Wednesday, September 28, 2005
Turkiye'nin Kara Kasina Kara Gozune Hasret Avrupa
1950 lerden bu gune Turkiye Cumhuriyeti hukumetlerinin devlet politikasi olan Avrupa'nin bir parcasi olmak zihniyeti ne Turkiye'ye nede Turkiye halklarina bir yarar saglamistir, saglayacaktir. Turkiye ekonomisi, zaten neo-liberal politikalar isiginda IMF ve Dunya Bankasinin her turlu yaptirimlarini bu gune kadar kabul etmis durumdadir. Cok uluslu sirketler ulkemizde -tabiki dunyanin baska ulkelerinde de oldugu gibi- istedikleri gibi ticaret yapabilmekte ve tasoranlar sayesinde ulkenin ucuz emek gucunu somurebildikleri kadar somurmektedirler. Bu gunki iktidar partiside gecmisteki iktidarlar gibi dunya kapitalistlerine hizmet etmekten daha farkli bir sey yapmamaktadirlar. Duzen icerisindeki politikacilar , Avrupa Birligini halkimiza satabilmek icin ellerinden geleni yapmaktadirlar, sanki Avrupa Birligi'nin bir sihirli deynegi varda biz uye olur olmaz butun dertlerimize bir anda care bulabilecegi inancini yaymaya calisiyorlar. Bu tamamen ters bir dusuncedir, oncelikle: Avrupa Birligi tamamen bir ekonomik birliktir, kulturel yanini bir kenara koymak gerekir. Salt ekonomik olmasida Avrupa kapitalistlerinin butun gelismeleri islerine gelebilecek sekilde duzenlemelerini gerektirir. Turkiye'ye bir bakalim. Iktidar partisi neo-liberal politikalari izleyen, ozellestirme yanlisi buyuk sermaye arkadasi bir iktidar. Kapilari sermayeder icin sonuna kadar acik. Ayrica Orta Doguda'ki savasin destekleyicisi bir iktidar. Tabiki Ingiltere gibi emperyalist, savas duskunu bir ulke, Turkiye' nin Avrupa Birligi'ne girebilmesi icin destegini gosterecektir. Ama Turkiye'den beklenenler nedir? Ingiltere Turkiye'nin kara kasina kara gozune hasretliginden Turkiye'yi desteklememektedir. Amac , zaten kullandiklari ucuz is gucumuzu daha da fazla ve yararli bir bicimde kullanmak ve Turkiye gibi buyuk bir ordusu olan ulkeyi Avrupa saflarina alip-zaten pratik olarak orada-daha fazla yaptirim gucune sahip olmaktir. Bunun yaninda sunuda soylemek gerekirki, yukarida belirttigim iki onemli unsur , Avrupa Birligi uyeligi konusunun yalnizca kucuk bir parcasidir, daha dogrusu olay biraz daha karmasiktir. Fakat burada konuyu basitlestirmek acisindan yalnizca bu iki onemli unsura deginilmistir. Ayrica, Avrupa Birligi her firsatta Turkiye'deki insan haklarindan bahsetmektedir, ve bizim bazi aydinlarimizda eger AB ye girersek ulkemize insan haklari gelecektir yanilgisindadirlar. Buda bir baska yanlis, eger biz halk olarak insan haklarini kendi cabalarimizla, sivil toplum orgutlerimizin gucleriyle kazanamiyorsak, ithal edilen insan haklari bizlere hic bir sekilde yarar saglamaz. Zaten bu haklar yalnizca kagit uzerinde kalan kurumus murekkepler olacaktirlar. O kadar uzaga gitmemek gerekir, terorle mucadele adi altinda Ingiltere, ki Avrupa'nin sozde en liberal ulkesi,onune geleni tutuklamaya hatta sokak ortasinda infaz etmeye baslamistir. Insan haklarini kendi ulkesinde cigneyen bu neo-liberal savas duskunleri Turkiye'ye insan haklari ve demokrasi ihrac etseler ne olurki. Turkiye halklari icin en onemli sey, birlikte hareket edip yeni bir siyasal olusum icerisinde hem kapitalizme hemde emperyalizme karsi insan haklarini savunun barisci bir dunya icin mucadele vermektir.
Ses Online daki bir haber icin gonderilen bir yorumdur
Sores
Ses Online daki bir haber icin gonderilen bir yorumdur
Sores
Thursday, September 15, 2005
GRAFİK TASARIM AÇISINDAN 82. KURULUŞ YILDÖNÜMÜNDE CHP AMBLEMİ
Bir sembolün, değere ulaşabilmesi için öncelikle bir değere işaret ediyor olması şart. Bu değer ayrıca bir söylemi ifade edebilmeli, temelinde bütünlüğü olan bir düşünceyi barındırmalıdır. Ancak böyle bir altyapısı olan bir sembol anlamlı hale gelir. Bir bütünlük içeren ve etrafında savunucuları olan hemen her fikrin de bunu kestirmeden deklare eden bir sembolü vardır. Bu açıdan bakıldığında sembollerin kendisini oluşturacak bir fikre, fikirlerin de kendilerini en kısa ve öz biçimde başkalarına iletecek bir sembole ihtiyacı vardır.
Sembollerin ifade ettiğini çoğu zaman başka şeylerle ifade etmek güçtür. Söze döküldüğünde saatlerce konuşulacak, yazıya döküldüğünde kitaplar dolduracak anlamlar genellikle bir sembolle dile getirilebilir. Ayrıca bu türden bir sembol, sembolün ifade ettiği düşüncenin etrafında toplanan insanların mücadeleleriyle giderek güçlenir. Uğrunda ölünebilecek bir değer haline gelir. Her ülke için bayrak böyledir mesela. Sonra Nazilerin gamalı haçı, komünistlerin orak çekici, anarşistlerin daire içindeki A’sı, futbol kulüplerinin renkleri (Beşiktaş’ın kara kartalı, Galatasaray’ın aslanı, Fenerbahçe’nin kanaryası) ilk akla gelenlerdir ve örnekleri rahatlıkla çoğaltılabilir.
Doğal olarak ve taşıdığı daha başka işlevsel özelliklerinden dolayı semboller siyasi partiler için de vazgeçilmez. Bu açıdan bakıldığında ihtiyaçlarını karşılamak için bir ambleme sahip olsalar bile Türkiye’deki bir çok siyasi parti amblem konusunda şanslı değildir. Örneğin Turgut Özal’ın Anavatan Partisi için hazırlattığı petek dokulu arı kanatlı Türkiye haritalı amblem çok başarılı bir çalışma değildir. Teknik açıdan eksiği olmasa bile, sembol üretebilecek bir düşünsel altyapısı olmadığı için Anavatan Partisi (üstüste bir kaç iktidara geldiği halde) kendisini daha ileriye taşıyacak, insanları daima çevresinde tutabilecek bir sembole sahip olamamıştır. Çok bilinen bir diğer örnek MHP’nin üç hilalli amblemidir. Üç hilal hem MHP’nin yandaşları açısından, hem de muhalifler açısından son derece güçlü bir semboldür. Fakat en sağlam ülkücünün bile üç hilalin temelde hangi anlama geldiği hakkında bir fikir sahibi olduğunu sanmıyorum.
İşte bu iki örneğin karşısında CHP ve altı oklu amblemi çok özgün bir örnek olarak duruyor. CHP, 9 Eylül 1923’te bizzat Atatürk tarafından kuruldu. 1927 yılına kadar dört tane oku vardı. Cumhuriyetçilik, halkçılık, milliyetçilik ve laiklik. O tarihte Chp’nin bir amblemi var mıydı? Bu ilkeler yine oklarla mı belirtiliyordu bilmiyorum. 1935 yılında bu ilkelere devletçilik ve devrimcilik eklendi. İlkeler ve dolayısıyla altı ok tamamlanmış oldu.
***
CHP amblemini oluşturan altı ok biçimsel olarak aynı merkezden çıkar. Ve hepsinin yönü de doğal olarak ileriye ve geleceğe doğru gitmektedir. Bununla birlikte oklar belli açıyla dizilmiştir ki, bu diziliş, okların güneş ışınlarını, yani aydınlığı ifade etmek için tercih edilmiş olabilir. Bu özellik de amblemin olumlu yanlarından biridir. Kaldı ki buraya kadar CHP ambleminin; Atatürk tarafından kurulan bir partinin, Atatürk’ün ortaya koyduğu ve savunduğu bütün değerleri anlamlı kılan bir sembol olması gayet doğaldır.
Buraya kadar herşey normal seyrinde görünüyor. Fakat, bugünlerde 82. Kuruluş yıldönümünü kutlayan CHP’nin altı okunun bir tek hedefe doğru yönelmemiş olması ciddi bir karmaşıklığa neden oluyor. Altı okun herbirinin farklı yönlere ilerleyişi adeta CHP’nin sürekli iç muhalefetle, olağanüstü kongrelerle boğuşmasının nedenlerinin aranabileceği bir ipucu olabilir. Hedefin tek olmayışı zaman zaman bu oklardan birinin ilke olarak ön plana çıkmasına, diğerlerinden baskın çıkmasına da neden oluyor.
Dünya ölçeğinde yaşanan değişimlere göre zaman zaman ayarlama yapmak da gerekiyor. Çünkü, devlet, millet, devrim, cumhuriyet ve demokrasi gibi kavramlara sürekli eklenen ve yenilenen yaklaşımlar sözkonusu. Yeni yaklaşımlara ayak uydurma konusunda gösterilen direnç CHP’nin çağın gerisinde kaldığı düşünceleri ve tavırları doğuruyor. Öte yandan gelişmeler karşısındaki konumu nedeniyle CHP’yi belirleyen ilkeler arasında ciddi çatışmalar ve tutarsızlıklar meydana geldiği de ortada. Yoksa ne olacak bu CHP’nin sonu tartışmaları bir yerde son bulabilirdi. Ya da biteviye toplanan olağanüstü kurultaylardan memleketi bir yana bırakalım, kendilerine yarayacak bir sonuç alınabilirdi.
mim.
Sembollerin ifade ettiğini çoğu zaman başka şeylerle ifade etmek güçtür. Söze döküldüğünde saatlerce konuşulacak, yazıya döküldüğünde kitaplar dolduracak anlamlar genellikle bir sembolle dile getirilebilir. Ayrıca bu türden bir sembol, sembolün ifade ettiği düşüncenin etrafında toplanan insanların mücadeleleriyle giderek güçlenir. Uğrunda ölünebilecek bir değer haline gelir. Her ülke için bayrak böyledir mesela. Sonra Nazilerin gamalı haçı, komünistlerin orak çekici, anarşistlerin daire içindeki A’sı, futbol kulüplerinin renkleri (Beşiktaş’ın kara kartalı, Galatasaray’ın aslanı, Fenerbahçe’nin kanaryası) ilk akla gelenlerdir ve örnekleri rahatlıkla çoğaltılabilir.
Doğal olarak ve taşıdığı daha başka işlevsel özelliklerinden dolayı semboller siyasi partiler için de vazgeçilmez. Bu açıdan bakıldığında ihtiyaçlarını karşılamak için bir ambleme sahip olsalar bile Türkiye’deki bir çok siyasi parti amblem konusunda şanslı değildir. Örneğin Turgut Özal’ın Anavatan Partisi için hazırlattığı petek dokulu arı kanatlı Türkiye haritalı amblem çok başarılı bir çalışma değildir. Teknik açıdan eksiği olmasa bile, sembol üretebilecek bir düşünsel altyapısı olmadığı için Anavatan Partisi (üstüste bir kaç iktidara geldiği halde) kendisini daha ileriye taşıyacak, insanları daima çevresinde tutabilecek bir sembole sahip olamamıştır. Çok bilinen bir diğer örnek MHP’nin üç hilalli amblemidir. Üç hilal hem MHP’nin yandaşları açısından, hem de muhalifler açısından son derece güçlü bir semboldür. Fakat en sağlam ülkücünün bile üç hilalin temelde hangi anlama geldiği hakkında bir fikir sahibi olduğunu sanmıyorum.
İşte bu iki örneğin karşısında CHP ve altı oklu amblemi çok özgün bir örnek olarak duruyor. CHP, 9 Eylül 1923’te bizzat Atatürk tarafından kuruldu. 1927 yılına kadar dört tane oku vardı. Cumhuriyetçilik, halkçılık, milliyetçilik ve laiklik. O tarihte Chp’nin bir amblemi var mıydı? Bu ilkeler yine oklarla mı belirtiliyordu bilmiyorum. 1935 yılında bu ilkelere devletçilik ve devrimcilik eklendi. İlkeler ve dolayısıyla altı ok tamamlanmış oldu.
***
CHP amblemini oluşturan altı ok biçimsel olarak aynı merkezden çıkar. Ve hepsinin yönü de doğal olarak ileriye ve geleceğe doğru gitmektedir. Bununla birlikte oklar belli açıyla dizilmiştir ki, bu diziliş, okların güneş ışınlarını, yani aydınlığı ifade etmek için tercih edilmiş olabilir. Bu özellik de amblemin olumlu yanlarından biridir. Kaldı ki buraya kadar CHP ambleminin; Atatürk tarafından kurulan bir partinin, Atatürk’ün ortaya koyduğu ve savunduğu bütün değerleri anlamlı kılan bir sembol olması gayet doğaldır.
Buraya kadar herşey normal seyrinde görünüyor. Fakat, bugünlerde 82. Kuruluş yıldönümünü kutlayan CHP’nin altı okunun bir tek hedefe doğru yönelmemiş olması ciddi bir karmaşıklığa neden oluyor. Altı okun herbirinin farklı yönlere ilerleyişi adeta CHP’nin sürekli iç muhalefetle, olağanüstü kongrelerle boğuşmasının nedenlerinin aranabileceği bir ipucu olabilir. Hedefin tek olmayışı zaman zaman bu oklardan birinin ilke olarak ön plana çıkmasına, diğerlerinden baskın çıkmasına da neden oluyor.
Dünya ölçeğinde yaşanan değişimlere göre zaman zaman ayarlama yapmak da gerekiyor. Çünkü, devlet, millet, devrim, cumhuriyet ve demokrasi gibi kavramlara sürekli eklenen ve yenilenen yaklaşımlar sözkonusu. Yeni yaklaşımlara ayak uydurma konusunda gösterilen direnç CHP’nin çağın gerisinde kaldığı düşünceleri ve tavırları doğuruyor. Öte yandan gelişmeler karşısındaki konumu nedeniyle CHP’yi belirleyen ilkeler arasında ciddi çatışmalar ve tutarsızlıklar meydana geldiği de ortada. Yoksa ne olacak bu CHP’nin sonu tartışmaları bir yerde son bulabilirdi. Ya da biteviye toplanan olağanüstü kurultaylardan memleketi bir yana bırakalım, kendilerine yarayacak bir sonuç alınabilirdi.
mim.
Sunday, September 11, 2005
BUGÜN 11 EYLÜL, AMERİKAYA YENİ TERÖRİSTLER LAZIM
Unuttuğumuz Bazı Şeyler
Terör sorununu, ABD çok önemsediği ve bizzat tüm dünyada terör estirdiği için halen dünyanın bir numaralı gündemi. Doğu bloku tamamen çöktükten sonra, sosyalist blokun lideri Rusya’nın, G8’de eski düşmanlarıyla aynı masaya oturmasıyla bozulan küresel dengeyi sağlamak gerekiyordu. Bu nedenle ABD dış siyaseti muhatapsızlık yüzünden çapulcuları karşısına almak zorunda kaldı. Hatta kuvvetle muhtemel ki, dünyayı kurtarılabilecek durumda tutmak için düşmanlarını kendi elleriyle yarattı.
Gerçekte varolduğu bile belli olmayan bir adamı ve onun örgütünü bahane ederek şimdiden iki ülkeyi fiilen işgal etmiş durumda. Öncelikle Afganistan’ın işgaline neden olan Üsame Bin Ladin sayesinde ABD çeşitli açılardan (en azından Çin’e doğrudan müdahale edebileceği bir mesafede) konuşlanmayı meşrulaştırdı. Aynı gerekçeyle Orta Asyadaki diğer ülkelerde kurulan üsler ise dostça bir işgal olmanın ötesinde anlam taşımıyor.
Afganistan dünya medyasının gözlerinden hayli uzaklarda bugünlerde. Oradan ses, soluk çıkmıyor. Dolayısıyla varsa bile dünya kamuoyu herhangi bir feryat figan duymuyor oralardan. Hiçbirşey duymadığımız için bölgede herşeyin güllük gülistanlık olduğunu varsayıyoruz. Ebu Garib cezaevine benzer cezaevleri varmı yokmu bilmiyoruz sözgelimi. Guatanamo hapisanesinde yaşanan açlık grevi hangi uygulamalara itiraz olarak gerçekleşiyor bunu da bilmiyoruz.
Tekrar hatırlayacak olursak, Irak işgalinin üç önemli nedeni vardı. İlki Saddam’ın El-Kaide örgütüyle ilişkisiydi. İkincisi Irak’ın sahip olduğu kimyasal silahlardı. Üçüncüsü de Saddam’ın zalim yönetiminden Irak Halkını kurtarıp demokrasi hediye etmekti. Neredeyse işgalin ilk günlerinde Irak yönetiminin El-Kaideyle ilişkisinin ve bulunduğu iddia edilen kimyasal silahların tamamen yalan olduğu ortaya çıktı. Ne kadar direnseler de Bush ve Blair bu yalanı itiraf etmek zorunda kaldılar.
Sıra en son yalan da. Irak’a demokrasi gelince ABD’nin askerlerini çekeceği yalanı. Bush, Irak işgaline sırtını yaslayarak ikinci dönem başkanlığına seçilmeyi başardı. Dünyanın en önemli seçimini kanlı yalanlarıyla yeniden kazandı. G8 zirvesi sırasında Londra’da meydana gelen patlamalarsa ABD ve müttefiklerine soluk aldırmakla kalmadı. Yığınların desteğini ve güvenini tazelediler böylelikle. Yaşanan terör olaylarının bir şekilde ABD’nin ekmeğine yağ sürdüğünü bir kez daha görmüş olduk.
Orda bir ABD var Uzakta
Amerika çok uzak bir coğrafya. Belki bu yüzden dünyanın geri kalanında yaşayan insanlar için ya bir hayal, ya da bir kabus. Ama ABD vatandaşları kesinlikle rüyada yaşıyorlar. Amerikan Rüyasında. Bu rüyada yaşanan savaşlar onların canını yakmıyor. Evini yıkmıyor. Onurunu çiğnemiyor. Namusunu kirletmiyor. Malına mülküne dokunmuyor. İşkence görmüyorlar. Ölmüyorlar. Evlat acısı yaşayan bir kaç ana babanın feryatlarını da duymuyorlar. Çünkü eninde sonunda ateş düştüğü yeri yakıyor. Tıpkı Irakt’ta olduğu gibi...
Dünyanın geri kalanından bu kadar uzakta yaşadıkları için savaşın ne anlama geldiğine dair Amerikan kamuyonunun hiçbir fikri yok. Herhangi bir fikre sahip olmadıklarından empati kuramıyorlar. Yazık ki belki sırf bu yüzden yönetenlerin çektiği yuların güdümünden çıkamıyorlar. Haritadaki yerlerini bilmedikleri ülkelere çocuklarını asker olarak gönderiyorlar. O askerleri beslemek ve silahla donatmak için vergi ödüyorlar. Tüm bunları savaşa değil, teröre karşı korunmak için yapıyorlar. Daha insancıl bir kısım Amerikan vatandaşı, oralara da bizim medeniyetimiz, demokrasimiz, insani haklarımız yerleşecek, oradaki insanlar daha iyi yaşayacak diyerek, buna inanarak ABD yönetiminin zulmüne ortak oluyor.
Bir de Amerikan ırkçılığı var ki daha büyük bir beyinsizlik örneği, daha aptalca bir zalimlik düşünmek zor. Onlar işgal edilen ülkelerin insanlarına, kadınlarına, çocuklarına yapılanları reva görüyorlar. Haklı olduklarını iddia ediyorlar. Hitler yaşasaydı hayretten parmaklarını ısırırdı bu tutuma karşı.
Afganistan’ın işgali ABD’nin ekonomi politikalarından kaynaklanmıştı. Fakat Irak işgali daha çok ortadoğunun dinsel öneminden kaynaklanıyor. Mesele asla petrol olamaz. Bu çok dar bir bakışı gerektirir. Çünkü Kuveyt ve Suudi Arabistan sadık birer müttefik olarak herşeyini vermeye hazır beklerken petrol makul ve mantıklı bir gerekçe gibi görünmüyor. Belki İsrail’in su ihtiyacı ve diğer siyasal menfaatleri işin içindedir. Bu da Amerikan dış siyasetini belirleyen yeni muhafazakarların dini inanışlarıyla örtüşüyor. Bir taşla iki kuş vurmak diye buna denir.
Doğa Terörüne Bush Nasıl Karşılık Verecek
Çevre sorunları karşısında takındığı haşin ve cüretli tavır Amerika’nın en belirgin özelliklerinden biriydi son zamanlarda. Dünya’nın geleceğini doğrudan ilgilendiren kararlara karşı tutumunu inatla sürdürüyordu Amerikan yönetimi.
Amerika başta olmak üzere teknoloji üreten dünya devlerinin doğaya yönelik terörüne, dur diyen çevrecilerden başka doğa adına konuşan yoktu. Onlar da sözlerini dinletebilecek güce sahip olmadıklarından dikkate alınmadıkları ortada.
Geleceği belli olan, daha gelmeden önce şiddeti tahmin edilen ve buna göre adı konulan Katrina Kasırgası ve yolaçtığı felaket, tüm dünya kamouoyunda değişik tepkilerle karşılandı. Neredeyse Afrika ülkeleriyle aynı yoksulluğu yaşayan Afganistan bile yüzbin dolar yardımda bulunabileceğini açıkladı. Irakt’ta yaşanan felaket karşısında kılını bile kıpırdatmayan Kuyveyt kesenin ağzını sonuna kadar açtı. Zevahiri başta olmak üzere Amerikan’nın özellikle müslüman halklara yaptığı eziyeti eleştiren insanlar bunu tanrının bir uyarısı ya da intikamı olarak değerlendirdiler.
Katrina Kasırgası bu açıdan bakıldığında; doğanın, Amerika (ve çevre konusunda amerikayla aynı safta yer alan ülkeler) tarafından maruz kaldığı teröre bir misillemesi olarak da değerlendirilebilir. Çünkü uzmanlar doğa olaylarındaki şiddetin çevre kirliliğine doğru orantılı olarak şiddetlendiği konusunda hemfikir durumdalar.
İnsanların kendi elleriyle yarattığı felaketlerde, yani savaşlarda olduğu gibi yine ateş düştüğü yeri yaktı. Olan Katrina’nın biçip geçtiği onbinlerce Amerikan vatandaşına oldu. Bush tüm dünyayı kurtarma adına giriştiği çabaların yüceliğinden ve kazandığını iddia ettiği başarılardan dem vurarak Amerikan iç siyasetini bugüne kadar getirmişti. Fakat Katrina karşısında düştüğü çaresizlik tam anlamıyla bir yıkıma dönüşmüş durumda. Felaketin yaşandığı bölgelerdeki insanların çoğunlukla Zenci olması olaya tamamen farklı bir boyut katıyor. Ama eninde sonunda sıradan Amerikan vatandaşları bu güne kadar maruz kaldıkları göz boyama operasyonlarından bir nebze olsun haberdar olup, gerçekleri sorgulamak için fırsat yakaladılar. Çuvallayan Bush yönetimi ise herhalde yeni ve kasırgayı unutturacak bir terör olayına 11 Eylülden daha çok ihtiyaç hissediyor olmalı bugünlerde.
mim.
Terör sorununu, ABD çok önemsediği ve bizzat tüm dünyada terör estirdiği için halen dünyanın bir numaralı gündemi. Doğu bloku tamamen çöktükten sonra, sosyalist blokun lideri Rusya’nın, G8’de eski düşmanlarıyla aynı masaya oturmasıyla bozulan küresel dengeyi sağlamak gerekiyordu. Bu nedenle ABD dış siyaseti muhatapsızlık yüzünden çapulcuları karşısına almak zorunda kaldı. Hatta kuvvetle muhtemel ki, dünyayı kurtarılabilecek durumda tutmak için düşmanlarını kendi elleriyle yarattı.
Gerçekte varolduğu bile belli olmayan bir adamı ve onun örgütünü bahane ederek şimdiden iki ülkeyi fiilen işgal etmiş durumda. Öncelikle Afganistan’ın işgaline neden olan Üsame Bin Ladin sayesinde ABD çeşitli açılardan (en azından Çin’e doğrudan müdahale edebileceği bir mesafede) konuşlanmayı meşrulaştırdı. Aynı gerekçeyle Orta Asyadaki diğer ülkelerde kurulan üsler ise dostça bir işgal olmanın ötesinde anlam taşımıyor.
Afganistan dünya medyasının gözlerinden hayli uzaklarda bugünlerde. Oradan ses, soluk çıkmıyor. Dolayısıyla varsa bile dünya kamuoyu herhangi bir feryat figan duymuyor oralardan. Hiçbirşey duymadığımız için bölgede herşeyin güllük gülistanlık olduğunu varsayıyoruz. Ebu Garib cezaevine benzer cezaevleri varmı yokmu bilmiyoruz sözgelimi. Guatanamo hapisanesinde yaşanan açlık grevi hangi uygulamalara itiraz olarak gerçekleşiyor bunu da bilmiyoruz.
Tekrar hatırlayacak olursak, Irak işgalinin üç önemli nedeni vardı. İlki Saddam’ın El-Kaide örgütüyle ilişkisiydi. İkincisi Irak’ın sahip olduğu kimyasal silahlardı. Üçüncüsü de Saddam’ın zalim yönetiminden Irak Halkını kurtarıp demokrasi hediye etmekti. Neredeyse işgalin ilk günlerinde Irak yönetiminin El-Kaideyle ilişkisinin ve bulunduğu iddia edilen kimyasal silahların tamamen yalan olduğu ortaya çıktı. Ne kadar direnseler de Bush ve Blair bu yalanı itiraf etmek zorunda kaldılar.
Sıra en son yalan da. Irak’a demokrasi gelince ABD’nin askerlerini çekeceği yalanı. Bush, Irak işgaline sırtını yaslayarak ikinci dönem başkanlığına seçilmeyi başardı. Dünyanın en önemli seçimini kanlı yalanlarıyla yeniden kazandı. G8 zirvesi sırasında Londra’da meydana gelen patlamalarsa ABD ve müttefiklerine soluk aldırmakla kalmadı. Yığınların desteğini ve güvenini tazelediler böylelikle. Yaşanan terör olaylarının bir şekilde ABD’nin ekmeğine yağ sürdüğünü bir kez daha görmüş olduk.
Orda bir ABD var Uzakta
Amerika çok uzak bir coğrafya. Belki bu yüzden dünyanın geri kalanında yaşayan insanlar için ya bir hayal, ya da bir kabus. Ama ABD vatandaşları kesinlikle rüyada yaşıyorlar. Amerikan Rüyasında. Bu rüyada yaşanan savaşlar onların canını yakmıyor. Evini yıkmıyor. Onurunu çiğnemiyor. Namusunu kirletmiyor. Malına mülküne dokunmuyor. İşkence görmüyorlar. Ölmüyorlar. Evlat acısı yaşayan bir kaç ana babanın feryatlarını da duymuyorlar. Çünkü eninde sonunda ateş düştüğü yeri yakıyor. Tıpkı Irakt’ta olduğu gibi...
Dünyanın geri kalanından bu kadar uzakta yaşadıkları için savaşın ne anlama geldiğine dair Amerikan kamuyonunun hiçbir fikri yok. Herhangi bir fikre sahip olmadıklarından empati kuramıyorlar. Yazık ki belki sırf bu yüzden yönetenlerin çektiği yuların güdümünden çıkamıyorlar. Haritadaki yerlerini bilmedikleri ülkelere çocuklarını asker olarak gönderiyorlar. O askerleri beslemek ve silahla donatmak için vergi ödüyorlar. Tüm bunları savaşa değil, teröre karşı korunmak için yapıyorlar. Daha insancıl bir kısım Amerikan vatandaşı, oralara da bizim medeniyetimiz, demokrasimiz, insani haklarımız yerleşecek, oradaki insanlar daha iyi yaşayacak diyerek, buna inanarak ABD yönetiminin zulmüne ortak oluyor.
Bir de Amerikan ırkçılığı var ki daha büyük bir beyinsizlik örneği, daha aptalca bir zalimlik düşünmek zor. Onlar işgal edilen ülkelerin insanlarına, kadınlarına, çocuklarına yapılanları reva görüyorlar. Haklı olduklarını iddia ediyorlar. Hitler yaşasaydı hayretten parmaklarını ısırırdı bu tutuma karşı.
Afganistan’ın işgali ABD’nin ekonomi politikalarından kaynaklanmıştı. Fakat Irak işgali daha çok ortadoğunun dinsel öneminden kaynaklanıyor. Mesele asla petrol olamaz. Bu çok dar bir bakışı gerektirir. Çünkü Kuveyt ve Suudi Arabistan sadık birer müttefik olarak herşeyini vermeye hazır beklerken petrol makul ve mantıklı bir gerekçe gibi görünmüyor. Belki İsrail’in su ihtiyacı ve diğer siyasal menfaatleri işin içindedir. Bu da Amerikan dış siyasetini belirleyen yeni muhafazakarların dini inanışlarıyla örtüşüyor. Bir taşla iki kuş vurmak diye buna denir.
Doğa Terörüne Bush Nasıl Karşılık Verecek
Çevre sorunları karşısında takındığı haşin ve cüretli tavır Amerika’nın en belirgin özelliklerinden biriydi son zamanlarda. Dünya’nın geleceğini doğrudan ilgilendiren kararlara karşı tutumunu inatla sürdürüyordu Amerikan yönetimi.
Amerika başta olmak üzere teknoloji üreten dünya devlerinin doğaya yönelik terörüne, dur diyen çevrecilerden başka doğa adına konuşan yoktu. Onlar da sözlerini dinletebilecek güce sahip olmadıklarından dikkate alınmadıkları ortada.
Geleceği belli olan, daha gelmeden önce şiddeti tahmin edilen ve buna göre adı konulan Katrina Kasırgası ve yolaçtığı felaket, tüm dünya kamouoyunda değişik tepkilerle karşılandı. Neredeyse Afrika ülkeleriyle aynı yoksulluğu yaşayan Afganistan bile yüzbin dolar yardımda bulunabileceğini açıkladı. Irakt’ta yaşanan felaket karşısında kılını bile kıpırdatmayan Kuyveyt kesenin ağzını sonuna kadar açtı. Zevahiri başta olmak üzere Amerikan’nın özellikle müslüman halklara yaptığı eziyeti eleştiren insanlar bunu tanrının bir uyarısı ya da intikamı olarak değerlendirdiler.
Katrina Kasırgası bu açıdan bakıldığında; doğanın, Amerika (ve çevre konusunda amerikayla aynı safta yer alan ülkeler) tarafından maruz kaldığı teröre bir misillemesi olarak da değerlendirilebilir. Çünkü uzmanlar doğa olaylarındaki şiddetin çevre kirliliğine doğru orantılı olarak şiddetlendiği konusunda hemfikir durumdalar.
İnsanların kendi elleriyle yarattığı felaketlerde, yani savaşlarda olduğu gibi yine ateş düştüğü yeri yaktı. Olan Katrina’nın biçip geçtiği onbinlerce Amerikan vatandaşına oldu. Bush tüm dünyayı kurtarma adına giriştiği çabaların yüceliğinden ve kazandığını iddia ettiği başarılardan dem vurarak Amerikan iç siyasetini bugüne kadar getirmişti. Fakat Katrina karşısında düştüğü çaresizlik tam anlamıyla bir yıkıma dönüşmüş durumda. Felaketin yaşandığı bölgelerdeki insanların çoğunlukla Zenci olması olaya tamamen farklı bir boyut katıyor. Ama eninde sonunda sıradan Amerikan vatandaşları bu güne kadar maruz kaldıkları göz boyama operasyonlarından bir nebze olsun haberdar olup, gerçekleri sorgulamak için fırsat yakaladılar. Çuvallayan Bush yönetimi ise herhalde yeni ve kasırgayı unutturacak bir terör olayına 11 Eylülden daha çok ihtiyaç hissediyor olmalı bugünlerde.
mim.
Thursday, September 08, 2005
G8 in Arkasinda Yatan Gercekler
Dunya liderleri, Birlesmis Milletler tarafindan her kusagin nadir gorecegi ve radikal kararlarin alinabilecegi toplanti olarak nitelendirdigi New York'ta yapilacak olan Milenyum Toplantisina hazirlaniyorlar. Ki bu toplantinin taslak raporu Gleneagles'ta alinan kararlardan cok daha radikal degil, aslinda bir kopyesi olarakta kabul edilebilir. Isin aslina bakilirsa, New York zirvesi basarisizliklar zincirine eklenecek bir baska toplanti olacak.
G8 in zengin ulkeleri yardima muhtac olan ulkkelere yapilacak yardim miktarini 2010 yili itibari ile 48 Milyar Dolara cikarmaya karar verdi. Britanya'nin basbakani Tony Blair(ki kendisi Avrupa Birligi'nin ve G8'in donem baskanligini devralmistir), kendi parlementolarinda yaptigi bir aciklamada "en cok borc icinde olan ulkelerin, cok uluslu orgutlerden aldiklari borclarinin %100 unun iptaline karar verildi" diyerekten Gleneagles'in basarisini dile getirdi. Ayni zamanda da yardimlarin hic bir kistaya tabi olmadan verilecegi garantisini verdi. Bunlarin hepside iddaali aciklamalardi ve zaman gosteriyorki, hepside asilsiz aciklamalardi.
Ilk olarak Tony Blair'in maliye bakani Gordon Brown'in bir aciklamasina bakalim. Bu aciklama hazine bakanliginin genel kurulunda yapilan bir aciklama," kararlastirilan yardim artirimi eski borclarin silinmesi icin ayrilan tutarida icine alacaktir". Yani silinen borclarin tutari yardim olarak kabul edilecektir. Ornegin Ruanda'nin "yardimi"silinen borclarindan oteye gidemeyecektir. Fransa'nin yardiminin ucte biri sildigi borclardir. Kisacasi sozde yardim adi altinda yapilan bu kararlar bir defter kitap duzeltmesinden baska birseye benzememektedir. Ve gercek borc indirimi ile ilgili Tony Blair'in yaptigi aciklamalar bu detaylari icermemektedir.
%100 borclarin silinmesi kararida gerceklikten cok uzaktadir ve yalnizca 18 ulkeyi kapsayan bir karar niteligindedir ki buda 1 milyar dolarlik bir tutarla sinirlidir (Amerika ve Britanya'nin Irak'taki savasa yapmis oldugu harcama goz onunde tutulursa bunun findik kabugunu bile doldurmayacak cuzzede bir meblag oldugu acikca gorulebilir).
Birlesmis Milletlere gore, borclarinin hepsinin topyekun silinmesi gereken 68 ulke bu yeni alinan kararlar isiginda su an odediklerinden 10 kere daha fazla borc odemekle karsi karsiya kalmis durumdadirlar. Ayrica Dunya Banka'sindan sizan yeni bilgilere gore G8 in kararlastirdigi ve 18 ulkeyi icerisine alan yeni yardim programi yalnizca 3 yillik bir sure icin yururlukte kalacaktir, yani uzun vadeli bir karar degildir.
Ayrica yardimi yapan ulkeler verilen yardimin finans islerini tam olarak kontrol etmezlerse yardim vaadinde bulunulan ulkeler bu yardimdan faydalanamayacaklardir. Bunun yaninda anlasma, Dunya Bankasindan, IMF den ve Afrika Kalkinma Banka'sindan yardim almis ulkeleri kapsamaktadir, ki borclu ulkelerin cogu baska kaynaklardan yardim almis durumdadirlar, yani burada bir ayirimcilik soz konusudur. Buda Afrika Ulkelerinin tum borclarinin kaldirilmasi cagrisinda bulunan Afrika Birligi'ninde basini agritmaktadir.
Daha onceleri yardim yapan ulkeler, borclar silinirse magdur durumda olan ulkelerde egitime ve sagliga daha fazla butce ayirilanilecegi konusunda olumlu aciklamalarda bulunup bu ulkelerin insanlarina bir nebze olsun umut vermislerdi. Ama anlasma sartlarina bakarsak bunun imkansiz olacagi gorunuyor soyleki: karar acik acik borcu silinecek ulkelerin ayni orandada yardimlarinin kesilecegini belirtmektedir. Ornegin, Senegal'in 100 milyar dolarlik borcu silinirse, dunya Bankasin'dan aldigi 100 milyar dolarlik yardimda kesilecek, yani ayni tas ayni hamam. Bunun yaninda bu kesilen yardim diger ulkelere faiz karsiliginda "yardim" olarak verilecektir, ustune ustelik bu yardimlar ve kesintiler eger IMF ve Dunya Bankasi'nin uygulamis oldugu ekonomik yaptirimlari kabul ederlerse yururluge konulacaktir. Anlayacaginiz ozellestirme ve ekonomik yaptirimlardir.
Yukarida Tony Blair ve onun vermis oldugu sozlerden bahsetmistim, bir de onun Uluslararsi Gelisme Bakani Hilary Benn'nin soylediklerine bakalim. Hilary Benn 19 Temmuz 2005 de Parlementoda yaptigi aciklamada, Dunya Bankasi'nin yaptigi yardimlarin yarisinda cogunun ozellestirme kosuluna bagli olarak yapildigini ifade etmistir. Bir baska arastirmada EVRADOL tarafindan yapilmis ve Dunya Bankasi'nin yaptigi yardimlardan belli kosullar dayatili olarak yapilanlarinin her gecen gun dahada arttigini gostermistir. Ornegin; Benin 130 farkli kosulu yerine getirecekki bu yardimi alamaya aday olabilsin, ki bir onceki analsmaya gore bu kosullar yalnizca 58 maddeyi icermekteydi. Ayrica gene bu zirvede alinan kararlardan birisi en cok ihtiyaci olan 13 ulkeye Dunya Bankasi tarafindan yapilacak yardim, bu ulkelerin ozellestirmeyi tesvik etmelerine baglidir ki bunlardan iki tanesi zaten IMF ve Dunya Bankasi tarafindan cok hizli bir ozellestirme programi altina sokulmustur. Kaldiki Tony Blair G8 zirvesinde ozellestirmenin yardim almak icin kosul olmadigini ileri surmustur. Gelin karari siz verin.
Yakinlarda basina sizan bir baska habere gorede zengin ulkelerin IMF temsilcileri, yardim verilebilmesi icin gerekli olan kosullarin dahada agirlastirilmasi konusunda calismalar yaptiklarini aciga cikarmistir. Bu temsilcilerin New York'taki toplantidan sonra yapilacak IMF'nin yillik ologan genel kurulu toplantisinda yapmak istedikleri degisiklikleri tartisacaklari simdiden bellidir. Britanya hukumeti bu kosullara karsi cikmakla birlikte, genel olarakta anlasmayi desteklemektedirler. Yani bu ne perhiz bu ne lahana tursusu dedirtecek turden bir anlayis.
Tabiki bu uygulama Tony Blair ve Gordon Brown'nin sozde destekledigi "gelisen ulkeler kendi politikalarini uretmekte ozgurdurler" ifadesini yerle bir etmektedir. Fakat ayni zamanda G8 ulkelerinin "gelisen ulkelerin kendi politikalarini belirlemeleri ve kendi gelisme kosullarina gore hareket etmelerini" destekledikleri dogrudur. Fakat kimin kosullari altinda bu gerceklesecektir, o da G8 tarafindan belirlenmektedir. Soyle ifade edilmistirki: Afrika ulkeleri daha guclu yatirim kosullari uretmelidirler ve kuresel ekonomiye daha kolay adapte olmalidirlar. Bunun anlamida "serbest piyasa ekonomisinin" tesvikinden daha fazlasi degildir. Yani ozellestirme, cok uluslu sirketlerin yaptirimlari, isci sinifinin dahada somurulmesi, sanayilesmis ulkeler icin ucuz isci gucu vs. dir. Bu kosullari kabul edenler yardim alamaya daha fazla hak kazanacaklardir.
Bir baska deyisle, yoksul ulkeler zengin ulkelerin kendilerine soylediklerini yapmakta ozgurdurler. Ama bunu karsisinda odenecek fiyat cok buyuk gorunmektedir. Hristiyan Yardim (Christian Aid)orgutune gore Afrika neo-liberal politikalara vermis oldugu odunlerden dolayi ve bunun sonucunda Dunya Bankasi'ndan aldigi kredilerin sonucunda son 20 yilda 272 milyar dolar kayiba ugramistir. Milenyum toplantisinin hazirlik calismalari bu bahsettiklerimden hic birisini goz onunde tutmamakta ve kosullu yardimlarin tamamiyle tavsiyesini iceren hic bir maddeden bahsetmemektedir.
Afrikanin yoksulluguna care yardimlardan degil, somurunun ortadan kalkmasindan gecer. Ki bu tum dunyadaki somurulenlerin ve yoksullarin tek cozum yoludur. Buna ragmen, yinede onumuzdeki gunlerde hem G8 ulkelerine hemde New York zirvesine katilacaklara baski yapmayida unutmamaliyiz. Cunki ancak sesimizi yukselterekten kendi saflarimiza insanlari cekebiliriz. Solun yapmasi gereken ayrimciliga degil birlesmeye ve ayni saflardaki kisileri tek bir guc halinde toplamaya yonelik olamidir. Kisaca dunyanin heryeninden bunu yapmamiz mumkundur yeterki inancimiz ve azmimiz olsun.
Bu yazi the Guardian Gazetesinden alinan bilgiler isiginda Sores Hewal tarafindan yazilmistir
G8 in zengin ulkeleri yardima muhtac olan ulkkelere yapilacak yardim miktarini 2010 yili itibari ile 48 Milyar Dolara cikarmaya karar verdi. Britanya'nin basbakani Tony Blair(ki kendisi Avrupa Birligi'nin ve G8'in donem baskanligini devralmistir), kendi parlementolarinda yaptigi bir aciklamada "en cok borc icinde olan ulkelerin, cok uluslu orgutlerden aldiklari borclarinin %100 unun iptaline karar verildi" diyerekten Gleneagles'in basarisini dile getirdi. Ayni zamanda da yardimlarin hic bir kistaya tabi olmadan verilecegi garantisini verdi. Bunlarin hepside iddaali aciklamalardi ve zaman gosteriyorki, hepside asilsiz aciklamalardi.
Ilk olarak Tony Blair'in maliye bakani Gordon Brown'in bir aciklamasina bakalim. Bu aciklama hazine bakanliginin genel kurulunda yapilan bir aciklama," kararlastirilan yardim artirimi eski borclarin silinmesi icin ayrilan tutarida icine alacaktir". Yani silinen borclarin tutari yardim olarak kabul edilecektir. Ornegin Ruanda'nin "yardimi"silinen borclarindan oteye gidemeyecektir. Fransa'nin yardiminin ucte biri sildigi borclardir. Kisacasi sozde yardim adi altinda yapilan bu kararlar bir defter kitap duzeltmesinden baska birseye benzememektedir. Ve gercek borc indirimi ile ilgili Tony Blair'in yaptigi aciklamalar bu detaylari icermemektedir.
%100 borclarin silinmesi kararida gerceklikten cok uzaktadir ve yalnizca 18 ulkeyi kapsayan bir karar niteligindedir ki buda 1 milyar dolarlik bir tutarla sinirlidir (Amerika ve Britanya'nin Irak'taki savasa yapmis oldugu harcama goz onunde tutulursa bunun findik kabugunu bile doldurmayacak cuzzede bir meblag oldugu acikca gorulebilir).
Birlesmis Milletlere gore, borclarinin hepsinin topyekun silinmesi gereken 68 ulke bu yeni alinan kararlar isiginda su an odediklerinden 10 kere daha fazla borc odemekle karsi karsiya kalmis durumdadirlar. Ayrica Dunya Banka'sindan sizan yeni bilgilere gore G8 in kararlastirdigi ve 18 ulkeyi icerisine alan yeni yardim programi yalnizca 3 yillik bir sure icin yururlukte kalacaktir, yani uzun vadeli bir karar degildir.
Ayrica yardimi yapan ulkeler verilen yardimin finans islerini tam olarak kontrol etmezlerse yardim vaadinde bulunulan ulkeler bu yardimdan faydalanamayacaklardir. Bunun yaninda anlasma, Dunya Bankasindan, IMF den ve Afrika Kalkinma Banka'sindan yardim almis ulkeleri kapsamaktadir, ki borclu ulkelerin cogu baska kaynaklardan yardim almis durumdadirlar, yani burada bir ayirimcilik soz konusudur. Buda Afrika Ulkelerinin tum borclarinin kaldirilmasi cagrisinda bulunan Afrika Birligi'ninde basini agritmaktadir.
Daha onceleri yardim yapan ulkeler, borclar silinirse magdur durumda olan ulkelerde egitime ve sagliga daha fazla butce ayirilanilecegi konusunda olumlu aciklamalarda bulunup bu ulkelerin insanlarina bir nebze olsun umut vermislerdi. Ama anlasma sartlarina bakarsak bunun imkansiz olacagi gorunuyor soyleki: karar acik acik borcu silinecek ulkelerin ayni orandada yardimlarinin kesilecegini belirtmektedir. Ornegin, Senegal'in 100 milyar dolarlik borcu silinirse, dunya Bankasin'dan aldigi 100 milyar dolarlik yardimda kesilecek, yani ayni tas ayni hamam. Bunun yaninda bu kesilen yardim diger ulkelere faiz karsiliginda "yardim" olarak verilecektir, ustune ustelik bu yardimlar ve kesintiler eger IMF ve Dunya Bankasi'nin uygulamis oldugu ekonomik yaptirimlari kabul ederlerse yururluge konulacaktir. Anlayacaginiz ozellestirme ve ekonomik yaptirimlardir.
Yukarida Tony Blair ve onun vermis oldugu sozlerden bahsetmistim, bir de onun Uluslararsi Gelisme Bakani Hilary Benn'nin soylediklerine bakalim. Hilary Benn 19 Temmuz 2005 de Parlementoda yaptigi aciklamada, Dunya Bankasi'nin yaptigi yardimlarin yarisinda cogunun ozellestirme kosuluna bagli olarak yapildigini ifade etmistir. Bir baska arastirmada EVRADOL tarafindan yapilmis ve Dunya Bankasi'nin yaptigi yardimlardan belli kosullar dayatili olarak yapilanlarinin her gecen gun dahada arttigini gostermistir. Ornegin; Benin 130 farkli kosulu yerine getirecekki bu yardimi alamaya aday olabilsin, ki bir onceki analsmaya gore bu kosullar yalnizca 58 maddeyi icermekteydi. Ayrica gene bu zirvede alinan kararlardan birisi en cok ihtiyaci olan 13 ulkeye Dunya Bankasi tarafindan yapilacak yardim, bu ulkelerin ozellestirmeyi tesvik etmelerine baglidir ki bunlardan iki tanesi zaten IMF ve Dunya Bankasi tarafindan cok hizli bir ozellestirme programi altina sokulmustur. Kaldiki Tony Blair G8 zirvesinde ozellestirmenin yardim almak icin kosul olmadigini ileri surmustur. Gelin karari siz verin.
Yakinlarda basina sizan bir baska habere gorede zengin ulkelerin IMF temsilcileri, yardim verilebilmesi icin gerekli olan kosullarin dahada agirlastirilmasi konusunda calismalar yaptiklarini aciga cikarmistir. Bu temsilcilerin New York'taki toplantidan sonra yapilacak IMF'nin yillik ologan genel kurulu toplantisinda yapmak istedikleri degisiklikleri tartisacaklari simdiden bellidir. Britanya hukumeti bu kosullara karsi cikmakla birlikte, genel olarakta anlasmayi desteklemektedirler. Yani bu ne perhiz bu ne lahana tursusu dedirtecek turden bir anlayis.
Tabiki bu uygulama Tony Blair ve Gordon Brown'nin sozde destekledigi "gelisen ulkeler kendi politikalarini uretmekte ozgurdurler" ifadesini yerle bir etmektedir. Fakat ayni zamanda G8 ulkelerinin "gelisen ulkelerin kendi politikalarini belirlemeleri ve kendi gelisme kosullarina gore hareket etmelerini" destekledikleri dogrudur. Fakat kimin kosullari altinda bu gerceklesecektir, o da G8 tarafindan belirlenmektedir. Soyle ifade edilmistirki: Afrika ulkeleri daha guclu yatirim kosullari uretmelidirler ve kuresel ekonomiye daha kolay adapte olmalidirlar. Bunun anlamida "serbest piyasa ekonomisinin" tesvikinden daha fazlasi degildir. Yani ozellestirme, cok uluslu sirketlerin yaptirimlari, isci sinifinin dahada somurulmesi, sanayilesmis ulkeler icin ucuz isci gucu vs. dir. Bu kosullari kabul edenler yardim alamaya daha fazla hak kazanacaklardir.
Bir baska deyisle, yoksul ulkeler zengin ulkelerin kendilerine soylediklerini yapmakta ozgurdurler. Ama bunu karsisinda odenecek fiyat cok buyuk gorunmektedir. Hristiyan Yardim (Christian Aid)orgutune gore Afrika neo-liberal politikalara vermis oldugu odunlerden dolayi ve bunun sonucunda Dunya Bankasi'ndan aldigi kredilerin sonucunda son 20 yilda 272 milyar dolar kayiba ugramistir. Milenyum toplantisinin hazirlik calismalari bu bahsettiklerimden hic birisini goz onunde tutmamakta ve kosullu yardimlarin tamamiyle tavsiyesini iceren hic bir maddeden bahsetmemektedir.
Afrikanin yoksulluguna care yardimlardan degil, somurunun ortadan kalkmasindan gecer. Ki bu tum dunyadaki somurulenlerin ve yoksullarin tek cozum yoludur. Buna ragmen, yinede onumuzdeki gunlerde hem G8 ulkelerine hemde New York zirvesine katilacaklara baski yapmayida unutmamaliyiz. Cunki ancak sesimizi yukselterekten kendi saflarimiza insanlari cekebiliriz. Solun yapmasi gereken ayrimciliga degil birlesmeye ve ayni saflardaki kisileri tek bir guc halinde toplamaya yonelik olamidir. Kisaca dunyanin heryeninden bunu yapmamiz mumkundur yeterki inancimiz ve azmimiz olsun.
Bu yazi the Guardian Gazetesinden alinan bilgiler isiginda Sores Hewal tarafindan yazilmistir
Wednesday, September 07, 2005
GENEL BİR BAKIŞ
Geçtiğimiz aylarda G-8 ülkelerinin başkanları son toplantılarında geri kalmış (geri bırakılmış) ülkelere parasal yardım yapacaklarını dair söz verdiler. ABD kendi payına yardımda artış olmayacağını yineleyerek ve bunun yanında Kyoto sözleşmesini de imzalamayarak (dünyaya restini yine çekmiş oldu) küresel çevre felaketine evet demiş oldu. Büyük şirketlerin ve dev fabrikaların çevreye zarar veren artıklaırın maliyeti düşünüldüğünde gelirlerinin çok altında olmasına rağmen (ne hikmetse yanaşmıyorlar) bunu bile yapmak istememektedirler. Sözde geri kalmış ülkelerin borçlarını silerek,bir anlamda toplumların bakış açılarını biraz olsun değiştirerek, asıl görünmesi gereken kapitalist politikalarının yıkıcılığını gizlemek istemektedirler. Afrika ülkelerinin kamu boçlarının silinmesi genel olarak kabul görebilir ama bana göre özel şirketlerin alacaklarından vazgeçmelerini düşünmek pek mantıklı gelmiyor. Bütün bunların yanında gerçek olan, bu ülkelerin politik olarak bütün kapılarını özel şirketlere açmış olmaları(yada açtırılmış). Sanayiden tarıma, iletişimden sağlığa, vb. birçok alanda dışa bağımlı olmaları ve liberal politika izlemiş olmaları. Geçen yıllarda Hindistanın bir bölgesinde tarımra liberal politikaların uygulanmaya başlanması, tarımla uğraşan çiftçilerin toplu intiharıyla sonuçlanmıştı. Bu beş bin çiftçinin ölümü borçlarını ödeyememeleri yüzünden gerçekleşmiştir. Kapitalizm nerde bir açık alan varsa bir vürüs gibi oraya yerleşip insan yaşamlarırını ve doğayı yok etmektedir. Bugün gelişmekte olan Türkiye de özelleştirme rüzgarına hızla girmiş bulunmaktadır. Değerleninin çok altında satışa sunularak yabancılara verilmektedir. Uzun yıllar boyunca iktidara gelen hükümetler bu kamu kurumlarını babasının çiftliği gibi kullanarak yandaşlarına sunmuşlardır ve bugün bu hale gelmiştir. Bunun nedeni ise Türkiyenin devlet politikalarının sonucu oluşmuş olmasıdır. Örgütsüz ve sendikasız bir toplum. Sendikaların olmadıgı bütün alanlarda nasıl haberi olacaktır ki toplumun. Sivil toplum örgütlerinin de cılız sesleri de yetmemektedir.....
Arjantin 120 milyar dolar borçla iflas bayragını çekmişti. Bütün kurumlar işlemez hale gelmiş ve toplum bir kaosun içine sürüklenmişti. Uyguladığı mali politikalırın IMF ve Dünya Bankasının politikaları sonucu olduğunu herkes görmüş oldu. Bu arada fabrikalarda üretim durmuş ve işçiler bir çözüm yolu bulmaya çalışıyorlardı. İşçiler kendi aralarında konseyler oluşturarak devletle bir anlaşmaya gittiler. 2 yıllığına yapılan bu anlaşmalar sonucunda işçiler fabrikaları kendi yönetimleri doğrultusunda çalıştırmaya başladılar ve bu insanlar emeğe yabancılaşmadan özgür olarak üretimde bulundular. Bu iflas eden fabrikalar işçiler sayesinde kara bile geçerek belirli bölgelerde örnek oluşturdular. ama 2 yıl dolduktan sonra bu arada fabrika sahipleri de ülkelerine geri döndüler ve işyerlerini almak istediler. İşçiler bu duruma karşı çıkmalarına rağmen devlet anlaşmanın süresinin dolduğunu ve patronların işyerlenini geri almak istediğini söyledi. İşçiler grev yapmasına ragmen grev kırıldı. Fabrikaları terketmek zorunda kaldılar. Bütün bunlar göstermektedir ki bu hayvanca üretim anarşinde bile işçilerin kendi özgür iradesince üretimde bulunmaları ve kendilerini var etmeleridir. Belki ilk defa kendi yönetimlerince üretim ilişkisinde bulunmaları onlara inanılmaz bir mutluluk vermiştir bu zamanda.
Son yıllarda bilim ve teknolojideki ilerlemeler sonucunda insanlar artık bu devasa üretim anarşisinde kendilerini kaybetimiş durumda. Bu şekilde metalara yabancılaşan insan bilimin ve gelişen yeni teknikler sayesinde yabancılaşmaları daha da artmıştır. Bu üretim anarşisini Marx’ın şu sözü çok güzel bir biçimde açıklamaktadır. “Modern burjuva toplumu böylesi devasa üretim mübadaele araçlarını bir araya getirebilmiş bu toplum, tılsımlarla çağırdığı yer altı güçlerini artık kontrol edilemeyen bir büyücüye benziyor.” İnsanlar bilimsel ve ternolojik gelişmelerin bir zamanlar insanın refah düzeyini ve kendisine daha çok zaman ayıracagını söylüyorlardı. İş saatlerinin kısalması, daha bir insanca yaşam, daha çok insani haklar vb. Kendi adıma bilimin ve teknolojinin karşısında degilim fakat bütün bu devasa gelişmelerin kim tarafından ve ne amaçla kullanıldığına bakmak gerekiyor. Kapitalizm şu an tek erk olduğu için bütün araçları elinde tutmaktadır ve bunun sonucunda ne insanı ne de doğayı düşünmektedir. Büyük kapitalist devletler ve özel şirketler devasa zenginligi içinde kendi çıkarları dogrultusunda (özünde hayvanca kazanç ve erk oldugu için) pratik bulmaktadır. İlaç sektörü, silah sektörü, genetik, bilişim, petrol vb. Sektörler bilmem kaç yüzmilyar dolarla servetlerine servet katmaktadırlar. Tam istihdam yerine artık hizmet sektörü gelişti yani işe yaramayan bir bir bilgisayar yazılımcısı garson olabilir. Gelişmiş ülkeler sanayilerini ucuz işgücünün olduğu yerlere kaydırmaktadır. İnsanlar artık işbulmakta zorlanmaktadırlar ve beyaz yakalılar da proleter sınıfının saflarına inmiştir. Çünkü onların en azından haklarını arayacak sendikaları yoktur ve kendi alanında en iyisi olmak zorundadır olamazsa işini kaybedecektir. Son gelişmeler hep fen bilimleri ve bilgisayar olduğu için bütün gençler o yöne dogru kaydırılmaktaıdır. Soysal bilimlerin pek bir önemi kalmamıştır ve insan unutulmaktadır. Bu günümüz için zorunlu olmuştur artık....
Proleter açısından bu teknolojik gelişmeler ona bol zaman ve biraz olsun yaşamsal giderlerinin dışına çıkması anlamında eskiye oranla çok rahatlama sağlamış olabilir. Ama teknolojik ilerleme ne kadar çok olursa işbölümüde o kadar çok olur ve işçide bunun sonucunda 3 kişinin yaptığı işi yapmış olur. Daha çok zaman çalıştırılır. Marx “işbölümü, ancak maddi ve zihinsel bir işbölümü meydana geldigi andan itibaren gerçekten işbölümü halini alır” demişti. Bilimsel ve teknolojik ilerlemeler sonucunda artık işbölümününde işbölümü olduğunu göstermektedir. Kimya, fizik, ekonomi, reklam sektörü vb. bunları çoğaltabiliriz, inanılmaz bir ard dallar oluşmaktadır ki insanların yabancılaşması daha çok olmaktadır. Tüm insan olmak, rönesansta olduğu gibi bir kişi hem zanaatkar hem ressam hem çiftçi hemde marongoz. Bu tam insan kişiligi ancak sosyalizm verebilir. Bu açıkça ortada çünkü kapitalist düşüncenin pratikteki sonuçları insanları insanlığından çıkarmış durumdadır. Aristo “dünya birbirinden kopuk bireylerin toplamı degildir, tüm bireyler bir şekilde birbiriyle baglantılıdır” sözü kapitalist sistemin insanlara bireyleşme ve özgürlük vaatlerine iyi bir karşılıktır çünkü onun özgürlüğü ikili bir anlam taşır; özgürleşirken bütün insani değerlerini ve kişiliğini bir yana at ve öyle varol.
Amerikanın ve İngilterenin dış politikaları yüzünden dünya savaş alanına dönmüş durumda. Benim ilk aklıma gelen düşünce ise İngilterenin bombalanmasından sonra yeni hayata geçirilmek üzere olan terörle mücadele yasası. Uzun mücadeler sonucunda elde edilen demokratik haklar bir anda insanların elinden alınmış olmasıdır. Bu uygulamaları yeniden Türkiyede ve başka ülkelerde de görmek kaçınılmaz olabilir. Savaş yıkımlar getirdigi gibi toplumların insani haklarını elinden almaktadır.
Guccük
Arjantin 120 milyar dolar borçla iflas bayragını çekmişti. Bütün kurumlar işlemez hale gelmiş ve toplum bir kaosun içine sürüklenmişti. Uyguladığı mali politikalırın IMF ve Dünya Bankasının politikaları sonucu olduğunu herkes görmüş oldu. Bu arada fabrikalarda üretim durmuş ve işçiler bir çözüm yolu bulmaya çalışıyorlardı. İşçiler kendi aralarında konseyler oluşturarak devletle bir anlaşmaya gittiler. 2 yıllığına yapılan bu anlaşmalar sonucunda işçiler fabrikaları kendi yönetimleri doğrultusunda çalıştırmaya başladılar ve bu insanlar emeğe yabancılaşmadan özgür olarak üretimde bulundular. Bu iflas eden fabrikalar işçiler sayesinde kara bile geçerek belirli bölgelerde örnek oluşturdular. ama 2 yıl dolduktan sonra bu arada fabrika sahipleri de ülkelerine geri döndüler ve işyerlerini almak istediler. İşçiler bu duruma karşı çıkmalarına rağmen devlet anlaşmanın süresinin dolduğunu ve patronların işyerlenini geri almak istediğini söyledi. İşçiler grev yapmasına ragmen grev kırıldı. Fabrikaları terketmek zorunda kaldılar. Bütün bunlar göstermektedir ki bu hayvanca üretim anarşinde bile işçilerin kendi özgür iradesince üretimde bulunmaları ve kendilerini var etmeleridir. Belki ilk defa kendi yönetimlerince üretim ilişkisinde bulunmaları onlara inanılmaz bir mutluluk vermiştir bu zamanda.
Son yıllarda bilim ve teknolojideki ilerlemeler sonucunda insanlar artık bu devasa üretim anarşisinde kendilerini kaybetimiş durumda. Bu şekilde metalara yabancılaşan insan bilimin ve gelişen yeni teknikler sayesinde yabancılaşmaları daha da artmıştır. Bu üretim anarşisini Marx’ın şu sözü çok güzel bir biçimde açıklamaktadır. “Modern burjuva toplumu böylesi devasa üretim mübadaele araçlarını bir araya getirebilmiş bu toplum, tılsımlarla çağırdığı yer altı güçlerini artık kontrol edilemeyen bir büyücüye benziyor.” İnsanlar bilimsel ve ternolojik gelişmelerin bir zamanlar insanın refah düzeyini ve kendisine daha çok zaman ayıracagını söylüyorlardı. İş saatlerinin kısalması, daha bir insanca yaşam, daha çok insani haklar vb. Kendi adıma bilimin ve teknolojinin karşısında degilim fakat bütün bu devasa gelişmelerin kim tarafından ve ne amaçla kullanıldığına bakmak gerekiyor. Kapitalizm şu an tek erk olduğu için bütün araçları elinde tutmaktadır ve bunun sonucunda ne insanı ne de doğayı düşünmektedir. Büyük kapitalist devletler ve özel şirketler devasa zenginligi içinde kendi çıkarları dogrultusunda (özünde hayvanca kazanç ve erk oldugu için) pratik bulmaktadır. İlaç sektörü, silah sektörü, genetik, bilişim, petrol vb. Sektörler bilmem kaç yüzmilyar dolarla servetlerine servet katmaktadırlar. Tam istihdam yerine artık hizmet sektörü gelişti yani işe yaramayan bir bir bilgisayar yazılımcısı garson olabilir. Gelişmiş ülkeler sanayilerini ucuz işgücünün olduğu yerlere kaydırmaktadır. İnsanlar artık işbulmakta zorlanmaktadırlar ve beyaz yakalılar da proleter sınıfının saflarına inmiştir. Çünkü onların en azından haklarını arayacak sendikaları yoktur ve kendi alanında en iyisi olmak zorundadır olamazsa işini kaybedecektir. Son gelişmeler hep fen bilimleri ve bilgisayar olduğu için bütün gençler o yöne dogru kaydırılmaktaıdır. Soysal bilimlerin pek bir önemi kalmamıştır ve insan unutulmaktadır. Bu günümüz için zorunlu olmuştur artık....
Proleter açısından bu teknolojik gelişmeler ona bol zaman ve biraz olsun yaşamsal giderlerinin dışına çıkması anlamında eskiye oranla çok rahatlama sağlamış olabilir. Ama teknolojik ilerleme ne kadar çok olursa işbölümüde o kadar çok olur ve işçide bunun sonucunda 3 kişinin yaptığı işi yapmış olur. Daha çok zaman çalıştırılır. Marx “işbölümü, ancak maddi ve zihinsel bir işbölümü meydana geldigi andan itibaren gerçekten işbölümü halini alır” demişti. Bilimsel ve teknolojik ilerlemeler sonucunda artık işbölümününde işbölümü olduğunu göstermektedir. Kimya, fizik, ekonomi, reklam sektörü vb. bunları çoğaltabiliriz, inanılmaz bir ard dallar oluşmaktadır ki insanların yabancılaşması daha çok olmaktadır. Tüm insan olmak, rönesansta olduğu gibi bir kişi hem zanaatkar hem ressam hem çiftçi hemde marongoz. Bu tam insan kişiligi ancak sosyalizm verebilir. Bu açıkça ortada çünkü kapitalist düşüncenin pratikteki sonuçları insanları insanlığından çıkarmış durumdadır. Aristo “dünya birbirinden kopuk bireylerin toplamı degildir, tüm bireyler bir şekilde birbiriyle baglantılıdır” sözü kapitalist sistemin insanlara bireyleşme ve özgürlük vaatlerine iyi bir karşılıktır çünkü onun özgürlüğü ikili bir anlam taşır; özgürleşirken bütün insani değerlerini ve kişiliğini bir yana at ve öyle varol.
Amerikanın ve İngilterenin dış politikaları yüzünden dünya savaş alanına dönmüş durumda. Benim ilk aklıma gelen düşünce ise İngilterenin bombalanmasından sonra yeni hayata geçirilmek üzere olan terörle mücadele yasası. Uzun mücadeler sonucunda elde edilen demokratik haklar bir anda insanların elinden alınmış olmasıdır. Bu uygulamaları yeniden Türkiyede ve başka ülkelerde de görmek kaçınılmaz olabilir. Savaş yıkımlar getirdigi gibi toplumların insani haklarını elinden almaktadır.
Guccük
Monday, September 05, 2005
GARİP AMA TÜRKİYE (Karmaşık Değiniler) -I
Kemalizm ve Fraksiyonları
Kemalizm konusundaki belirsizlik bir şekilde Türkiye’nin kaderi olmayı sürdürüyor. Üstelik cumhuriyetin üzerine bina edildiği bu düşünce yeterince tanınmadığından, tanıtılmadığından bu nedenle taşıdığı belirsizliklerden dolayı cumhuriyetin, demokrasinin, laikliğin de belirsiz bir biçimde dilden dile dolaşmasından başka bir şeye neden olmuyor. Mustafa Kemal’in tartışılamayan dogmatik kişiliği, kemalizmi bazı kemalistlerin elinde adeta bağnaz bir dine dönüşüyor. Ki bu dinin yobazlarıyla başedebilmek mümkün değil. Türker Alkan Dinde Reform Nasıl Olur? (Radikal, 13 Temmuz, 2005) tarihli yazısında, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun ve onun içinde bulunduğu bir kurulun hazırladığı dinde reform tasarısını eleştiriyordu. Türker Alkan reform tasarısındaki belli başlı maddeleri eleştiriyor (ki eletirisinde haklı çünkü, yolsuzlukla mücadele, insan hak ve hürriyetleri vs. Türünden maddeler bunlar) ve bu maddelerin dinde reformla ilgisi olmadığını, yeryüzünde tüm insanların mutabakat saylayacağı insani değerler olduğunu söylüyor. Eğer dinde (islamda) bir reform yapılacaksa içki içmenin, kadınların örtünme zorunluluğunun vs. Yasak olmaktan çıkarılması gerektiğini söylüyor. Yeryüzündeki üç semavi dinden biri olan islamda böyle bir reform gerçekleşir mi bilmiyorum. Ama yazarın Suudi Arabistanda kanunla örtünmek zorunda kalan kadının insani durumunu düşünürken gösterdiği hassasiyeti Türkiyede kapalı oldukları için “kamusal alan”a alınmayan kadınlara da gösterdiği şüpheli.
Demokrasi, cumhuriyet, laiklik, hukuk devleti, çağdaş uygarlık düzeyi vs. Gibi her gün karşılaştığımız kavramların özellikle Kemalizm bağlamında içinin doldurulması gerekiyor. Yoksa bu günlerde yükselen bir değer olsa bile Kemalizm anlam bütünlüğünü sağlayamayacak. Sormadan edemiyorum. Hangi Kemalizm? Attila İlhan’ın Sultan Galiyev’le sentezlediği mi? Çağdaş Yaşamı Destekleme derneği çevresinin önerdiği mi? Türk solu çevresinin Atatürk’ü mü? Yoksa Doğu Perinçek’in maoculukla sentezlediği Atatürk mü? Veya CHP’nin Atatürk’ü mü? Daha ne olduğu net olarak ortaya çıkmayan bir ideolojinin bu kadar fraksiyona bölünmüş olması kaousu daha bir içinden çıkılmaz hale getiriyor. Dolayısıyla Türkiyeyi.
Ulusal-Evrensel
Geçmişte solun en büyük düşmanı ABD idi. Çünkü ABD kapitalizmin evrensel yanını temsil ediyordu. Oysa aynı nedenlerle ABD ile aynı kefede bulunan ve öyle değerlendirilmesi gereken Avrupa’ya solun bir sempatisi olduğu bile söylenebilir. Bunun nedeni Marksist teorinin daha çok Avrupa entellektüellerinden beslenmesi olabilir. Bu bir ihtimal. Marks’ın bizzat Almanyalı oluşu, Engels’in İngiliz oluşu, Avrupa işçi mücadelesinin tarihi bu sempatiyi besleyen olgu olabilir. Sempatiden sözedilmese bile en azından ABD’ye duyulan tepkiye benzer bir tepkiden söz edilemez solun tarihinde.
Öte tarafta Kemalizm için Avrupa bir hedeftir. Bir erektir. Çünkü Atatürk’ün sözünü ettiği Çağdaş Uygarlık Düzeyi avrupadır. Mustafa Kemal’in beslendiği kaynağın, o yıllardaki tüm ulus devletlerin teorik gerekçelerini sağlayan Fransız İhtilali olduğu ayrıca anımsanmalıdır.
Gericiler daima Türk toplumunu Avrupanın gerisine düşürmüş olmakla suçlanırlar. Dilimiz, kılık kıyafetimiz, dinimiz, sosyal hayatımız, yasalarımız, yazımız... Yıkılıp, yerle bir edilerek bu nedenle Avrupa’ya göre ayarlanmıştır. Eski olan herşey batılılaşmanın önünde engel olduğundan kaldırılmıştır. Hikaye uzun. Detayına girmek cumhuriyet tarihini yeni baştan yazmaya kalkışmak anlamına gelir.
Konuyu benim açımdan ilginç kılan şu. Avrupa Birliği meselesi. Belki kırk yıldır bütün cumhuriyet hükümetlerinin bir şekilde gündeminde bulunan bu topluluğa hiç bir zaman bu günlerde olduğu kadar yaklaşmamıştık. Belki bu gün sorunlarımızın nedeni bu. Muhafazakar-dinci(!) bir hükümet Avrupa birliğinin kapısını omuzluyor. Avrupalı sivil vatandaşların, bazı siyasal grupların bu durumdan rahatsız olmaları çok anlaşılır. Fakat Türkiye’de oluşan Avrupa Birliği muhalefeti hem problem çıkarıyor. Hem de meselenin ilginçliğine kaynaklık ediyor. Hem avrupayı erek edinen ılımlı sol, hem de Avrupaya geçmişte sempatiyle bakan radikal (marksist) solun bazı kesimleri, Avrupa Birliğine muhalefet etmede bir ortak payda buldu. Yeni bir cepheleşme kuruldu bu doğrultuda. Bu cephenin söylemi ne hikmetse ulusalcılığa (milliyetçiliğe dayanıyor. Marrksizmin evrensel dili, Kemalizmin çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma söylemi rafa kalkmış durumda. Yerine milli egemenlik, kuvvayı milliye gibi savaş dönemi söylemleri çerçevesinde örgütlenilme eğilimi var. Bütün Kemalistlerle, Doğu Perinçek ve grubu, TKP, İP vb. Sol örgütlenmeler Ulusal cephe adıyla bir araya gelebiliyor. Üstelik Ülkü ocaklarıyla Kızıl Elma Koalisyonu adı altında insanı dumura uğratan bir eylem birliğine de gidilebiliyor. Bu gelişmelere karşı çıkan ve daha islami bir söyleme yönelen ülkü ocakları başkanı Alişan Satılmış MHP genel merkezi tarafından görevden alınıyor. Dumur kelimesi yetmiyor. Meseleyi daha yakın bir takip şaşırtıcı başka sonuçlar verecektir.
Solculukla haşır neşir bir çok Türk, milliyetçilik duygusuyla yeni yeni tanışıyor. Hal böyle olunca aklı selim bir dozaj tutturmak neredeyse mümkün değil. Bugüne gelene kadar her tür etnik kökenli sol görüş, kökenlerinin ulusalcılığını (milliyetçiliğini) zaten savunuyordu. Abdullah Öcalan daha 90’ların başlarında Ulusalcılık adında bir kitap bile yazmıştı. PKK başta olmak üzere Kürt kimliğini taşıyan her örgüt ve örgüt üyesi sıkı bir Kürt milliyetçisiydi. Fakat Türk solcuları kendi milliyetleriyle ilgili hoş duygular besleyemiyordu. Çünkü onlar kendilerini azınlıkta hissetmediği gibi, Türk milliyetçisi olmayı MHPlilikle eşdeğer bir faşizm olarak görüyorlardı. Bugün sol görüşlü Türkler arasında ulusalcılık kelimesinin zikredilir hale gelmesi iki temele dayanıyor. Öncelikle etnik kökenli solcuların milliyetçiliğine, faşizmine, şovenizmine duyulan bir tepki, ardından Avrupa Birliği probleminin her bakımdan sırtını milliyetçiliğe dayamış olmasıdır.
Garip Ama Gerçek
Bir de müslüman kemalistler türemiş (Tempo Dergisi, 13 Temmuz 2005 Çarşamba, Ali Murat Güven’le yapılan röportaj. Tam metni www.karakutu.com adresinden okunabilir.). Hiç şaşırmadım. Çünkü Kemalizm Türkiyede’ki her tür düşünceye çeşni olarak katılabilecek bir baharat olarak kullanılmaya uygun bir ideoloji. Nasıl oluyorsa herkes Kemalizm’de kendini eklemleyebileceği bir referans bulabiliyor. Garip değil. Bu durum Kemalizm; resmileşmenin şartı, meşrulaşmanın maskesi olduğu sürece devam edecek.
...
Bir de son günlerde Ecevit’in ortaya attığı bir iddia yeniden ortalığı karıştırdı. Meğer sultan Vahidettin vatan haini değilmiş. (bu arada gazetelerde gözüken ama gündeme yerleşemeyen bir konu daha vardı. Ecevit’in dedesi Hicaz muhafızıymış ve bayağı hatırı sayılır bir miras bırakmış. Ecevit bu mirası ülkemize devretti.) Hatta milli mücadeleyi örgütlemek üzere Mustafa Kemal Paşa’yı özel olarak görevlendiren, Bandırma vapurunu tahsis eden ve finansman sağlayan da Vahidettin’miş. Bandırma vapuru anlatıldığı kadar hurda da değilmiş. Bunlar mümkün. Ama Kemalistler şiddetle karşı çıktılar. Çünkü Bizzat Atatürk Nutuk’unda Vahdettine demediğini bırakmamış. Nasıl olurmuş da Atatürk’ün hain dediği biri aklanabilirmiş. Olur böyle şeyler. Yıllardır birilerinin haykırdığı bir meseleyi ille cepheden birinin doğrulaması gerekir. Yoksa atılan çığlıklar boşa gider. Ecevit işte bunların ekmeğine yağ sürmüş oldu. Kemalistlerin kızgınlığı bundan olsa gerek.
Ne kadar ses getirirse getirsin bunlar saklanan, öğretilmeyen dolayısıyla bir şekilde bilinmeyen gerçeklerin kırıntıları. Magazin yanı ağır olan ipuçları. Yine de birileri tedirgin oluyor. Demirel Hürriyet gazetesine telefon edip durumu, yani Ecevit’i kınamış. Daha bir seksen yıl bu tür şeylerin gerçek bile olsa ortaya çıkarılmaması gerektiğini, Çünkü milli birlik ve beraberliğimiz açısından böyle gerçeklerin tehdit olabileceğini dile getirmiş. Dünya tersine mi dönüyor, yoksa bu iki kurt bunadı mı karar vermek güç.
(Devam Edecek) Mim.
Kemalizm konusundaki belirsizlik bir şekilde Türkiye’nin kaderi olmayı sürdürüyor. Üstelik cumhuriyetin üzerine bina edildiği bu düşünce yeterince tanınmadığından, tanıtılmadığından bu nedenle taşıdığı belirsizliklerden dolayı cumhuriyetin, demokrasinin, laikliğin de belirsiz bir biçimde dilden dile dolaşmasından başka bir şeye neden olmuyor. Mustafa Kemal’in tartışılamayan dogmatik kişiliği, kemalizmi bazı kemalistlerin elinde adeta bağnaz bir dine dönüşüyor. Ki bu dinin yobazlarıyla başedebilmek mümkün değil. Türker Alkan Dinde Reform Nasıl Olur? (Radikal, 13 Temmuz, 2005) tarihli yazısında, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun ve onun içinde bulunduğu bir kurulun hazırladığı dinde reform tasarısını eleştiriyordu. Türker Alkan reform tasarısındaki belli başlı maddeleri eleştiriyor (ki eletirisinde haklı çünkü, yolsuzlukla mücadele, insan hak ve hürriyetleri vs. Türünden maddeler bunlar) ve bu maddelerin dinde reformla ilgisi olmadığını, yeryüzünde tüm insanların mutabakat saylayacağı insani değerler olduğunu söylüyor. Eğer dinde (islamda) bir reform yapılacaksa içki içmenin, kadınların örtünme zorunluluğunun vs. Yasak olmaktan çıkarılması gerektiğini söylüyor. Yeryüzündeki üç semavi dinden biri olan islamda böyle bir reform gerçekleşir mi bilmiyorum. Ama yazarın Suudi Arabistanda kanunla örtünmek zorunda kalan kadının insani durumunu düşünürken gösterdiği hassasiyeti Türkiyede kapalı oldukları için “kamusal alan”a alınmayan kadınlara da gösterdiği şüpheli.
Demokrasi, cumhuriyet, laiklik, hukuk devleti, çağdaş uygarlık düzeyi vs. Gibi her gün karşılaştığımız kavramların özellikle Kemalizm bağlamında içinin doldurulması gerekiyor. Yoksa bu günlerde yükselen bir değer olsa bile Kemalizm anlam bütünlüğünü sağlayamayacak. Sormadan edemiyorum. Hangi Kemalizm? Attila İlhan’ın Sultan Galiyev’le sentezlediği mi? Çağdaş Yaşamı Destekleme derneği çevresinin önerdiği mi? Türk solu çevresinin Atatürk’ü mü? Yoksa Doğu Perinçek’in maoculukla sentezlediği Atatürk mü? Veya CHP’nin Atatürk’ü mü? Daha ne olduğu net olarak ortaya çıkmayan bir ideolojinin bu kadar fraksiyona bölünmüş olması kaousu daha bir içinden çıkılmaz hale getiriyor. Dolayısıyla Türkiyeyi.
Ulusal-Evrensel
Geçmişte solun en büyük düşmanı ABD idi. Çünkü ABD kapitalizmin evrensel yanını temsil ediyordu. Oysa aynı nedenlerle ABD ile aynı kefede bulunan ve öyle değerlendirilmesi gereken Avrupa’ya solun bir sempatisi olduğu bile söylenebilir. Bunun nedeni Marksist teorinin daha çok Avrupa entellektüellerinden beslenmesi olabilir. Bu bir ihtimal. Marks’ın bizzat Almanyalı oluşu, Engels’in İngiliz oluşu, Avrupa işçi mücadelesinin tarihi bu sempatiyi besleyen olgu olabilir. Sempatiden sözedilmese bile en azından ABD’ye duyulan tepkiye benzer bir tepkiden söz edilemez solun tarihinde.
Öte tarafta Kemalizm için Avrupa bir hedeftir. Bir erektir. Çünkü Atatürk’ün sözünü ettiği Çağdaş Uygarlık Düzeyi avrupadır. Mustafa Kemal’in beslendiği kaynağın, o yıllardaki tüm ulus devletlerin teorik gerekçelerini sağlayan Fransız İhtilali olduğu ayrıca anımsanmalıdır.
Gericiler daima Türk toplumunu Avrupanın gerisine düşürmüş olmakla suçlanırlar. Dilimiz, kılık kıyafetimiz, dinimiz, sosyal hayatımız, yasalarımız, yazımız... Yıkılıp, yerle bir edilerek bu nedenle Avrupa’ya göre ayarlanmıştır. Eski olan herşey batılılaşmanın önünde engel olduğundan kaldırılmıştır. Hikaye uzun. Detayına girmek cumhuriyet tarihini yeni baştan yazmaya kalkışmak anlamına gelir.
Konuyu benim açımdan ilginç kılan şu. Avrupa Birliği meselesi. Belki kırk yıldır bütün cumhuriyet hükümetlerinin bir şekilde gündeminde bulunan bu topluluğa hiç bir zaman bu günlerde olduğu kadar yaklaşmamıştık. Belki bu gün sorunlarımızın nedeni bu. Muhafazakar-dinci(!) bir hükümet Avrupa birliğinin kapısını omuzluyor. Avrupalı sivil vatandaşların, bazı siyasal grupların bu durumdan rahatsız olmaları çok anlaşılır. Fakat Türkiye’de oluşan Avrupa Birliği muhalefeti hem problem çıkarıyor. Hem de meselenin ilginçliğine kaynaklık ediyor. Hem avrupayı erek edinen ılımlı sol, hem de Avrupaya geçmişte sempatiyle bakan radikal (marksist) solun bazı kesimleri, Avrupa Birliğine muhalefet etmede bir ortak payda buldu. Yeni bir cepheleşme kuruldu bu doğrultuda. Bu cephenin söylemi ne hikmetse ulusalcılığa (milliyetçiliğe dayanıyor. Marrksizmin evrensel dili, Kemalizmin çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma söylemi rafa kalkmış durumda. Yerine milli egemenlik, kuvvayı milliye gibi savaş dönemi söylemleri çerçevesinde örgütlenilme eğilimi var. Bütün Kemalistlerle, Doğu Perinçek ve grubu, TKP, İP vb. Sol örgütlenmeler Ulusal cephe adıyla bir araya gelebiliyor. Üstelik Ülkü ocaklarıyla Kızıl Elma Koalisyonu adı altında insanı dumura uğratan bir eylem birliğine de gidilebiliyor. Bu gelişmelere karşı çıkan ve daha islami bir söyleme yönelen ülkü ocakları başkanı Alişan Satılmış MHP genel merkezi tarafından görevden alınıyor. Dumur kelimesi yetmiyor. Meseleyi daha yakın bir takip şaşırtıcı başka sonuçlar verecektir.
Solculukla haşır neşir bir çok Türk, milliyetçilik duygusuyla yeni yeni tanışıyor. Hal böyle olunca aklı selim bir dozaj tutturmak neredeyse mümkün değil. Bugüne gelene kadar her tür etnik kökenli sol görüş, kökenlerinin ulusalcılığını (milliyetçiliğini) zaten savunuyordu. Abdullah Öcalan daha 90’ların başlarında Ulusalcılık adında bir kitap bile yazmıştı. PKK başta olmak üzere Kürt kimliğini taşıyan her örgüt ve örgüt üyesi sıkı bir Kürt milliyetçisiydi. Fakat Türk solcuları kendi milliyetleriyle ilgili hoş duygular besleyemiyordu. Çünkü onlar kendilerini azınlıkta hissetmediği gibi, Türk milliyetçisi olmayı MHPlilikle eşdeğer bir faşizm olarak görüyorlardı. Bugün sol görüşlü Türkler arasında ulusalcılık kelimesinin zikredilir hale gelmesi iki temele dayanıyor. Öncelikle etnik kökenli solcuların milliyetçiliğine, faşizmine, şovenizmine duyulan bir tepki, ardından Avrupa Birliği probleminin her bakımdan sırtını milliyetçiliğe dayamış olmasıdır.
Garip Ama Gerçek
Bir de müslüman kemalistler türemiş (Tempo Dergisi, 13 Temmuz 2005 Çarşamba, Ali Murat Güven’le yapılan röportaj. Tam metni www.karakutu.com adresinden okunabilir.). Hiç şaşırmadım. Çünkü Kemalizm Türkiyede’ki her tür düşünceye çeşni olarak katılabilecek bir baharat olarak kullanılmaya uygun bir ideoloji. Nasıl oluyorsa herkes Kemalizm’de kendini eklemleyebileceği bir referans bulabiliyor. Garip değil. Bu durum Kemalizm; resmileşmenin şartı, meşrulaşmanın maskesi olduğu sürece devam edecek.
...
Bir de son günlerde Ecevit’in ortaya attığı bir iddia yeniden ortalığı karıştırdı. Meğer sultan Vahidettin vatan haini değilmiş. (bu arada gazetelerde gözüken ama gündeme yerleşemeyen bir konu daha vardı. Ecevit’in dedesi Hicaz muhafızıymış ve bayağı hatırı sayılır bir miras bırakmış. Ecevit bu mirası ülkemize devretti.) Hatta milli mücadeleyi örgütlemek üzere Mustafa Kemal Paşa’yı özel olarak görevlendiren, Bandırma vapurunu tahsis eden ve finansman sağlayan da Vahidettin’miş. Bandırma vapuru anlatıldığı kadar hurda da değilmiş. Bunlar mümkün. Ama Kemalistler şiddetle karşı çıktılar. Çünkü Bizzat Atatürk Nutuk’unda Vahdettine demediğini bırakmamış. Nasıl olurmuş da Atatürk’ün hain dediği biri aklanabilirmiş. Olur böyle şeyler. Yıllardır birilerinin haykırdığı bir meseleyi ille cepheden birinin doğrulaması gerekir. Yoksa atılan çığlıklar boşa gider. Ecevit işte bunların ekmeğine yağ sürmüş oldu. Kemalistlerin kızgınlığı bundan olsa gerek.
Ne kadar ses getirirse getirsin bunlar saklanan, öğretilmeyen dolayısıyla bir şekilde bilinmeyen gerçeklerin kırıntıları. Magazin yanı ağır olan ipuçları. Yine de birileri tedirgin oluyor. Demirel Hürriyet gazetesine telefon edip durumu, yani Ecevit’i kınamış. Daha bir seksen yıl bu tür şeylerin gerçek bile olsa ortaya çıkarılmaması gerektiğini, Çünkü milli birlik ve beraberliğimiz açısından böyle gerçeklerin tehdit olabileceğini dile getirmiş. Dünya tersine mi dönüyor, yoksa bu iki kurt bunadı mı karar vermek güç.
(Devam Edecek) Mim.
SEYİR
Hayatı seyrederdik sinema paramız yoktu
Kırlangıçlar belirdiği zaman gökyüzünde
Yağmurlar dindikten sonra seninle
Elele tutuşurduk farklı dünyalarla
Aslında orda değildik başka bir hayatı
Yaşıyorduk ellerimizin değdiği yerde
Başka bir şey düşünürdüm mesela geceyi
Kaydederdim ne varsa anıdan sayılacak
Uzak bir varoşa yürürdüm senden sonra
Mevsime uymayan bir sıcaklık olurdu içimde
Üşümezdim ısınırdım mutlu bir ıslıkla
Yaşanmayan ne varsa hayal denilen oymuş
Dünya küçük değilmiş meğer
Kaybolduk farkındayız bunun
Yıldızların uzaklığını anladık ister istemez
Değişen birşey yok özlediklerin bıraktığın gibi
Unuttukların en son bıraktığın durakta
Kurduğumuz planlar okulun bahçesinde kurudu
Günü gelecek diye beklediğim ne varsa onlar da
Avuçlarımdan korkan ve neden ağladığını bilmeyen
Kimse kalmadı içimde ben de büyüdüm belki
Boş bıraktığım bir sayfa var defterimde
eksik olması gereken bir kaç kelime
Hayat devam ediyor en çok acı veren budur
Halen kitap okuyorum fırsat buldukça
Şiirlerle bozuştum uzun zamandır
Bazen tökezledim ezildim biraz hayallerin altında
Dostlar sağolsun onlarla aynı dili konuşuyoruz daha
Hayatı yaşıyorum kendi ömrümün başrolünde
Yağmurlar yağarken başka dünyalara
bir hayat yaşıyorum ellerimin uzandığı yerde
Murat
Kırlangıçlar belirdiği zaman gökyüzünde
Yağmurlar dindikten sonra seninle
Elele tutuşurduk farklı dünyalarla
Aslında orda değildik başka bir hayatı
Yaşıyorduk ellerimizin değdiği yerde
Başka bir şey düşünürdüm mesela geceyi
Kaydederdim ne varsa anıdan sayılacak
Uzak bir varoşa yürürdüm senden sonra
Mevsime uymayan bir sıcaklık olurdu içimde
Üşümezdim ısınırdım mutlu bir ıslıkla
Yaşanmayan ne varsa hayal denilen oymuş
Dünya küçük değilmiş meğer
Kaybolduk farkındayız bunun
Yıldızların uzaklığını anladık ister istemez
Değişen birşey yok özlediklerin bıraktığın gibi
Unuttukların en son bıraktığın durakta
Kurduğumuz planlar okulun bahçesinde kurudu
Günü gelecek diye beklediğim ne varsa onlar da
Avuçlarımdan korkan ve neden ağladığını bilmeyen
Kimse kalmadı içimde ben de büyüdüm belki
Boş bıraktığım bir sayfa var defterimde
eksik olması gereken bir kaç kelime
Hayat devam ediyor en çok acı veren budur
Halen kitap okuyorum fırsat buldukça
Şiirlerle bozuştum uzun zamandır
Bazen tökezledim ezildim biraz hayallerin altında
Dostlar sağolsun onlarla aynı dili konuşuyoruz daha
Hayatı yaşıyorum kendi ömrümün başrolünde
Yağmurlar yağarken başka dünyalara
bir hayat yaşıyorum ellerimin uzandığı yerde
Murat
Subscribe to Posts [Atom]