Sunday, October 30, 2005

 

Soguk Savasin Ardindan Macaristan ve 1956 devriminin onemiyle Avrupa Birliginin anlasilmasi


1956nin 23 Ekimi Macar tarihinde onemli bir yer tutar. Hem sagcisi hem solcusu, milliyetcisi, devletcisi ve sosyalistiyle farkli yorumlarla aciklanir. Bense Macar olmayan bir sosyalist olarak olaylara bakacagim. Avrupa'nin cicegi burnunda yeni uyesinin (1 Mayis 2005 den beri)Sovyet isgalinden bu gune gecirdigi bazi evreleri kisaca bir gozlemci olarak sunmaya calisacagim.
23 Ekim 2005'de tatil dolayisiyla MAcaristan'nin baskenti Budapeste'deydim. Sakin huzurlu bir sehir havasi vardi sehirde, cumartesi olmasina ragmen sokaklar arabalarla ve insanlarin gidis gelisleriyle , alisveris merkezlerinin yogunluguyla dolup tasmiyordu. Insanlar kucuk kose basi magazalarindan ucuz birseyler bulmaya calisiyorlar ve sokaktakilerin bir cogu turist olduklarini hemen belli ediyorlardi. Burasinin cumartesisi hicte bir avrupa sehrinin cumartesisine benzemiyordu. Burasi soguk savastan cikmasinin 16. senesini dolduran, burokrasinin ve yoksullugun hala hukmunu surdurdugu Budapeste'ydi. Avrupa Birliginin ulkeye kisa zaman icinde kazandirdigi tek sey, yoksullugun ve sefaletin isci sinifi arasinda dahada yayilmasindan baska bir sey degilmis gibi gorunuyordu. Zaten kapilarini sermayeci duzene sonuna kadar acmis olan Macar devleti AB uyeligi ile Avro'ya girme egimlerinin ulkeye kazandiracagi gelecegi gercekligi yanlis olarak yansitaraktan, halki kandirmaya ve bir yandan da gelecek secimlere hazirlaniyordu. Sanki bu Turkiye'de farklimiki? Ayni yanlis anlatim ve tanitim insanlarimiza verilen bos umutlar. Macar halki icinde gecerli.
Gozumuze carpan en onemli seyelerden bir tanesi, evsizligin insanlari nasil etkiledigi ve sokak koselrinde banliyolarda, alt gecitlerde yoksul insanlarin birarada nasil yasamaya basladiklariydi. Bunun tam karsiti olarakta yeni nesilin kapitalizme ayak uydurma cabasi ve yasam sekillerindeki degisikligi dunya goruslerine uydurmak icin harcadiklari cabayla kafelere, birahanelereve restorantlara akin akin etmesiyle karsi karsiya kalmamizdi.
Fakat bu sehir hala ruhunu kaybetmis gibi gozukmuyordu. Dedim ya burasi bir avrupa baskentine tam benzemiyor, neon isiklariyla suslenmis caddeleri cok az, cok uluslu sirketlerin acmis oldugu magazalar kentin en onemli yerlerinde hicte ortada gozukmuyorlar. 16 sene gecemsine ragmen burayi tam anlamiyla istila edememis kapitalizmin babalari, bilmiyorum neden ama yavas kalmislar. Yada daha zamaninin gelmedigini dusunmekteler. BIr kac sene sonra gidipte yeniden gormek lazim.

Thursday, October 20, 2005

 

Yeni Gelişmeler, Değiniler...

Dünyadaki gelişmelerden uzak duramadığı için Türkiye de çeşitli gelişmelere sahne oluyor. Doğal olarak Türkiye’yi ve Türkiye’de yaşayan tüm insanların geleceğini ve kaderini etkileyeceği çok açık olan Avrupa Birliği konusu birinci sırada.

Aslına bakılacak olursa Avrupa Birliği adı altında kurulmak istenilen devletler topluluğu, insanlık tarihinin dönüm noktalarından biri sayılabilir. Çünkü Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra tek kutuplu yeni dünya düzeni tüm dünya siyasetinin ciddi bir tıkanıklık yaşamasına neden olmuştu. Amerika’nın asla önüne geçilemeyen kudreti, Amerikan kültürüne beşiklik eden Avrupa’yı çoktan geride bırakmıştı. Fakat Avrupa Birliğinin asıl önemi, devrimlere, iç savaşlara, işgallere gerek kalmadan, gönüllülük esasına dayanan bir devletler birliğine doğru adım adım ilerlemesidir.

Avrupa birliğinin ne olduğu ve ne için olduğunu tam olarak anlayamadıktan sonra bu projeye karşı nasıl bir tavır takınacağımızı belirlemek elbette zor olacak. Nitekim Avrupa Birliği taraftarlarıyla muhalifleri arasındaki tartışmalara bakarak bir sonuç çıkarmak oldukça zor görünüyor.

Bence Avrupa Birliği projesi iki temel sorundan kaynaklanıyor. İlki Mevcut dünya konjonktürünün bir gereği olarak Avrupa devletlerinin bu türden bir birleşmeye ihtiyaç duymalarıdır. Bu ihtiyacı doğuran nedense Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bozulan dünya dengeleri içerisinde yeni bir güç oluşturmanın kaçınılmazlığıdır diyebiliriz. En azından Amerika’nın dünya siyaseti içerisinde Avrupa devletleri neredeyse bir figüran durumuna düştüler. Yıllarca soğuk savaş bahanesiyle himayesine sığındıkları Amerika, Avrupa’ya bunun bedellerini Nato aracılığıyla ağır bir biçimde ödetmeye başlamıştı. Elbette kendi bünyesinden çıkan bir kültür karşısında koskoca batı medeniyetinin böyle bir acz içine düşmesi kabul edilebilir bir durum değildir.

Avrupa Birliği üyeliği çerçevesinde yaklaşık iki yüz yıldır tam olarak anlaşılamayan, bize has yorumlarla adeta yutturulmaya alışılan batılılık düşüncesini tam anlamıyla anlamak gibi bir imkan doğmuş oldu. Çünkü bizzat Avrupa’nın kendisi hangi kriterlere sahip olunarak Avrupalı olunabileceğini açıkça anlatıyor bu günlerde.

Bu imkanın doğuşuyla birlikte, kendine has bir Avrupa ve batı medeniyeti tarif eden, bu tarife dayanarak Türkiye’nin resmi ideolojisini belirleyen kesimlerde ciddi bir rahatsızlık duyulduğu ortadı. Bu rahatsızlığın sebepleri ve sergileniş biçimi de oldukça şaşırtıcı, hayret verici bir manzarayla karşılaştırıyor bizi.

***
Tarihteki devrimler daima iktidardaki sınıfın alaşağı edilmesiyle anlamdaştır. Doğal olarak herhangi bir muhalefetin devrimci eğilimi ilk başta iktidarda olan ve iktidarda bulunduğu için üst sınıfta bulunan, üst sınıfı teşkil ettiği için ayrıcalıklara sahip olan sınıflar rahatsızlık dumuşlar ve karşıdevrimlerin ön saflarında olmuşlardır.

Kendilerinden menkul değerlerine zarar vereceğini düşündükleri her tür siyasal, sosyal, ekonomik ve bilimsel gelişme de bu sınıfların direnişiyle karşılaşmaktan kurtulmamıştır. Ortaçağın hikayesi özetle budur. Rönesans, sanayi devrimi, halk devrimleri, modern devlet anlayışı, insan haklarınının hikayesi bundan ibarettir.

Akira Kurosova’nın ünlü filmi Yedi Samuray, artık değerlerini kaybeden, değişen toplumda konumunu koruyamayan samurayların acıklı hikayesini anlatır. Bu hikayenin bir benzeri bizde yeniçeri teşkilatı dağıtıldıktan sonra yaşanmış olmalı. Yukardaki saptamanın birer örneği olarak değerlendirilebilir. Ki bu olgu İspanyolca’da bir kavram olarak adlandırılmış. Hidalgo deniliyor. Bu kez uzunca bir alıntıya başvuracağım.

“Don Quijote, İspanya'da artık yok olmakta olan hidalgo sınıfının kılıç artığı temsilcilerinden biridir. Hidalgo, İspanyolca'nın "hijo de algo" (bir şeyin oğlu) teriminin zaman içinde aldığı biçimdir ve soylu sınıfının en alt kesimini ifade eder. Bu kesimin üyeleri, soyluluğu belirleyen Don unvanını taşıma hakkının yanı sıra, vergiden bağışık tutuldukları için halkın üstünde bir statüye sahiplerdi. Bu üstünlük, çoğu kimsenin her yolu deneyerek bu unvanı elde etmek için uğraşmasına yol açıyordu. Bunun yanı sıra, özellikle 14. yüzyıldan itibaren soyluluğun ekonomik düzlemde gerilemeye başlamasıyla, Cervantes dönemine kadar çok sayıda büyük soylu hidalgoluğa düşmüştü, sonuçta İspanya nüfusunun yaklaşık yüzde 20'si hidalgolar ve ailelerinden meydana gelmekteydi. "Fakir ama soylu" hidalgolar, hiçbir iş yapmayıp yalnızca kasım kasım kasıldıkları için, sonunda gelişen burjuvazi karşısında yok olup gitti.” (www.duslerveerdemler.blogspot.com)’dan alıntı.

Bu satırları okuduğum günder beri, yani aylardır, Türkiye’de Avrupa Birliği karşıtlığı konusunda hayret verici bir muhalefet yapan Kemalistleri ve bütün Ulusalcıları takip ediyorum. Yıllardır “muasır medeniyet seviyesi”ni savunan bu insanların Avrupa Birliği’ne tam üyelik gerçekleştiğinde kaybedecekleri soyluluklarının derdiyle Milliyetçilik, Devletçilik gibi Atatürk ilkelerine sıkı sıkıya sahip çıkarken düştükleri çelişkiyi buruk bir tebessümle takip ediyorum. Belki de haklılar, Akira Kurosawa’nın Yedi Samuray’ı gibi ellerinden uçup gidecek olan ayrıcalıklar onları bu telaşa düşürüyor olmalı.

***
Öte yanda, aynı bağlamda yaşanan güncel gelişmeler de ilginç ve dikkat çekici. AB katılım müzakereleri kapsamında bilim ve teknoloji başlığı altında ilk tarama toplantısı başladı. Aynı anda gelişen bir başka olay bu yazıyı biraz daha ilginçleştirebilir. Van Üniversitesi rektörünün, yolsuzluk iddialarıyla tutuklanışının ardından YÖK başkanının yaptığı açıklamalar ülkemizde hukuka sıra gelmese bile bilimin ne durumda olduğunun bir göstergesi olarak değerlendirilmeli. Kendisi bir hukuk profesörü olan Teziç, yargıya müdahale eden açıklamalarıyla davada taraf olmayı Cumhuriyet adına bir görev biliyor. Ve müthiş bir mantık örneği sergiliyor aynı zamanda. Tutuklanan rektörle ilgili soruşturma hakkının YÖK’e ait olduğunu söylüyor. Fakat yaptığı açıklamaya bakılırsa muhtemelen YÖK tarafından açılacak bir soruşturmada rektörün karıştığı yolsuzluğun nasıl sonuçlanacağını da göstermiş oluyor.

Seyreyleyelim bakalım. Neler olacak…

Mim.

Monday, October 03, 2005

 

Eğitimde ‘Yeni’ Anlayış

Eylül ayı içinde gerek ilköğretim okulları, gerekse de üniversiteler eğitim öğretim yılına başladılar. İlköğretim okulları, Milli Eğitim Bakanlığı’nın, yılların eğitim zihniyetini bir çırpıda siliverecekmiş gibi hızlıca ve sıklıkla değiştirmeyi alışkanlık haline getirdiği müfredatları ile, üniversiteler ise giriş sınavından değişen yönetmeliklerine kadar pek çok yönleri ile medyanın ve ilgili tarafların gündeminde idi. Fakat tüm tarafların dikkatini çekmesi gereken bir konu var ki, medya tarafından özellikle “ilgi dışı” bırakılmaya çalışılıyor: eğitim sisteminin tüm kademelerine nüfuz eden piyasa zihniyeti.
Televizyonda, üçüncü sayfa haberleri ciddiyeti ile sunulan “zorla bağış” gerçeği, aslında ilköğretim okullarına sirayet eden piyasacılığın en güzel örneklerinden birini yansıtıyor. Üniversiteler de kayıtlar sırasında öğrenci annelerinin genellikle evde ‘toz bezi torbası’ olarak kullanmayı tercih edecekleri türde bir çanta hediyesine karşılık öğrencilerden 20YTL’ye varan ücretler alıyorlar. Yalnızca kayıtlarla da kalmıyor. Eğitim öğretim yılı boyunca ilköğretim okullarında ısınma ihtiyacı genellikle çocuklarının donmasına gönülleri razı olmayan veliler tarafından sağlanıyor; okul dolapları da yine çocuklarının tonlarca ağırlıktaki kitapları taşımasını istemeyen anne babalar tarafından yaptırılıyor. Tuvaletlerdeki sabun-tuvalet kağıdından tutun sınıflardaki eğitim araçlarına kadar hemen hemen tüm ihtiyaçlar velilerin vicdan sızılarının birer ürünü olarak temin ediliyor. Üniversitelerde ise öğrenci belgesi edinmek, gerekli kitapları temin etmek, üniversitenin sosyal yaşamına uyum göstermek vb. tüm hayati (öğrenci olmak başka nedir ki zaten?) konular belli bir ücrete tabii. Yani eğitim hayatının her aşamasında her öğrenci kendisi için yapılan işlemlerin tümü için belli bir maliyete katlanmak zorunda. Bunda ne var diyeceksiniz? Belli bir hizmeti alan herkes bunun karşılığını ödemeli değil mi? Sorun tam da burada zaten.
Aslında eğitim sistemi için gözden kaç(ırıl)an ve zurnanın zırt dediği nokta burası. Sorunu “işlem” ve “maliyet” terminolojisi ile tanımlamak bile neoliberal iktisadi anlayışın sonuna kadar benimsendiğinin bir göstergesi. Bu terminoloji eğitim alan öğrencileri yurttaş kategorisinden çıkaran ve birer müşteriye dönüştüren çok tehlikeli bir zihniyetin uzantısı. Devletin temel kamu hizmetlerinin başında gelen eğitim hizmetinin unsurları piyasa zihniyetine entegre edildiğinde okullar/üniversiteler birer şirkete, öğrenciler birer tüketiciye, öğretim elemanları ise bilgilerini pazarlayan birer çalışana dönüşüyor. Eğitim kurumlarının şirket gibi yönetilmelerinin küçümsenmemesi gereken olumsuz sonuçlarından bazıları şunlar: İlköğretim okullarında gelir düzeyi yüksek velilerin çocukları iyi öğretmenlerle donanımlı sınıflarda okurken, gelir düzeyi düşük ailelerin çocukları her açıdan eğitim hizmetinden yoksun kalıyor; özel ilköğretim okullarında deyim yerinde ise ‘fanus’ içinde eğitilen ‘şanslı’ çocuklar hayata ülkenin şanssız kesiminden bihaber şekilde atılıyorlar; özel üniversitelerin sayısı gün geçtikçe artıyor; ücret cazibesine kapılan değerli öğretim üyeleri birer birer özel üniversitelere transfer oluyorlar; transfer olmayanlar da bilgilerini danışmanlık yaparak pazarlamak yolunu seçiyorlar (bilgi toplumu söylemi bilginin parayla satılmasını da meşru kılıyor); kamu üniversitelerinin öğretim üyesi kadrosu hızla daralıyor; kadronun daralması genç öğretim elemanlarının yetiştirilmesinde sorunlara neden oluyor; kamu üniversiteleri YÖK uygulamaları ile boğuşmanın yanısıra araştırmaya bütçe ayıramıyor ve temel işlevlerini tam olarak yerine getiremiyor. Merkez ve perifer arasındaki görüntülerin farklılığına ayrıca değinmek gerekmiyor sanırım. Bu karanlık tablonun işaret ettiği gelecek, devletin eğitim işine ‘yetişemediği’ söylemine paralel, eğitim işlevinin büyük oranda veya tümüyle özel sektöre devredildiği, gelir farklılıklarındaki uçurumla pekişen bir eğitim adaletsizliğinin yaşandığı bir gelecek olacak.
Bu bir kehanet değil şüphesiz. Söz konusu tablo, kamu yönetiminin şirket gibi yönetilmesini meşru kılan, uluslararası düzeyde kapitalist ülkeler arasında kabul gören ve Dünya Bankası, OECD, Birleşmiş Milletler kanalı ile de üçüncü dünya ülkelerinde kabul ettirilen yeni bir siyasal iktidar modelinin ipuçlarını veriyor bize. Bu siyasal iktidar modelinde yeni bir devlet ve toplum ilişkisi tanımlanıyor. Bu modelde devlet güçsüz ve küçültülmesi gerekli. Güçsüz devletin işlev ve yetkilerini, toplumun iki temel ayağı olan piyasa ve sivil toplum örgütleri ile paylaşması gündemde. Devlet aygıtının işleyiş biçimi, karar alma mekanizmaları, kamu politikalarına dair herşey bir tür mühendislik işi gibi; resmi olmayan (informal) tüm yaşam alanları da piyasa ile birlikte düzenleniyor*. Devlet artık toplumun eğitim, sağlık, güvenlik gibi kritik varlık noktalarını düzenlemekle yükümlü görülmüyor. Devlet ve toplum arasındaki ilişki ‘eşitlerarası ve karşılıklı bağımlı’ bir ilişki olarak tanımlanıyor; birlikte yönetmenin, yönetimi piyasa, STK ve bireylerle paylaşmanın mümkünlüğü de buradan kaynaklanıyor. Devletin işlevsizleştirilmesinin ve kamusal olan herşeyin birer meta haline dönüştürülmesinin meşruiyeti doğal felaketlerde bile kendini gösteriyor (depremde AKUT olmasa bu millet ne yapardı?) Müşteri/tüketici olan yurttaş eğitim, sağlık, güvenlik vb. temel “iktisadi (ki artık bunlar kesinlikle kamusal değildir) işlemler” karşılığında gerekli maliyeti karşılamak zorunda. Sonuç, yoksulluğun kol gezdiği, sınıfsal farklılıkların ve gelir uçurumlarının yaşamın her alanında keskinleştiği, dolayısıyla da, bu maliyeti karşılayamayanların kamusal hizmetlere ulaşmasının engellendiği bir toplumsal yapı.
(Eğitim için dile getirilen bu gözlemler, sağlık hizmeti için de geçerli. Sağlık hizmeti her geçen gün kapsamlı bir planın bir parçası şeklinde piyasalaştırılıyor. Piyasalaştırılan sağlık hizmetinin bir sonucu olarak son 10 yıl içinde bebek ölümlerinde 2,5 kat artış gözlemlenen Çin, bizi bekleyen son için önemli ipuçları veriyor).
Pek çok uluslararası karşılaştırmalı örnekle de zenginleştirilebilecek bu yazı, kamu hizmetleri alanına nüfuz eden pür neoliberal anlayışa bir nebze de olsa dikkat çekmek üzere yazıldı. Devletin kamusal işlevinin sürdürülmesinde ısrar edenler için “ülkemizin kamu çıkarlarını korumakta direnmesinin ne pahasına gerçekleşeceği” sorusu da şüphesiz önemli bir tartışma konusu olacaktır. Önemle üzerinde durulması gereken, eşitsizlikleri ve adaletsizliği derinleştirecek yeni modelin, ‘mevcut kamu anlayışında açılan bir gedik değil, kapitalist sistemin bizzat kendisi olduğu’ tespitidir**.

Jıneps

Not: *Sonay Bayramoğlu’nun İletişim yayınlarından çıkan “Yönetişim Zihniyeti” isimli kitabı ve **Metin Özuğurlu’nun özel üniversiteler üzerine yaptığı çalışmaları şiddetle önerilir.

This page is powered by Blogger. Isn't yours?

Subscribe to Posts [Atom]