Monday, September 05, 2005
GARİP AMA TÜRKİYE (Karmaşık Değiniler) -I
Kemalizm ve Fraksiyonları
Kemalizm konusundaki belirsizlik bir şekilde Türkiye’nin kaderi olmayı sürdürüyor. Üstelik cumhuriyetin üzerine bina edildiği bu düşünce yeterince tanınmadığından, tanıtılmadığından bu nedenle taşıdığı belirsizliklerden dolayı cumhuriyetin, demokrasinin, laikliğin de belirsiz bir biçimde dilden dile dolaşmasından başka bir şeye neden olmuyor. Mustafa Kemal’in tartışılamayan dogmatik kişiliği, kemalizmi bazı kemalistlerin elinde adeta bağnaz bir dine dönüşüyor. Ki bu dinin yobazlarıyla başedebilmek mümkün değil. Türker Alkan Dinde Reform Nasıl Olur? (Radikal, 13 Temmuz, 2005) tarihli yazısında, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun ve onun içinde bulunduğu bir kurulun hazırladığı dinde reform tasarısını eleştiriyordu. Türker Alkan reform tasarısındaki belli başlı maddeleri eleştiriyor (ki eletirisinde haklı çünkü, yolsuzlukla mücadele, insan hak ve hürriyetleri vs. Türünden maddeler bunlar) ve bu maddelerin dinde reformla ilgisi olmadığını, yeryüzünde tüm insanların mutabakat saylayacağı insani değerler olduğunu söylüyor. Eğer dinde (islamda) bir reform yapılacaksa içki içmenin, kadınların örtünme zorunluluğunun vs. Yasak olmaktan çıkarılması gerektiğini söylüyor. Yeryüzündeki üç semavi dinden biri olan islamda böyle bir reform gerçekleşir mi bilmiyorum. Ama yazarın Suudi Arabistanda kanunla örtünmek zorunda kalan kadının insani durumunu düşünürken gösterdiği hassasiyeti Türkiyede kapalı oldukları için “kamusal alan”a alınmayan kadınlara da gösterdiği şüpheli.
Demokrasi, cumhuriyet, laiklik, hukuk devleti, çağdaş uygarlık düzeyi vs. Gibi her gün karşılaştığımız kavramların özellikle Kemalizm bağlamında içinin doldurulması gerekiyor. Yoksa bu günlerde yükselen bir değer olsa bile Kemalizm anlam bütünlüğünü sağlayamayacak. Sormadan edemiyorum. Hangi Kemalizm? Attila İlhan’ın Sultan Galiyev’le sentezlediği mi? Çağdaş Yaşamı Destekleme derneği çevresinin önerdiği mi? Türk solu çevresinin Atatürk’ü mü? Yoksa Doğu Perinçek’in maoculukla sentezlediği Atatürk mü? Veya CHP’nin Atatürk’ü mü? Daha ne olduğu net olarak ortaya çıkmayan bir ideolojinin bu kadar fraksiyona bölünmüş olması kaousu daha bir içinden çıkılmaz hale getiriyor. Dolayısıyla Türkiyeyi.
Ulusal-Evrensel
Geçmişte solun en büyük düşmanı ABD idi. Çünkü ABD kapitalizmin evrensel yanını temsil ediyordu. Oysa aynı nedenlerle ABD ile aynı kefede bulunan ve öyle değerlendirilmesi gereken Avrupa’ya solun bir sempatisi olduğu bile söylenebilir. Bunun nedeni Marksist teorinin daha çok Avrupa entellektüellerinden beslenmesi olabilir. Bu bir ihtimal. Marks’ın bizzat Almanyalı oluşu, Engels’in İngiliz oluşu, Avrupa işçi mücadelesinin tarihi bu sempatiyi besleyen olgu olabilir. Sempatiden sözedilmese bile en azından ABD’ye duyulan tepkiye benzer bir tepkiden söz edilemez solun tarihinde.
Öte tarafta Kemalizm için Avrupa bir hedeftir. Bir erektir. Çünkü Atatürk’ün sözünü ettiği Çağdaş Uygarlık Düzeyi avrupadır. Mustafa Kemal’in beslendiği kaynağın, o yıllardaki tüm ulus devletlerin teorik gerekçelerini sağlayan Fransız İhtilali olduğu ayrıca anımsanmalıdır.
Gericiler daima Türk toplumunu Avrupanın gerisine düşürmüş olmakla suçlanırlar. Dilimiz, kılık kıyafetimiz, dinimiz, sosyal hayatımız, yasalarımız, yazımız... Yıkılıp, yerle bir edilerek bu nedenle Avrupa’ya göre ayarlanmıştır. Eski olan herşey batılılaşmanın önünde engel olduğundan kaldırılmıştır. Hikaye uzun. Detayına girmek cumhuriyet tarihini yeni baştan yazmaya kalkışmak anlamına gelir.
Konuyu benim açımdan ilginç kılan şu. Avrupa Birliği meselesi. Belki kırk yıldır bütün cumhuriyet hükümetlerinin bir şekilde gündeminde bulunan bu topluluğa hiç bir zaman bu günlerde olduğu kadar yaklaşmamıştık. Belki bu gün sorunlarımızın nedeni bu. Muhafazakar-dinci(!) bir hükümet Avrupa birliğinin kapısını omuzluyor. Avrupalı sivil vatandaşların, bazı siyasal grupların bu durumdan rahatsız olmaları çok anlaşılır. Fakat Türkiye’de oluşan Avrupa Birliği muhalefeti hem problem çıkarıyor. Hem de meselenin ilginçliğine kaynaklık ediyor. Hem avrupayı erek edinen ılımlı sol, hem de Avrupaya geçmişte sempatiyle bakan radikal (marksist) solun bazı kesimleri, Avrupa Birliğine muhalefet etmede bir ortak payda buldu. Yeni bir cepheleşme kuruldu bu doğrultuda. Bu cephenin söylemi ne hikmetse ulusalcılığa (milliyetçiliğe dayanıyor. Marrksizmin evrensel dili, Kemalizmin çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma söylemi rafa kalkmış durumda. Yerine milli egemenlik, kuvvayı milliye gibi savaş dönemi söylemleri çerçevesinde örgütlenilme eğilimi var. Bütün Kemalistlerle, Doğu Perinçek ve grubu, TKP, İP vb. Sol örgütlenmeler Ulusal cephe adıyla bir araya gelebiliyor. Üstelik Ülkü ocaklarıyla Kızıl Elma Koalisyonu adı altında insanı dumura uğratan bir eylem birliğine de gidilebiliyor. Bu gelişmelere karşı çıkan ve daha islami bir söyleme yönelen ülkü ocakları başkanı Alişan Satılmış MHP genel merkezi tarafından görevden alınıyor. Dumur kelimesi yetmiyor. Meseleyi daha yakın bir takip şaşırtıcı başka sonuçlar verecektir.
Solculukla haşır neşir bir çok Türk, milliyetçilik duygusuyla yeni yeni tanışıyor. Hal böyle olunca aklı selim bir dozaj tutturmak neredeyse mümkün değil. Bugüne gelene kadar her tür etnik kökenli sol görüş, kökenlerinin ulusalcılığını (milliyetçiliğini) zaten savunuyordu. Abdullah Öcalan daha 90’ların başlarında Ulusalcılık adında bir kitap bile yazmıştı. PKK başta olmak üzere Kürt kimliğini taşıyan her örgüt ve örgüt üyesi sıkı bir Kürt milliyetçisiydi. Fakat Türk solcuları kendi milliyetleriyle ilgili hoş duygular besleyemiyordu. Çünkü onlar kendilerini azınlıkta hissetmediği gibi, Türk milliyetçisi olmayı MHPlilikle eşdeğer bir faşizm olarak görüyorlardı. Bugün sol görüşlü Türkler arasında ulusalcılık kelimesinin zikredilir hale gelmesi iki temele dayanıyor. Öncelikle etnik kökenli solcuların milliyetçiliğine, faşizmine, şovenizmine duyulan bir tepki, ardından Avrupa Birliği probleminin her bakımdan sırtını milliyetçiliğe dayamış olmasıdır.
Garip Ama Gerçek
Bir de müslüman kemalistler türemiş (Tempo Dergisi, 13 Temmuz 2005 Çarşamba, Ali Murat Güven’le yapılan röportaj. Tam metni www.karakutu.com adresinden okunabilir.). Hiç şaşırmadım. Çünkü Kemalizm Türkiyede’ki her tür düşünceye çeşni olarak katılabilecek bir baharat olarak kullanılmaya uygun bir ideoloji. Nasıl oluyorsa herkes Kemalizm’de kendini eklemleyebileceği bir referans bulabiliyor. Garip değil. Bu durum Kemalizm; resmileşmenin şartı, meşrulaşmanın maskesi olduğu sürece devam edecek.
...
Bir de son günlerde Ecevit’in ortaya attığı bir iddia yeniden ortalığı karıştırdı. Meğer sultan Vahidettin vatan haini değilmiş. (bu arada gazetelerde gözüken ama gündeme yerleşemeyen bir konu daha vardı. Ecevit’in dedesi Hicaz muhafızıymış ve bayağı hatırı sayılır bir miras bırakmış. Ecevit bu mirası ülkemize devretti.) Hatta milli mücadeleyi örgütlemek üzere Mustafa Kemal Paşa’yı özel olarak görevlendiren, Bandırma vapurunu tahsis eden ve finansman sağlayan da Vahidettin’miş. Bandırma vapuru anlatıldığı kadar hurda da değilmiş. Bunlar mümkün. Ama Kemalistler şiddetle karşı çıktılar. Çünkü Bizzat Atatürk Nutuk’unda Vahdettine demediğini bırakmamış. Nasıl olurmuş da Atatürk’ün hain dediği biri aklanabilirmiş. Olur böyle şeyler. Yıllardır birilerinin haykırdığı bir meseleyi ille cepheden birinin doğrulaması gerekir. Yoksa atılan çığlıklar boşa gider. Ecevit işte bunların ekmeğine yağ sürmüş oldu. Kemalistlerin kızgınlığı bundan olsa gerek.
Ne kadar ses getirirse getirsin bunlar saklanan, öğretilmeyen dolayısıyla bir şekilde bilinmeyen gerçeklerin kırıntıları. Magazin yanı ağır olan ipuçları. Yine de birileri tedirgin oluyor. Demirel Hürriyet gazetesine telefon edip durumu, yani Ecevit’i kınamış. Daha bir seksen yıl bu tür şeylerin gerçek bile olsa ortaya çıkarılmaması gerektiğini, Çünkü milli birlik ve beraberliğimiz açısından böyle gerçeklerin tehdit olabileceğini dile getirmiş. Dünya tersine mi dönüyor, yoksa bu iki kurt bunadı mı karar vermek güç.
(Devam Edecek) Mim.
Kemalizm konusundaki belirsizlik bir şekilde Türkiye’nin kaderi olmayı sürdürüyor. Üstelik cumhuriyetin üzerine bina edildiği bu düşünce yeterince tanınmadığından, tanıtılmadığından bu nedenle taşıdığı belirsizliklerden dolayı cumhuriyetin, demokrasinin, laikliğin de belirsiz bir biçimde dilden dile dolaşmasından başka bir şeye neden olmuyor. Mustafa Kemal’in tartışılamayan dogmatik kişiliği, kemalizmi bazı kemalistlerin elinde adeta bağnaz bir dine dönüşüyor. Ki bu dinin yobazlarıyla başedebilmek mümkün değil. Türker Alkan Dinde Reform Nasıl Olur? (Radikal, 13 Temmuz, 2005) tarihli yazısında, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun ve onun içinde bulunduğu bir kurulun hazırladığı dinde reform tasarısını eleştiriyordu. Türker Alkan reform tasarısındaki belli başlı maddeleri eleştiriyor (ki eletirisinde haklı çünkü, yolsuzlukla mücadele, insan hak ve hürriyetleri vs. Türünden maddeler bunlar) ve bu maddelerin dinde reformla ilgisi olmadığını, yeryüzünde tüm insanların mutabakat saylayacağı insani değerler olduğunu söylüyor. Eğer dinde (islamda) bir reform yapılacaksa içki içmenin, kadınların örtünme zorunluluğunun vs. Yasak olmaktan çıkarılması gerektiğini söylüyor. Yeryüzündeki üç semavi dinden biri olan islamda böyle bir reform gerçekleşir mi bilmiyorum. Ama yazarın Suudi Arabistanda kanunla örtünmek zorunda kalan kadının insani durumunu düşünürken gösterdiği hassasiyeti Türkiyede kapalı oldukları için “kamusal alan”a alınmayan kadınlara da gösterdiği şüpheli.
Demokrasi, cumhuriyet, laiklik, hukuk devleti, çağdaş uygarlık düzeyi vs. Gibi her gün karşılaştığımız kavramların özellikle Kemalizm bağlamında içinin doldurulması gerekiyor. Yoksa bu günlerde yükselen bir değer olsa bile Kemalizm anlam bütünlüğünü sağlayamayacak. Sormadan edemiyorum. Hangi Kemalizm? Attila İlhan’ın Sultan Galiyev’le sentezlediği mi? Çağdaş Yaşamı Destekleme derneği çevresinin önerdiği mi? Türk solu çevresinin Atatürk’ü mü? Yoksa Doğu Perinçek’in maoculukla sentezlediği Atatürk mü? Veya CHP’nin Atatürk’ü mü? Daha ne olduğu net olarak ortaya çıkmayan bir ideolojinin bu kadar fraksiyona bölünmüş olması kaousu daha bir içinden çıkılmaz hale getiriyor. Dolayısıyla Türkiyeyi.
Ulusal-Evrensel
Geçmişte solun en büyük düşmanı ABD idi. Çünkü ABD kapitalizmin evrensel yanını temsil ediyordu. Oysa aynı nedenlerle ABD ile aynı kefede bulunan ve öyle değerlendirilmesi gereken Avrupa’ya solun bir sempatisi olduğu bile söylenebilir. Bunun nedeni Marksist teorinin daha çok Avrupa entellektüellerinden beslenmesi olabilir. Bu bir ihtimal. Marks’ın bizzat Almanyalı oluşu, Engels’in İngiliz oluşu, Avrupa işçi mücadelesinin tarihi bu sempatiyi besleyen olgu olabilir. Sempatiden sözedilmese bile en azından ABD’ye duyulan tepkiye benzer bir tepkiden söz edilemez solun tarihinde.
Öte tarafta Kemalizm için Avrupa bir hedeftir. Bir erektir. Çünkü Atatürk’ün sözünü ettiği Çağdaş Uygarlık Düzeyi avrupadır. Mustafa Kemal’in beslendiği kaynağın, o yıllardaki tüm ulus devletlerin teorik gerekçelerini sağlayan Fransız İhtilali olduğu ayrıca anımsanmalıdır.
Gericiler daima Türk toplumunu Avrupanın gerisine düşürmüş olmakla suçlanırlar. Dilimiz, kılık kıyafetimiz, dinimiz, sosyal hayatımız, yasalarımız, yazımız... Yıkılıp, yerle bir edilerek bu nedenle Avrupa’ya göre ayarlanmıştır. Eski olan herşey batılılaşmanın önünde engel olduğundan kaldırılmıştır. Hikaye uzun. Detayına girmek cumhuriyet tarihini yeni baştan yazmaya kalkışmak anlamına gelir.
Konuyu benim açımdan ilginç kılan şu. Avrupa Birliği meselesi. Belki kırk yıldır bütün cumhuriyet hükümetlerinin bir şekilde gündeminde bulunan bu topluluğa hiç bir zaman bu günlerde olduğu kadar yaklaşmamıştık. Belki bu gün sorunlarımızın nedeni bu. Muhafazakar-dinci(!) bir hükümet Avrupa birliğinin kapısını omuzluyor. Avrupalı sivil vatandaşların, bazı siyasal grupların bu durumdan rahatsız olmaları çok anlaşılır. Fakat Türkiye’de oluşan Avrupa Birliği muhalefeti hem problem çıkarıyor. Hem de meselenin ilginçliğine kaynaklık ediyor. Hem avrupayı erek edinen ılımlı sol, hem de Avrupaya geçmişte sempatiyle bakan radikal (marksist) solun bazı kesimleri, Avrupa Birliğine muhalefet etmede bir ortak payda buldu. Yeni bir cepheleşme kuruldu bu doğrultuda. Bu cephenin söylemi ne hikmetse ulusalcılığa (milliyetçiliğe dayanıyor. Marrksizmin evrensel dili, Kemalizmin çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma söylemi rafa kalkmış durumda. Yerine milli egemenlik, kuvvayı milliye gibi savaş dönemi söylemleri çerçevesinde örgütlenilme eğilimi var. Bütün Kemalistlerle, Doğu Perinçek ve grubu, TKP, İP vb. Sol örgütlenmeler Ulusal cephe adıyla bir araya gelebiliyor. Üstelik Ülkü ocaklarıyla Kızıl Elma Koalisyonu adı altında insanı dumura uğratan bir eylem birliğine de gidilebiliyor. Bu gelişmelere karşı çıkan ve daha islami bir söyleme yönelen ülkü ocakları başkanı Alişan Satılmış MHP genel merkezi tarafından görevden alınıyor. Dumur kelimesi yetmiyor. Meseleyi daha yakın bir takip şaşırtıcı başka sonuçlar verecektir.
Solculukla haşır neşir bir çok Türk, milliyetçilik duygusuyla yeni yeni tanışıyor. Hal böyle olunca aklı selim bir dozaj tutturmak neredeyse mümkün değil. Bugüne gelene kadar her tür etnik kökenli sol görüş, kökenlerinin ulusalcılığını (milliyetçiliğini) zaten savunuyordu. Abdullah Öcalan daha 90’ların başlarında Ulusalcılık adında bir kitap bile yazmıştı. PKK başta olmak üzere Kürt kimliğini taşıyan her örgüt ve örgüt üyesi sıkı bir Kürt milliyetçisiydi. Fakat Türk solcuları kendi milliyetleriyle ilgili hoş duygular besleyemiyordu. Çünkü onlar kendilerini azınlıkta hissetmediği gibi, Türk milliyetçisi olmayı MHPlilikle eşdeğer bir faşizm olarak görüyorlardı. Bugün sol görüşlü Türkler arasında ulusalcılık kelimesinin zikredilir hale gelmesi iki temele dayanıyor. Öncelikle etnik kökenli solcuların milliyetçiliğine, faşizmine, şovenizmine duyulan bir tepki, ardından Avrupa Birliği probleminin her bakımdan sırtını milliyetçiliğe dayamış olmasıdır.
Garip Ama Gerçek
Bir de müslüman kemalistler türemiş (Tempo Dergisi, 13 Temmuz 2005 Çarşamba, Ali Murat Güven’le yapılan röportaj. Tam metni www.karakutu.com adresinden okunabilir.). Hiç şaşırmadım. Çünkü Kemalizm Türkiyede’ki her tür düşünceye çeşni olarak katılabilecek bir baharat olarak kullanılmaya uygun bir ideoloji. Nasıl oluyorsa herkes Kemalizm’de kendini eklemleyebileceği bir referans bulabiliyor. Garip değil. Bu durum Kemalizm; resmileşmenin şartı, meşrulaşmanın maskesi olduğu sürece devam edecek.
...
Bir de son günlerde Ecevit’in ortaya attığı bir iddia yeniden ortalığı karıştırdı. Meğer sultan Vahidettin vatan haini değilmiş. (bu arada gazetelerde gözüken ama gündeme yerleşemeyen bir konu daha vardı. Ecevit’in dedesi Hicaz muhafızıymış ve bayağı hatırı sayılır bir miras bırakmış. Ecevit bu mirası ülkemize devretti.) Hatta milli mücadeleyi örgütlemek üzere Mustafa Kemal Paşa’yı özel olarak görevlendiren, Bandırma vapurunu tahsis eden ve finansman sağlayan da Vahidettin’miş. Bandırma vapuru anlatıldığı kadar hurda da değilmiş. Bunlar mümkün. Ama Kemalistler şiddetle karşı çıktılar. Çünkü Bizzat Atatürk Nutuk’unda Vahdettine demediğini bırakmamış. Nasıl olurmuş da Atatürk’ün hain dediği biri aklanabilirmiş. Olur böyle şeyler. Yıllardır birilerinin haykırdığı bir meseleyi ille cepheden birinin doğrulaması gerekir. Yoksa atılan çığlıklar boşa gider. Ecevit işte bunların ekmeğine yağ sürmüş oldu. Kemalistlerin kızgınlığı bundan olsa gerek.
Ne kadar ses getirirse getirsin bunlar saklanan, öğretilmeyen dolayısıyla bir şekilde bilinmeyen gerçeklerin kırıntıları. Magazin yanı ağır olan ipuçları. Yine de birileri tedirgin oluyor. Demirel Hürriyet gazetesine telefon edip durumu, yani Ecevit’i kınamış. Daha bir seksen yıl bu tür şeylerin gerçek bile olsa ortaya çıkarılmaması gerektiğini, Çünkü milli birlik ve beraberliğimiz açısından böyle gerçeklerin tehdit olabileceğini dile getirmiş. Dünya tersine mi dönüyor, yoksa bu iki kurt bunadı mı karar vermek güç.
(Devam Edecek) Mim.
Subscribe to Posts [Atom]