Wednesday, June 15, 2005
Özgünlük 01
Ya şunun şurasında kaç kişiyiz ki diyoruz. Ama o kaç kişi nerde. Ne zaman sesi soluğu çıkacak. Bunlar belli değil. Bir müddet sonra mazide geçirdiğimiz eğlenceli günleri anmaktan başka paylaşacağımız bir şey kalmayacak. Beni üzen şey bu. Çünkü böyle gittiği takdirde kaçınılmaz olan son bu olacak. Bu sondan korkmuyorum. Tereddüt etmiyorum. Yalnızca bunu kabullenmek zoruma gidiyor. ve yine de bu sona yavaş yavaş kendimi alıştırıyorum. Fırsatımız olsaydı şöyle yapardık, böyle yapardık, işte imkanlarımız ortadaydı gibi bahanelerin gerçekten yalnızca bir bahane olduğunu daha bir kavrıyorum. Aslında o günler olmak istediğimizi olamayışımız, gelmek istediğimiz yere gelemeyişimiz belki bizi bir arada tutuyordu. Bu tespit tahrik edici olmalı. Kapitalizm karşısında geçmişte aldığımız tutumun "kedinin uzanamadığı ciğere murdar" deyişinden başka bir şey olduğunu bir yerlere geldiğimiz, mevkilendiğimiz, mevzilendiğimiz bu günlerde ıspat edebilirdik oysa.
Çok sevdiğim bir fıkra var. Hayata bakışımı formül gibi açıklığa kavuşturan bir kaç fıkradan biri bu.
Gemi batmış, bir kadın ve iki adam ıssız bir adaya düşmüşler. Adamın biri laz biri kayserili. Aralarında prensip anlaşması yapmışlar. Anlaşmaya göre biri adadaki tek ağaca çıkacak ve gelmesi muhtemel kurtarıcıları gözetleyecek. Aşağıda kalan diğeri de kadına dokunmamak şartına kesinlikle uyacak. Ağaca ilk önce kayserili çıkmış. İki dakkada bir aşağıya bağırıyormuş. Ulan temel ayıp değil mi niye sözünde durmuyorsun. Bırak kadını, uzak dur. vs. iki dakkada bir böyle bağırıyormuş. Halbuki garibim temel kadının yanına bile yanaşmadığından çaresizlik içinde kendini savunmaya çalışıyormuş. Nöbet değiştirme zamanı gelmiş. Kayserili aşağı inmiş. Temel yukarı çıkmış. Temel yukarıdaki yerini alır almaz kayserili kadına saldırmış. Bu arada temel aşağıdaki manzaraya bakarak, "ya hakkaten buradan böyle görünüyormuş" diyormuş kendi kendine.
Evet nöbet değiştirme zamanımız geldi. Karşı çıktığımız sosyal statüleri kazanıyoruz yavaş yavaş. Müdür oluyoruz, patron oluyoruz, vs. oluyoruz, ev, araba alıyoruz. Şimdi eskiden küfrettiğimiz adamların bulunduğu yere doğru tırmanıyoruz. Ve aşağıya bakarken ya hakkaten burdan böyle görünüyormuş deme durumuyla karşı karşıyayız. Ama herşey göründüğü gibi mi.
Bundan emin olamıyorum...
Çok sevdiğim bir fıkra var. Hayata bakışımı formül gibi açıklığa kavuşturan bir kaç fıkradan biri bu.
Gemi batmış, bir kadın ve iki adam ıssız bir adaya düşmüşler. Adamın biri laz biri kayserili. Aralarında prensip anlaşması yapmışlar. Anlaşmaya göre biri adadaki tek ağaca çıkacak ve gelmesi muhtemel kurtarıcıları gözetleyecek. Aşağıda kalan diğeri de kadına dokunmamak şartına kesinlikle uyacak. Ağaca ilk önce kayserili çıkmış. İki dakkada bir aşağıya bağırıyormuş. Ulan temel ayıp değil mi niye sözünde durmuyorsun. Bırak kadını, uzak dur. vs. iki dakkada bir böyle bağırıyormuş. Halbuki garibim temel kadının yanına bile yanaşmadığından çaresizlik içinde kendini savunmaya çalışıyormuş. Nöbet değiştirme zamanı gelmiş. Kayserili aşağı inmiş. Temel yukarı çıkmış. Temel yukarıdaki yerini alır almaz kayserili kadına saldırmış. Bu arada temel aşağıdaki manzaraya bakarak, "ya hakkaten buradan böyle görünüyormuş" diyormuş kendi kendine.
Evet nöbet değiştirme zamanımız geldi. Karşı çıktığımız sosyal statüleri kazanıyoruz yavaş yavaş. Müdür oluyoruz, patron oluyoruz, vs. oluyoruz, ev, araba alıyoruz. Şimdi eskiden küfrettiğimiz adamların bulunduğu yere doğru tırmanıyoruz. Ve aşağıya bakarken ya hakkaten burdan böyle görünüyormuş deme durumuyla karşı karşıyayız. Ama herşey göründüğü gibi mi.
Bundan emin olamıyorum...
Subscribe to Posts [Atom]