Saturday, July 09, 2005

 

KİM BARBAR

G-8 zirvesi tamamlandı nihayet. Fakat ev sahipliği yapan büyük britanya terör saldırısıyla misafirperverliğinin, G-8 üyesi olmanın, ABD'nin müttefiki olarak Irak'ı işgal etmenin bedelini bir şekilde ödeyebileceğini görmüş oldu. Binlerce insanın G8'i protesto ettiği gösteriler bir anda patlayan bombaların gölgesinde kaldı. Live 8 konserleri de...

Zirve'nin sonucunda 2010 yılına kadar Afrika'ya yılda 50 milyar dolar yardım edilmesi konusunda uzlaşıldı. Bush'un dayatmalarıyla küresel ısınma konusu rafa kaldırıldı. Çin ve Hindistan konusunda da kararlar alındı. 10 Afrika ülkesinin liderleri de kendi halklarının kaderini tayin eden bu toplantıda seyirci -hadi bir miktar etkinlikleri olduğunu varsayalım- dilenci olarak yerlerini aldılar.

Rakamlarla aram iyi değildir. Fakat Sores'in belirttiği şeyleri gözardı etmek mümkün değil. Sözgelimi Irak ve Afganistan'ın işgaline ayrılan bütçeleri, Futbol için harcanan paraları, Amerika'da kedi maması için harcanan yılda 11 milyar doları düşününce hiç hesapta olmayan diğer kalemler geliyor insanın aklına. Bir soru işareti olarak. Sözgelimi cep telefonu melodilerinine dünya çapında harcanan para iki yılda yüzde 543 artarak 5 milyar doları bulmuş. İnternette porno sitelerin kazancı yılda 2,5 milyar dolar civarındaymış. (Radikal, 7 Temmuz 05, Serdar Turgut). Amerika'da zayıflama kitaplarına harcanan para bilmem nekadar dolarmış. Vs. Vs. hepsi alt alta yazılıp toplandığında ortaya çıkacak rakamları bırakın bilmeyi tahmin bile etmek istemiyorum.

G-8'i oluşturan ülkeler (ABD, Kanada, Britanya, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, Rusya)'in herbirinin (kanada hariç) birinci ve ikinci dünya savaşlarının tarafları olduşu benim ilgimi çekiyor. İki büyük savaşın yıkımlarının içerisinden 50 yıl gibi bir zamanda çıkarak dünyanın en zengin ülkeleri olmayı başarmaları dikkate değer. Öte yandan bu ülkelerin halkları ve devlet yönetimleri yaşadıkları yıkımları ne çabuk unuttular. Yoksa ne tür menfaatler yaşanan acıları yok saymaya sebep oluyor bunu da merak etmeden duramıyorum. Japonya ve japon halkı kendilerini mahveden iki atom bombasını bir kenara bırakarak ABD ile nasıl oluyor da G8 gibi vahşi bir örgütün baş kahramanlarından biri olmayı kabullenebiliyor. Fransa Almanların işgalini ne çabuk unuttu. Ruslar ve Almanlar nasıl aynı masaya oturubiliyorlar. Müslümanlarla bin yıl öncesinin savaşlarını unutmamakta ısrar eden hafızalar kendi aralarındaki savaşları unutmakta ne kadar hünerli davranıyor.

Tek kutuplu dünya işte bu. Dünyanın en gelişmiş, en zengin ülkeleri olarak kendilerini adlandıran bu ülkeler nasıl oluyor da ABD'nin nobran kırallığının yuvarlak masa şövalyesi olmayı kabullenebiliyorlar. Bu büyüklük değil bir acziyetin göstergesi bence. Ya da iğrenç bir körler sağırlar birbirinin kıçını yalarlar manzarası.

***

Avrupa, Amerika, Rusya ve genelde Katolik, protestan, ortodoks ayrımı yapılmaksızın bütün hristiyan alemi müslüman halklara karşı işledikleri cinayetlerin sorumluluklarından kendilerini azade hissediyorlar. Fransızların ve italyanların kuzey afrikada yaptıkları, Rusya'nın kafkasyada yaptıkları, ABD'nin Vietnam (vietnam burada istisna gibi gözükse de hristiyan olmamaları yeterli neden olabilir. Japonların Çin işgali de yakın geçmişte iki ülkenin ilişkilerinde bir gerginliğe yol açmıştı, bunu da ayrıca hatırlamak yerinde olur.) Irak ve Afganistanda yaptıkları sivil halklara, öncesi işkencelerle dolu bir ölümü medeniyet olarak götürmekten başka bir şey değildi. Avrupa ülkelerinin Bosna'da yaşananlara gözyumması ise birebir işgalci olmasalar bile insanlık ve zulüm konusuna bakış açılarının hiç te farklılaşmadığının, gelişmediğinin önemli bir göstergesiydi.

Afrika'da insanlar açlıktan, tedavi edilebilme imkanı bulunan hastalıklardan, iç savaşlardan, ve Aids'ten ölmeye devam ediyor. Özellikle ABD için uzun zamanlar vahşi doğadan yakalanıp, ehlileştirilen hayvanlar gibi kullanılan, köle olarak alınıp satılan Afrika insanları nasıl bir yazgı ki şimdi de her türlü ölüme köle olmaktan kurtulamıyor. Batı'nın hümanist felsefesi Afrikada iflas ediyor.

ABD ve emperlayist genlerinden arınamayan batı medeniyeti .ikmeyeceği eşeğin kuyruğunu doğrultmayacağını G8 zirvesinin sonuç bildirgesi olarak tüm dünyaya bir kez daha açıklamış oluyor,

Amerika dünya üzerinde estirdiği terörden hırsını alamıyor. Uzayda da bombalarını, füzelerini konuşturmaya çalışıyor. Nasa bir kuyruklu yıldıza kurşun sıktı. Ne işe yarayacağı meçhul. Ama mesaj açık. Biz güçlüyüz. Evrene bile kafa tutuyoruz. Türklerin yollardaki tabelalarda atış talimi yaptığı gibi biz de uzayda atış talimi yapıyoruz. En büyük psikopat biziz. Var mı bize yan bakan. Bakın elimizde, belimizde ne biçim emanetlerimiz(!) var diyor. Sam amca sivri burun yumurta topuk ayakkabısını giymiş, omzunun birini düşürmüş, yan yan yürüyor tesbih yerine pörsümüş aletini sallayarak. Var mı ulan bize yan bakan!. Narayı basıyor. Ozonu da delerim, ebenizi de... Dünya ABD'nin çöplüğü olmuş. O da her horoz gibi kendi çöplüğünde ötüyor.

***

Lanetli Terör

Independent'te Robert Fiks(Akşam gazetesi 5 temmuz 2005) in yazısında belirttiği gibi "Tony Blair, Bush'un teröre karşı Irak işgaline katılma kararını verdiği an, İngiltere'nin hedef haline geleceği belliydi" diyor.

Elbette suçsuz insanların bir devletin izlediği siyasetin bedelini ödemeleri mantıksız ve zalimce. Fakat sustukça sıra herkese gelebilir. Bu ihtimal Iraktaki herhangi bir vatandaş için ne kadar geçerliyse, ingilteredeki herhangi bir vatandaş için de geçerli. Bu tür olaylar bir kısım insanların gözlerini iyice boyayabilir. Öte yandan bir kısım akıl izan sahibi insanların da uyanıp etraflarına bakmalarını sağlayabilir. Vicdanlarını harekete geçirip bir özeleştiriye zemin hazırlayabilir. Bana kalırsa Robert Fiks'in yazısı bu tür insanların duygularına tercümanlık ediyor. Fiks yazısına şöyle devam etmiş ".... Blair için dünkü saldırıları barbarca olarak nitelendirmek kolaydır -elbetteki öyledir- ancak Irak'daki İngiliz-Amerikan işgalinin sivil ölüleri, misket bombalarınca parçalanan çocuklar, ABD askeri kontrollerinde vurulan sayısız Iraklılar, bunlar nedir peki? Onlar öldüğünde savaş zaiyatı deniyor, biz öldüğümüz zaman ise barbarca terör oluyor."

***

Londrada yaşanan terör saldırıları, 11 eylül saldırılarına hiç benzemiyordu nedense. Doğrudan sivil halkı hedef alan ve diğeriyle kıyaslandığında çocuk oyuncağı sayılacak bir eylemdi. Fakat İki eylemi de gerçekleştiren örgütün aynı örgüt olduğunu düşünmek zor geliyor. Fakat hadi diyelim El-Kaide yaptı. Tony Blair'in Kaide yöneticilerine acilen bir teşekkür mesajı iletmesi gerekirdi. Çünkü bir anda britanya halkı bütünleşti. Muhalefet bile anında kayıtsız şartsız hükümeti desteklediğini açıkladı. Irak işgalinin aslında ne kadar isabetli bir karar olduğu konusunda tereddüt içinde olan vatandaşın da desteğini alma imkanı bulundu.

İngiliz güvenlik birimlerinin, istihbarat servislerinin durumu tartışılacak sanırım bir süre. Çünkü bu tür eş zamanlı eylemlerin bir anda hazırlanmayacağı ve gerçekleştirmenin kolay olmadığı ortada. Fakat ilginç bir durum var ortada. Aynı gün İsrail Maliye Bakanı Benjamin Netanyahu da londradymış. Bir konuşma yapmak için. Ve işin garip tarafı patlayan bombalardan biri tam olarak Netanyahu'nun konuşma yapacağı yerin altındaki metro istasyonundaymış. Fakat ingiliz istihbaratı eylemlerin gerçekleştiği günün sabahı, Netanyahu'yu "bulunduğunuz yeri terketmeyin" diyerek uyarmış. (yenişafak, 09/07/2005, Taha Kıvanç).

Sonuçta komplo teorisi üretmeye gerek yok. Ama orta yerde bizim bilmediğimiz bir sürü hesabın döndüğü de belli. G8'i protesto etmek için birleşen insanların oynanan oyunları daha iyi görmesini ve uykudaki kardeşlerini uyandırmalarını beklemekten başka pek bir beklentimiz yok. Batılı insanlar bugünlerine kolay gelmediler. Bundan sonra verecekleri mücadele tüm insanlığın kaderini belirleyen en önemli etkenlerden biri olacak.

Bağırıyoruz ama sesimiz cılız çıkıyor. BİZ BARBAR DEĞİLİZ. Barbarlığın ne olduğunu sizden öğrendik ama, size barbarlığın ne olduğunu öğretecek kadar barbar olamadığımız gibi, o kadar güçlü yada vicdansız da değiliz...

musibako

Monday, July 04, 2005

 

G8 Nedir Ne Degildir?

Iskocya dunyanin en zengin 8 ulkesinin devlet adamlarini G8 zirvesinde konuk edecek. Bu yuzden de bir cok sivil toplum orgutleri ayni ulkede dunyadanin dort bir yanindan gelen diger katilimcilarla G8'e karsi protesto ve toplanti planladilar.
2 Temmuz 2005'de de yardimlasma kurumlari ve bazi politik organlar, sendikalar 'Make Poverty History'-yoksullugu tarihe karistir- adi altinda bir gosteri duzenlediler. Bu gosteri yaklasik 200 bin insani bir araya getirdi.
Butun gun katilimcilar bir 'karnaval' havasinda dunyadaki yoksulluga bir care bulunmasi icin G8 liderlerinin radikal kararlar almasi gerektigini vurgulayaraktan neseli muzukleri dinleyip , icten, coskulu konusmacilara tezahuratlarda bulundular. Bolca su ve yiyecek israf edip, alandaki tuvaletlerin yetersizliginden yakindilar-birde Afrika'dakileri dusunun.
Bende bu 200 bin insandan birisiydim, ailemle birlikte bizim bulundugumuz sehirden iki tren dolusu insanla bu gosteriye katildim (yaklasik 1500 kisi) Ama gosterinin G8 liderleri uzerinde pek fazla etki yapmayacagini bile bile katildim (tabi bunun bir aciklamasi var elbette nedenine baska bir yerde deginecegim), bu gosterinin yaninda dunyanin 10 degisik ulkesinde, Irlandali muzisyen Bob Geldof'un organize ettigi Live Aid konserleride buyuk ilgi gordu-tabi bunlar buyuk sanatcilarin katilimlarinin coklugu yuzunden ilgi gordu yoksa milyonlarca insan birden bire Afrika'daki acligin ortadan kaldirilmasi icin gorus birligine varmadilar ama yinede olayin onemini ortaya koymasi acisindan bu konserler davaya biraz olsun heyecanda getirmedi degil, yani cok fazlada olumsuz yaklamamaya gayret etmeliyiz- bugunse Amerika'nin baskani George Bush doga sartlarinin degismesine karsin fazladan bir onlem almayacagini ayrica Afrika ve yoksulluk konusundada Amerika'nin cikarlarindan hic bir odun vermeyecegini acikladi.
Simdi buradan baslayarak sizlere bir iki istatistik verip G8 ulkelerinin gercektende Afrika'da yada dunyanin herhangibir yerindeki yoksul insanlara yardim yapip yapmayacagina sizlerin karar vermesini istiyorum. Ayrica birazda G8 ve onun yapisindan da bahsedecegim.
Dunyanin dortbiryaninda aktivistler nicin G8'e karsilar?
Cunki, her 3 saniyede 1 cocuk tedavi edilebilir hastaliklardan yada acliktan olmekte,kayiplarin buyuk cogunluguda Afrikada.
Cunki, avrupa Birligi her gun ciftcilerin sahip oldugu her bir inek basina 2 Dolar yardim oderken, 200 milyon insan gunde 70 pence'le hayatlarini devam ettirmek icin mucadele vermekte ve maalesef bir cogu bu mucadeleyi kaybetmekte.
Cunki, Afrika'daki yoksulluk gelismis Batililarin eseride o yuzden.
Cunki, Afrika'nin geri kalmisligi, eski somurgecilik donemlerinden bu gune miras kalmis bir olguda o yuzden.
Cunki, Emparyalizim, eski somurgeci yuzune yeni maske takip, yardim adi altinda IMF ve Dunya Bankasinin neo-liberal, ozellestirmeci yanlisi ekonomi programlariyla Afrika ulkelerinin (ve tabiki diger az gelismis ulkelerin, Turkiye'de dahil)tum ana maddelerini ve sosyal hizmetlerini cok uluslu sirketlere peskes cekmek istiyorda ondan.
Cunki, Amerikalilar yilda 11 milyar dolar kedi ve kopek mamasina harcarken ancak Afrika'ya yardimlari gelecek on yil icin 1,5 milyar dolarda ondan.
Cunki, Afrika ulkelerindeki savaslar hep Bati destekli ve onlarin cikarina da ondan.
Cunki, Buyuk Britanya'nin Afrika ulkelerine olan silah ihracati 2000 yilindan bugune buyuk artis gostererek yilda 1milyar Paunda ulastida ondan.
Cunki, Britanya'nin afrika ulkelerine vaad ettigi gelecek 5 yillik yardim, ki 530 milyon Paund, Ingilteredeki Chelsea Futbol klubunun bir yillik futbolcu maaslarinin yarisindan daha az da ondan.
Cunki, baskanlarin uzerinde anlastigi 11 ulkeye yapilacak yardim ve borc indirimi ki 40 milyar dolar, Irak'i isgal etmek icin harcanan paranin dortte biri bile degilde ondan.
Bunlar gibi daha bircok neden gostermek mumkun ama en onemli neden dunyadaki bu basi bozuk kapitalist sistemin ta kendisi. Yoksullugu ve esitsizligi ortadan kaldirmanin tek yolu bu kisa vadeli reformlardan degil kokten bir degisimden daha dogrusu bir devrimden yanadir. Bununla ilgili yazim devam edecektir, burayi izlemeye devam edin.
Sores

 

Yoksullukla Savas Yoksullarla Degil


Iste gosteriden bir parca, sizde gozunuzle gorun.

 

Açlık

Dün pazardı. Öğleye kadar evde nasıl vakit geçirdiğimi anlamadım. Biraz uyuşukluk yaptım. Sonra kalkıp büroya geldim. Malum yetiştirmem gereken bir işim vardı. Neyse öğleden sonra onları halledip, umduğumdan daha erken bir saatte yeniden eve döndüm.

Yaklaşık sekiz aydır evde televizyon yoktu. Hanede nasıl bir ortam oluşmuştu anlatmak ve özlemeden durmak zor. Akşam eve girdiğimde genellikle babam eline kitabını almış okuyor oluyordu. Kızım yerlere saçtığı kalemlerin arasında boyama kitabıyla uğraşıyor, hatun da neredeyse tek okuma alanı olan öyküyle boğuşuyordu. Evdeki bu garip sessizliği bozan tek şey de emektar radyomuzdu. Çoktandır bir kenara itilen radyo bu kadar mı güzel bir aletmiş. Biliyordum. Çocukluğumdan biliyordum. Radyo ile karşılanan ve geçirilen akşamlar güzeldir. Hele TRT dinliyorsanız. İşte bu güzel ortamı otuzyedi ekranlık bir canavar yedi bitirdi. Şimdi He-Man gibi güç kumandayı tutanın elinde. Lakin bu yerli dizilerden, aptal yarışmalardan başka bir şey bulmak o kadar zor ki. Yalnızca zıplayarak zaman geçirilebiliyor. Dün akşam da öyle oldu. Seyretmeye değecek hiçbir nane bulamadık. Gecenin ilerleyen saatlerinde babam yerel televizyonlardan birinde yayınlanan bir belgesele takıldı. İlatyanın kuzeyinde bayağı eski bir kasaba hakkında yapılmış bir belgesel. Yerel bir televizyonda böyle bir belgesel ancak dolgu malzemesi olarak kullanılabilir. Başka bir mantığı olamaz. Ama izlenmeye değerdi.

Bu arada herkes uyku hazırlığına girdi ve ben balkona çıkıp oturdum. Sigaramı yaktım. Sonra birazcık gözgezdirmek maksadıyla çantamdan bir kitap çektim. Knut Hamsun'un Açlık romanı. Doğrusu bir kitabı bitirdiğimde yeni bir kitaba başlamak zor geliyor. En büyük zorluk bitenin yerine yenisini seçmek.

a) Bitirdiğim kitabın dipnotlarında yeralan veya yazarın sözünü ettiği bir kitap mı okumalıyım.
b) Bu kitabın konusuyla bağlantılı başka bir kitap mı seçmeliyim
c) Yazarın diğer kitaplarını mı sıraya koymalıyım
d) Tamamen başka bir tür ve başka bir konu mu bulmalıyım

bunlar ve benzeri bir çok nedenle bir kitap bittiğinde yenisine başlamak beni yoruyor. Belki son zamanlarda yalnızca okumuş olmak için okuduğumdan, herhangi bir konunun derinlemesine dalmaya uğraşmadığımdan oluyor tüm bunlar.

En son Semih Gümüş'ün Yazarın Yalnızlık Burcu'nu okumuştum. Ardından sırf değişik bir şey olsun diye Açlık'a başladım. İyi ki böyle yapmışım. Yazdıklarıyla hayatını kazanmaya çalışan, Belki yazmaktan başka çaresi de olmayan bir yazar adayının yaşadığı çileli hayatı okumak bir önce okuduğum kitapla ilginç bir şekilde birbiriyle kesişti. Zaten uzun zamandır yazmayı düşündüğüm bir konu hakkında yeniden düşünmeme neden oldu.

Edebiyat ve Profesyonellik üzerine bir yazı yazmayı aylardır planlayıp duruyorum. Nereden başlayacağımı ve ne diyeceğimi tam olarak kestiremediğim için hep kafamın içinde gezdirip duruyorum bunu. Aslında ilginç bir yazı çıkabilir. Sonuçta belki herkesin bildiği ve çok az insanın dile getirdiği bir şey olacak bu. Ama bir şekilde bunu kendi zihnimde açıklığa kavuşturmak zorundayım. Çünkü Türkiye'de edebiyat profesyonellerinin tam anlamıyla profesyonel olamadıklarını düşünüyorum. Aynı şeyi bir futbolcu veya bir işletmeci için söylemek nerdeyse mümkün değil. Aslında entellektüel açıdan bakıldığında herhangi bir birikime sahip olmayan insanların kendi kurdukları veya dahil oldukları dünyada tüm koşulları yerine getirerek tam bir profesyonel olarak yaşamaları dikkate değer. Oysa bir çok şey bilen üstadlarla dolu edebiyat dünyasında neredeyse profesyonelliğin esamisi bile okunmuyor. Çok çok katedilecek yollar var daha. Knut Hamsun'un yaşadığı döneme bakıyorum, Ve roman kahramanının üç beş kuruş da olsa, yerel bir gazetede yazarak para kazanabilmesine bakıyorum ve hayret etmekten kendimi alamıyorum. Bugün yazar olmak hevesine kapılan kaç kişi böyle bir hayatı göze alabilir ve herhangi bir gazetede amatör yazılayırya yer alabilir. Üzerine telif ücreti almayı tamamen bir yana bırakıyorum.

Yazar ve yayıncı... amatörlüğün kirli ruh hallerinin oluşturduğu bir ortamı sıkı sıkıya sahiplendiği sürece okurla paylaşılmayan nice şaşırtıcı anı bir kenarda bizden gizlenip duracak. Ama kendileri biliyorlar ruhlarını neyle değiş tokuş ettiklerini. Ve bir kez bu takas yaşandıktan sonra ne kadar iğrenç duruma düştüğünü kimse umursamıyor. Çünkü ruhunu kendi içindeki şeytana satanların kanına dokunacak şeyler değil bunlar...

Neyse...
Knut Hamsun'un bu güzel romanını Behcet Necatigil'in güncelliğini yitirmeyen çevirisinden okumaya başladıktan kaç saat sonra bilmiyorum, romanı bitirdim ve yatağıma girdim. Kütük gibi uyumuşum. Güçlükle kalkıp işyerine gelebildim.

This page is powered by Blogger. Isn't yours?

Subscribe to Posts [Atom]