Wednesday, August 24, 2005
MİNE ‘KIÇIKARA’NIN ARDINDAN..
Geçtiğimiz günlerde üzerinde çokça konuşulan fakat tartışmaların sığlığı açısından insanda “suni bir gündem maddesi” haline getirildiği şüphesi yaratan ve hemen tüketilmesi itibariyle de bu şüpheyi doğrulayan bir konu üzerinde geç de olsa yazmak istedim: Mine Kırıkkanat’ın Radikal gazetesinde ülkenin ‘beyaz ve temiz vatandaşları’ dışında, adına ‘halk’ denilen birtakım insanlar üzerinde sarf ettiği faşizan cümlelerden, ama daha çok bu cümlelere gösterilen tepkilerden yola çıkarak birkaç söz söylemek ihtiyacındayım. Faşist nitelemesine ‘faşizm yalnızca bir yönetim biçimidir; bireyler faşist olarak nitelendirilemezler’ şeklinde cevap veren bu kadının cesaretinin nedeni yalnızca atalarımızın söylediği türde bir cehalet olmasa gerek. Bunun ardında, belli bir kesimin sağladığı onaycı güvenin yattığını düşünüyorum. Temsilcisi olduğu grup şüphesiz Türkiye’deki ‘yığınlar’ değil. Yığınlara kıyasla parmakla gösterilecek kadar az sayıdaki bu insan grubunun kendi yaşama kültürlerini yansıtan değerleri, sorgulanması ve kabul görmemesi ihtimalini düşünmeksizin fütursuzca hatta hakarete varan bir dille aktarması cesaretinin ardında daha karmaşık bir temel aramalıyız gibi geliyor bana. Burada, ‘yeni dünya düzeni’, ‘batılılık’, ‘bilgi/teknoloji çağı’, ‘bireyselleşme’, ‘küreselleşme’ vb. olumlanan kavramlar ve ideolojiler altında ekonomik olanı siyasal ve kültürel olandan ayırmamız gerekliliğine sürekli vurgu yapan bir dizi ulusal/uluslararası kuruluşun düzenli ve artan biçimde meşrulaştırılmasına aracılık ettiği değerler bütününün hegemonik rolünden söz etmek gerekiyor. Bu rol, sürekli bir onay mekanizmasını gerekli kılıyor. Hegemonik etki, yok sayılan, unutturulmasına çalışılan değerlerin yerini yenilerinin alması ile gerçekleşiyor ve bu ancak yeni değerlerin meşruiyetinin sürekli olarak onaylanması ile mümkün hale geliyor. Mine Kırıkkanat örneği bence bu tablonun sadece küçücük bir parçası, bu yöndeki bir bombardımanın az tesirli bir örneği. Aslında bu örneğin ardında Türkiye’deki gelir düzeyi yüksek gerçek azınlığın yaşam biçimleri ile meşru kılınmaya çalışılan değer(sizlik)ler bütününün hegemonik niteliği ve onaylanması ihtiyacı var. Nitekim, bir dizi hakaretle anılan ve Türkiye’de (dünyadakine benzer şekilde) “yoksul”, “az gelirli”, “alt tabaka” vb. sıfatlarla ötekileştirilmeye çalışılan gerçek çoğunluğun solcu taraftarları bile, Kırıkkanat’ı hakaretleri nedeniyle kınadılar ancak ona fark ettiği ‘çirkin’ görüntüler konusunda hak vermekten de kendilerini alamadılar. Oysa, medyanın sürekli olarak görüntülerine yer verdiği barlar, gece alemleri, trilyonluk düğünler, zirvedeki tüketim örnekleri, çarpık ilişkiler vb.nin çirkinliklerinden dem vurmak kimsenin aklına gelmiyordu; bu ülkede bu tür görüntülerin mangal kültüründen veya donla denize giren insan görüntülerinden daha fazla rahatsızlık vereceği insanların da yaşıyor olabileceği de kimsenin aklına gelmemişti. Yaşamın pek çok alanında, tanımlı/verili birtakım davranış kodlarına, konuşma usullerine, giyinme biçimlerine, estetik algılamalara vb. teslim olmuş bu bireyler, kitlesel hale gelememiş, topluma yayılmamış bir yaşama biçiminin yeniden üreticisi konumundalar. İşte bu yeniden üretim süreci başta sözünü ettiğim hegemonik duruma can veren bir meşruiyet zemininin kaynağını oluşturuyor. Toplum, aslında içselleştirmediği ama mutlaka ‘benimsemiş’ gibi görünmesi gereken, meşruiyeti günden güne art(ırıl)an ve gerekliliği sorgulanamaz hale getirilen birtakım kavramlar ve değerler paravanının ardında kendi gerçekliğini ve çaresizliğini yaşamaya ve saklamaya mahkum bırakılmış durumda. Uluslararası ekonomik sistem içinde bir çoğunluk dünya ülkesi olmanın ‘sorumluluğu gereği’, bu ülkenin siyasal çehresi ve kültürel dokusu dönüş(türül)üyor.Oysa, toplumsal değerlerin dönüşümü o toplumun tarihsel gelişimine içkin bir konu ve ancak bu tarihsel gelişim içinde ele alındığında anlamlı ve adil yorumlara ulaşılabilir. Tarihsel süreç içinde kitlesel bir özelliğe bürünememiş dönüşüm girişimleri sonuçsuz ve/ya ‘özürlü’ kalmaya mahkum. Değerler, meşruiyet kanalları zorlanarak, yasal düzenlemelerle vb. kurumsallaştırmaya dönük yaptırımlarla değil ancak toplumun kendi içsel süreçleri ile inşa edilebilirler; bireyler yarattıkları değerlerin etkisi altındadırlar; onu yeniden dönüştürme yetisi/yetkisi de yine onlardadır. Aksi bir durum ‘beklenti düzeyinde bile olsa’ faşizan tutumları beraberinde getirir/getiriyor.
Jıneps
Jıneps
Subscribe to Posts [Atom]