Wednesday, June 22, 2005
Özgünlük 05
Yazmaktan başka çarem yok. Çünkü konuşabileceğim kimse yok şu koca memlekette. Bir zamanlar güzel günlerin yaşandığı, fakat sonra köşesinde öylece kalakalan perili bir ev gibiyim. Yeni insanlarla tanışmak mı. Bu da risk. Ve o riski aldığıma çok defa değmediğini görüyorum. Her seferinde üzülerek.
Yazmaktan başka çarem yok. Yaşama direnmek için. Varolduğumu, şu yada bu şekilde yaşadığımı kendime ıspatlamak için. Öte yandan Sores'in söyledikleri, ensemizde demoklesin kılıcı gibi salınan ölüm gerçeği. Gideceğiz. Organik bir artık olarak toprağa karışacağız. Bu yüzden olsa gerek konuşmak anlamsız kalıyor ölüm karşısında. Söz uçuyor ve yazı bir şekilde yaşamaya devam ediyor. Kelimeler nefes alıp verebiliyor. Zaman karşısında çok daha uzun soluklu bir abide gibi durabiliyor. Yazının kalbi var. Atıyor durmadan. Ki kim yazmışsa onun kalbi yerine.
Bu günlerde karamsar şeyler yazıyorum. Kalbimdeki karanlık yansıyor elimde olmadan. Fakat yazmaktan başka çarem yok. Çoğu zaman ne yazacağımı bilemesem de buna mecburum. Zamanın değerini ençok bu ihtiyaç hissettiriyor bana. Çünkü oturup adamakıllı ne okumak ne de yazmak için zamanım var. Günde ortalama 12 saat bilgisayarın karşısında uyuşturulmuş bir robot gibi bağımlı kalıyorum. Üç beş kuruş ekmek parası için. Gel gör ki bunun için herkesin ödediği bir bedel var. Bunu görmezden gelip halimden şikayet edersem, bu bir bahane olursa yitip giderim. Ve asıl direnişim bu çerçevede.
Keşke demiyorum. Yakaladığım bütün anları değerlendiriyorum. Bir kaç kelime çiziktirmek, bir kaç satır okumak için. Bunlar küçük ama önemli kaçamaklar. Çünkü zaman geçtikçe görüyorum ki damlaya damlaya göl oluyor. Özlemini duyduğum bir okyanus olsa da susuz bir çölde kalmaktansa bir göle razı oluyorum.
Zamanın geçip gittiğini en çok yazdıklarımda hissediyorum. Çünkü şayet okuyup yazmasam, ne hangi günü yaşadığımdan haberim oluyor, ne saatten, ne aydan/yıldan. Neden mi? Gerçekten bağlanmış bir parça gibiyim şu makinanın karşısında. Tıpkı onun faresi gibi...
Yazmaktan başka çarem yok. Yaşama direnmek için. Varolduğumu, şu yada bu şekilde yaşadığımı kendime ıspatlamak için. Öte yandan Sores'in söyledikleri, ensemizde demoklesin kılıcı gibi salınan ölüm gerçeği. Gideceğiz. Organik bir artık olarak toprağa karışacağız. Bu yüzden olsa gerek konuşmak anlamsız kalıyor ölüm karşısında. Söz uçuyor ve yazı bir şekilde yaşamaya devam ediyor. Kelimeler nefes alıp verebiliyor. Zaman karşısında çok daha uzun soluklu bir abide gibi durabiliyor. Yazının kalbi var. Atıyor durmadan. Ki kim yazmışsa onun kalbi yerine.
Bu günlerde karamsar şeyler yazıyorum. Kalbimdeki karanlık yansıyor elimde olmadan. Fakat yazmaktan başka çarem yok. Çoğu zaman ne yazacağımı bilemesem de buna mecburum. Zamanın değerini ençok bu ihtiyaç hissettiriyor bana. Çünkü oturup adamakıllı ne okumak ne de yazmak için zamanım var. Günde ortalama 12 saat bilgisayarın karşısında uyuşturulmuş bir robot gibi bağımlı kalıyorum. Üç beş kuruş ekmek parası için. Gel gör ki bunun için herkesin ödediği bir bedel var. Bunu görmezden gelip halimden şikayet edersem, bu bir bahane olursa yitip giderim. Ve asıl direnişim bu çerçevede.
Keşke demiyorum. Yakaladığım bütün anları değerlendiriyorum. Bir kaç kelime çiziktirmek, bir kaç satır okumak için. Bunlar küçük ama önemli kaçamaklar. Çünkü zaman geçtikçe görüyorum ki damlaya damlaya göl oluyor. Özlemini duyduğum bir okyanus olsa da susuz bir çölde kalmaktansa bir göle razı oluyorum.
Zamanın geçip gittiğini en çok yazdıklarımda hissediyorum. Çünkü şayet okuyup yazmasam, ne hangi günü yaşadığımdan haberim oluyor, ne saatten, ne aydan/yıldan. Neden mi? Gerçekten bağlanmış bir parça gibiyim şu makinanın karşısında. Tıpkı onun faresi gibi...
Subscribe to Posts [Atom]