Monday, July 04, 2005

 

Açlık

Dün pazardı. Öğleye kadar evde nasıl vakit geçirdiğimi anlamadım. Biraz uyuşukluk yaptım. Sonra kalkıp büroya geldim. Malum yetiştirmem gereken bir işim vardı. Neyse öğleden sonra onları halledip, umduğumdan daha erken bir saatte yeniden eve döndüm.

Yaklaşık sekiz aydır evde televizyon yoktu. Hanede nasıl bir ortam oluşmuştu anlatmak ve özlemeden durmak zor. Akşam eve girdiğimde genellikle babam eline kitabını almış okuyor oluyordu. Kızım yerlere saçtığı kalemlerin arasında boyama kitabıyla uğraşıyor, hatun da neredeyse tek okuma alanı olan öyküyle boğuşuyordu. Evdeki bu garip sessizliği bozan tek şey de emektar radyomuzdu. Çoktandır bir kenara itilen radyo bu kadar mı güzel bir aletmiş. Biliyordum. Çocukluğumdan biliyordum. Radyo ile karşılanan ve geçirilen akşamlar güzeldir. Hele TRT dinliyorsanız. İşte bu güzel ortamı otuzyedi ekranlık bir canavar yedi bitirdi. Şimdi He-Man gibi güç kumandayı tutanın elinde. Lakin bu yerli dizilerden, aptal yarışmalardan başka bir şey bulmak o kadar zor ki. Yalnızca zıplayarak zaman geçirilebiliyor. Dün akşam da öyle oldu. Seyretmeye değecek hiçbir nane bulamadık. Gecenin ilerleyen saatlerinde babam yerel televizyonlardan birinde yayınlanan bir belgesele takıldı. İlatyanın kuzeyinde bayağı eski bir kasaba hakkında yapılmış bir belgesel. Yerel bir televizyonda böyle bir belgesel ancak dolgu malzemesi olarak kullanılabilir. Başka bir mantığı olamaz. Ama izlenmeye değerdi.

Bu arada herkes uyku hazırlığına girdi ve ben balkona çıkıp oturdum. Sigaramı yaktım. Sonra birazcık gözgezdirmek maksadıyla çantamdan bir kitap çektim. Knut Hamsun'un Açlık romanı. Doğrusu bir kitabı bitirdiğimde yeni bir kitaba başlamak zor geliyor. En büyük zorluk bitenin yerine yenisini seçmek.

a) Bitirdiğim kitabın dipnotlarında yeralan veya yazarın sözünü ettiği bir kitap mı okumalıyım.
b) Bu kitabın konusuyla bağlantılı başka bir kitap mı seçmeliyim
c) Yazarın diğer kitaplarını mı sıraya koymalıyım
d) Tamamen başka bir tür ve başka bir konu mu bulmalıyım

bunlar ve benzeri bir çok nedenle bir kitap bittiğinde yenisine başlamak beni yoruyor. Belki son zamanlarda yalnızca okumuş olmak için okuduğumdan, herhangi bir konunun derinlemesine dalmaya uğraşmadığımdan oluyor tüm bunlar.

En son Semih Gümüş'ün Yazarın Yalnızlık Burcu'nu okumuştum. Ardından sırf değişik bir şey olsun diye Açlık'a başladım. İyi ki böyle yapmışım. Yazdıklarıyla hayatını kazanmaya çalışan, Belki yazmaktan başka çaresi de olmayan bir yazar adayının yaşadığı çileli hayatı okumak bir önce okuduğum kitapla ilginç bir şekilde birbiriyle kesişti. Zaten uzun zamandır yazmayı düşündüğüm bir konu hakkında yeniden düşünmeme neden oldu.

Edebiyat ve Profesyonellik üzerine bir yazı yazmayı aylardır planlayıp duruyorum. Nereden başlayacağımı ve ne diyeceğimi tam olarak kestiremediğim için hep kafamın içinde gezdirip duruyorum bunu. Aslında ilginç bir yazı çıkabilir. Sonuçta belki herkesin bildiği ve çok az insanın dile getirdiği bir şey olacak bu. Ama bir şekilde bunu kendi zihnimde açıklığa kavuşturmak zorundayım. Çünkü Türkiye'de edebiyat profesyonellerinin tam anlamıyla profesyonel olamadıklarını düşünüyorum. Aynı şeyi bir futbolcu veya bir işletmeci için söylemek nerdeyse mümkün değil. Aslında entellektüel açıdan bakıldığında herhangi bir birikime sahip olmayan insanların kendi kurdukları veya dahil oldukları dünyada tüm koşulları yerine getirerek tam bir profesyonel olarak yaşamaları dikkate değer. Oysa bir çok şey bilen üstadlarla dolu edebiyat dünyasında neredeyse profesyonelliğin esamisi bile okunmuyor. Çok çok katedilecek yollar var daha. Knut Hamsun'un yaşadığı döneme bakıyorum, Ve roman kahramanının üç beş kuruş da olsa, yerel bir gazetede yazarak para kazanabilmesine bakıyorum ve hayret etmekten kendimi alamıyorum. Bugün yazar olmak hevesine kapılan kaç kişi böyle bir hayatı göze alabilir ve herhangi bir gazetede amatör yazılayırya yer alabilir. Üzerine telif ücreti almayı tamamen bir yana bırakıyorum.

Yazar ve yayıncı... amatörlüğün kirli ruh hallerinin oluşturduğu bir ortamı sıkı sıkıya sahiplendiği sürece okurla paylaşılmayan nice şaşırtıcı anı bir kenarda bizden gizlenip duracak. Ama kendileri biliyorlar ruhlarını neyle değiş tokuş ettiklerini. Ve bir kez bu takas yaşandıktan sonra ne kadar iğrenç duruma düştüğünü kimse umursamıyor. Çünkü ruhunu kendi içindeki şeytana satanların kanına dokunacak şeyler değil bunlar...

Neyse...
Knut Hamsun'un bu güzel romanını Behcet Necatigil'in güncelliğini yitirmeyen çevirisinden okumaya başladıktan kaç saat sonra bilmiyorum, romanı bitirdim ve yatağıma girdim. Kütük gibi uyumuşum. Güçlükle kalkıp işyerine gelebildim.

Comments: Post a Comment

Subscribe to Post Comments [Atom]





<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?

Subscribe to Posts [Atom]