2005

 

Hadi Bakalım

Ahali.... adamın asabını bozmayın. bukez kayış yaranı affetmem ona göre ayağınızı denk alın. blogumuz şu andan itibaren yayına geçmiş bulunuyor. hepinizin katılımlarını beklediğimi bilmem söylememe gerek var mı. Ütnelik yapmıyın. bu sefer adam gibi katılsın herkes. ne olucaksa olsun. en azından yapmak istediğimiz daha ciddi projelere kimin ne kadar katkıda bulunabileceği buradan belli olur. üstelik, burayı hareket noktası yapabiliriz. demedi demeyin. peynir ekmek yemeyin. sonra nohut gibi terlemeyin. işiniz rastgelsin...

This page is powered by Blogger. Isn't yours?

Subscribe to Posts [Atom]