Monday, October 03, 2005

 

Eğitimde ‘Yeni’ Anlayış

Eylül ayı içinde gerek ilköğretim okulları, gerekse de üniversiteler eğitim öğretim yılına başladılar. İlköğretim okulları, Milli Eğitim Bakanlığı’nın, yılların eğitim zihniyetini bir çırpıda siliverecekmiş gibi hızlıca ve sıklıkla değiştirmeyi alışkanlık haline getirdiği müfredatları ile, üniversiteler ise giriş sınavından değişen yönetmeliklerine kadar pek çok yönleri ile medyanın ve ilgili tarafların gündeminde idi. Fakat tüm tarafların dikkatini çekmesi gereken bir konu var ki, medya tarafından özellikle “ilgi dışı” bırakılmaya çalışılıyor: eğitim sisteminin tüm kademelerine nüfuz eden piyasa zihniyeti.
Televizyonda, üçüncü sayfa haberleri ciddiyeti ile sunulan “zorla bağış” gerçeği, aslında ilköğretim okullarına sirayet eden piyasacılığın en güzel örneklerinden birini yansıtıyor. Üniversiteler de kayıtlar sırasında öğrenci annelerinin genellikle evde ‘toz bezi torbası’ olarak kullanmayı tercih edecekleri türde bir çanta hediyesine karşılık öğrencilerden 20YTL’ye varan ücretler alıyorlar. Yalnızca kayıtlarla da kalmıyor. Eğitim öğretim yılı boyunca ilköğretim okullarında ısınma ihtiyacı genellikle çocuklarının donmasına gönülleri razı olmayan veliler tarafından sağlanıyor; okul dolapları da yine çocuklarının tonlarca ağırlıktaki kitapları taşımasını istemeyen anne babalar tarafından yaptırılıyor. Tuvaletlerdeki sabun-tuvalet kağıdından tutun sınıflardaki eğitim araçlarına kadar hemen hemen tüm ihtiyaçlar velilerin vicdan sızılarının birer ürünü olarak temin ediliyor. Üniversitelerde ise öğrenci belgesi edinmek, gerekli kitapları temin etmek, üniversitenin sosyal yaşamına uyum göstermek vb. tüm hayati (öğrenci olmak başka nedir ki zaten?) konular belli bir ücrete tabii. Yani eğitim hayatının her aşamasında her öğrenci kendisi için yapılan işlemlerin tümü için belli bir maliyete katlanmak zorunda. Bunda ne var diyeceksiniz? Belli bir hizmeti alan herkes bunun karşılığını ödemeli değil mi? Sorun tam da burada zaten.
Aslında eğitim sistemi için gözden kaç(ırıl)an ve zurnanın zırt dediği nokta burası. Sorunu “işlem” ve “maliyet” terminolojisi ile tanımlamak bile neoliberal iktisadi anlayışın sonuna kadar benimsendiğinin bir göstergesi. Bu terminoloji eğitim alan öğrencileri yurttaş kategorisinden çıkaran ve birer müşteriye dönüştüren çok tehlikeli bir zihniyetin uzantısı. Devletin temel kamu hizmetlerinin başında gelen eğitim hizmetinin unsurları piyasa zihniyetine entegre edildiğinde okullar/üniversiteler birer şirkete, öğrenciler birer tüketiciye, öğretim elemanları ise bilgilerini pazarlayan birer çalışana dönüşüyor. Eğitim kurumlarının şirket gibi yönetilmelerinin küçümsenmemesi gereken olumsuz sonuçlarından bazıları şunlar: İlköğretim okullarında gelir düzeyi yüksek velilerin çocukları iyi öğretmenlerle donanımlı sınıflarda okurken, gelir düzeyi düşük ailelerin çocukları her açıdan eğitim hizmetinden yoksun kalıyor; özel ilköğretim okullarında deyim yerinde ise ‘fanus’ içinde eğitilen ‘şanslı’ çocuklar hayata ülkenin şanssız kesiminden bihaber şekilde atılıyorlar; özel üniversitelerin sayısı gün geçtikçe artıyor; ücret cazibesine kapılan değerli öğretim üyeleri birer birer özel üniversitelere transfer oluyorlar; transfer olmayanlar da bilgilerini danışmanlık yaparak pazarlamak yolunu seçiyorlar (bilgi toplumu söylemi bilginin parayla satılmasını da meşru kılıyor); kamu üniversitelerinin öğretim üyesi kadrosu hızla daralıyor; kadronun daralması genç öğretim elemanlarının yetiştirilmesinde sorunlara neden oluyor; kamu üniversiteleri YÖK uygulamaları ile boğuşmanın yanısıra araştırmaya bütçe ayıramıyor ve temel işlevlerini tam olarak yerine getiremiyor. Merkez ve perifer arasındaki görüntülerin farklılığına ayrıca değinmek gerekmiyor sanırım. Bu karanlık tablonun işaret ettiği gelecek, devletin eğitim işine ‘yetişemediği’ söylemine paralel, eğitim işlevinin büyük oranda veya tümüyle özel sektöre devredildiği, gelir farklılıklarındaki uçurumla pekişen bir eğitim adaletsizliğinin yaşandığı bir gelecek olacak.
Bu bir kehanet değil şüphesiz. Söz konusu tablo, kamu yönetiminin şirket gibi yönetilmesini meşru kılan, uluslararası düzeyde kapitalist ülkeler arasında kabul gören ve Dünya Bankası, OECD, Birleşmiş Milletler kanalı ile de üçüncü dünya ülkelerinde kabul ettirilen yeni bir siyasal iktidar modelinin ipuçlarını veriyor bize. Bu siyasal iktidar modelinde yeni bir devlet ve toplum ilişkisi tanımlanıyor. Bu modelde devlet güçsüz ve küçültülmesi gerekli. Güçsüz devletin işlev ve yetkilerini, toplumun iki temel ayağı olan piyasa ve sivil toplum örgütleri ile paylaşması gündemde. Devlet aygıtının işleyiş biçimi, karar alma mekanizmaları, kamu politikalarına dair herşey bir tür mühendislik işi gibi; resmi olmayan (informal) tüm yaşam alanları da piyasa ile birlikte düzenleniyor*. Devlet artık toplumun eğitim, sağlık, güvenlik gibi kritik varlık noktalarını düzenlemekle yükümlü görülmüyor. Devlet ve toplum arasındaki ilişki ‘eşitlerarası ve karşılıklı bağımlı’ bir ilişki olarak tanımlanıyor; birlikte yönetmenin, yönetimi piyasa, STK ve bireylerle paylaşmanın mümkünlüğü de buradan kaynaklanıyor. Devletin işlevsizleştirilmesinin ve kamusal olan herşeyin birer meta haline dönüştürülmesinin meşruiyeti doğal felaketlerde bile kendini gösteriyor (depremde AKUT olmasa bu millet ne yapardı?) Müşteri/tüketici olan yurttaş eğitim, sağlık, güvenlik vb. temel “iktisadi (ki artık bunlar kesinlikle kamusal değildir) işlemler” karşılığında gerekli maliyeti karşılamak zorunda. Sonuç, yoksulluğun kol gezdiği, sınıfsal farklılıkların ve gelir uçurumlarının yaşamın her alanında keskinleştiği, dolayısıyla da, bu maliyeti karşılayamayanların kamusal hizmetlere ulaşmasının engellendiği bir toplumsal yapı.
(Eğitim için dile getirilen bu gözlemler, sağlık hizmeti için de geçerli. Sağlık hizmeti her geçen gün kapsamlı bir planın bir parçası şeklinde piyasalaştırılıyor. Piyasalaştırılan sağlık hizmetinin bir sonucu olarak son 10 yıl içinde bebek ölümlerinde 2,5 kat artış gözlemlenen Çin, bizi bekleyen son için önemli ipuçları veriyor).
Pek çok uluslararası karşılaştırmalı örnekle de zenginleştirilebilecek bu yazı, kamu hizmetleri alanına nüfuz eden pür neoliberal anlayışa bir nebze de olsa dikkat çekmek üzere yazıldı. Devletin kamusal işlevinin sürdürülmesinde ısrar edenler için “ülkemizin kamu çıkarlarını korumakta direnmesinin ne pahasına gerçekleşeceği” sorusu da şüphesiz önemli bir tartışma konusu olacaktır. Önemle üzerinde durulması gereken, eşitsizlikleri ve adaletsizliği derinleştirecek yeni modelin, ‘mevcut kamu anlayışında açılan bir gedik değil, kapitalist sistemin bizzat kendisi olduğu’ tespitidir**.

Jıneps

Not: *Sonay Bayramoğlu’nun İletişim yayınlarından çıkan “Yönetişim Zihniyeti” isimli kitabı ve **Metin Özuğurlu’nun özel üniversiteler üzerine yaptığı çalışmaları şiddetle önerilir.

Comments: Post a Comment

Subscribe to Post Comments [Atom]





<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?

Subscribe to Posts [Atom]