Thursday, October 20, 2005
Yeni Gelişmeler, Değiniler...
Dünyadaki gelişmelerden uzak duramadığı için Türkiye de çeşitli gelişmelere sahne oluyor. Doğal olarak Türkiye’yi ve Türkiye’de yaşayan tüm insanların geleceğini ve kaderini etkileyeceği çok açık olan Avrupa Birliği konusu birinci sırada.
Aslına bakılacak olursa Avrupa Birliği adı altında kurulmak istenilen devletler topluluğu, insanlık tarihinin dönüm noktalarından biri sayılabilir. Çünkü Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra tek kutuplu yeni dünya düzeni tüm dünya siyasetinin ciddi bir tıkanıklık yaşamasına neden olmuştu. Amerika’nın asla önüne geçilemeyen kudreti, Amerikan kültürüne beşiklik eden Avrupa’yı çoktan geride bırakmıştı. Fakat Avrupa Birliğinin asıl önemi, devrimlere, iç savaşlara, işgallere gerek kalmadan, gönüllülük esasına dayanan bir devletler birliğine doğru adım adım ilerlemesidir.
Avrupa birliğinin ne olduğu ve ne için olduğunu tam olarak anlayamadıktan sonra bu projeye karşı nasıl bir tavır takınacağımızı belirlemek elbette zor olacak. Nitekim Avrupa Birliği taraftarlarıyla muhalifleri arasındaki tartışmalara bakarak bir sonuç çıkarmak oldukça zor görünüyor.
Bence Avrupa Birliği projesi iki temel sorundan kaynaklanıyor. İlki Mevcut dünya konjonktürünün bir gereği olarak Avrupa devletlerinin bu türden bir birleşmeye ihtiyaç duymalarıdır. Bu ihtiyacı doğuran nedense Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bozulan dünya dengeleri içerisinde yeni bir güç oluşturmanın kaçınılmazlığıdır diyebiliriz. En azından Amerika’nın dünya siyaseti içerisinde Avrupa devletleri neredeyse bir figüran durumuna düştüler. Yıllarca soğuk savaş bahanesiyle himayesine sığındıkları Amerika, Avrupa’ya bunun bedellerini Nato aracılığıyla ağır bir biçimde ödetmeye başlamıştı. Elbette kendi bünyesinden çıkan bir kültür karşısında koskoca batı medeniyetinin böyle bir acz içine düşmesi kabul edilebilir bir durum değildir.
Avrupa Birliği üyeliği çerçevesinde yaklaşık iki yüz yıldır tam olarak anlaşılamayan, bize has yorumlarla adeta yutturulmaya alışılan batılılık düşüncesini tam anlamıyla anlamak gibi bir imkan doğmuş oldu. Çünkü bizzat Avrupa’nın kendisi hangi kriterlere sahip olunarak Avrupalı olunabileceğini açıkça anlatıyor bu günlerde.
Bu imkanın doğuşuyla birlikte, kendine has bir Avrupa ve batı medeniyeti tarif eden, bu tarife dayanarak Türkiye’nin resmi ideolojisini belirleyen kesimlerde ciddi bir rahatsızlık duyulduğu ortadı. Bu rahatsızlığın sebepleri ve sergileniş biçimi de oldukça şaşırtıcı, hayret verici bir manzarayla karşılaştırıyor bizi.
***
Tarihteki devrimler daima iktidardaki sınıfın alaşağı edilmesiyle anlamdaştır. Doğal olarak herhangi bir muhalefetin devrimci eğilimi ilk başta iktidarda olan ve iktidarda bulunduğu için üst sınıfta bulunan, üst sınıfı teşkil ettiği için ayrıcalıklara sahip olan sınıflar rahatsızlık dumuşlar ve karşıdevrimlerin ön saflarında olmuşlardır.
Kendilerinden menkul değerlerine zarar vereceğini düşündükleri her tür siyasal, sosyal, ekonomik ve bilimsel gelişme de bu sınıfların direnişiyle karşılaşmaktan kurtulmamıştır. Ortaçağın hikayesi özetle budur. Rönesans, sanayi devrimi, halk devrimleri, modern devlet anlayışı, insan haklarınının hikayesi bundan ibarettir.
Akira Kurosova’nın ünlü filmi Yedi Samuray, artık değerlerini kaybeden, değişen toplumda konumunu koruyamayan samurayların acıklı hikayesini anlatır. Bu hikayenin bir benzeri bizde yeniçeri teşkilatı dağıtıldıktan sonra yaşanmış olmalı. Yukardaki saptamanın birer örneği olarak değerlendirilebilir. Ki bu olgu İspanyolca’da bir kavram olarak adlandırılmış. Hidalgo deniliyor. Bu kez uzunca bir alıntıya başvuracağım.
“Don Quijote, İspanya'da artık yok olmakta olan hidalgo sınıfının kılıç artığı temsilcilerinden biridir. Hidalgo, İspanyolca'nın "hijo de algo" (bir şeyin oğlu) teriminin zaman içinde aldığı biçimdir ve soylu sınıfının en alt kesimini ifade eder. Bu kesimin üyeleri, soyluluğu belirleyen Don unvanını taşıma hakkının yanı sıra, vergiden bağışık tutuldukları için halkın üstünde bir statüye sahiplerdi. Bu üstünlük, çoğu kimsenin her yolu deneyerek bu unvanı elde etmek için uğraşmasına yol açıyordu. Bunun yanı sıra, özellikle 14. yüzyıldan itibaren soyluluğun ekonomik düzlemde gerilemeye başlamasıyla, Cervantes dönemine kadar çok sayıda büyük soylu hidalgoluğa düşmüştü, sonuçta İspanya nüfusunun yaklaşık yüzde 20'si hidalgolar ve ailelerinden meydana gelmekteydi. "Fakir ama soylu" hidalgolar, hiçbir iş yapmayıp yalnızca kasım kasım kasıldıkları için, sonunda gelişen burjuvazi karşısında yok olup gitti.” (www.duslerveerdemler.blogspot.com)’dan alıntı.
Bu satırları okuduğum günder beri, yani aylardır, Türkiye’de Avrupa Birliği karşıtlığı konusunda hayret verici bir muhalefet yapan Kemalistleri ve bütün Ulusalcıları takip ediyorum. Yıllardır “muasır medeniyet seviyesi”ni savunan bu insanların Avrupa Birliği’ne tam üyelik gerçekleştiğinde kaybedecekleri soyluluklarının derdiyle Milliyetçilik, Devletçilik gibi Atatürk ilkelerine sıkı sıkıya sahip çıkarken düştükleri çelişkiyi buruk bir tebessümle takip ediyorum. Belki de haklılar, Akira Kurosawa’nın Yedi Samuray’ı gibi ellerinden uçup gidecek olan ayrıcalıklar onları bu telaşa düşürüyor olmalı.
***
Öte yanda, aynı bağlamda yaşanan güncel gelişmeler de ilginç ve dikkat çekici. AB katılım müzakereleri kapsamında bilim ve teknoloji başlığı altında ilk tarama toplantısı başladı. Aynı anda gelişen bir başka olay bu yazıyı biraz daha ilginçleştirebilir. Van Üniversitesi rektörünün, yolsuzluk iddialarıyla tutuklanışının ardından YÖK başkanının yaptığı açıklamalar ülkemizde hukuka sıra gelmese bile bilimin ne durumda olduğunun bir göstergesi olarak değerlendirilmeli. Kendisi bir hukuk profesörü olan Teziç, yargıya müdahale eden açıklamalarıyla davada taraf olmayı Cumhuriyet adına bir görev biliyor. Ve müthiş bir mantık örneği sergiliyor aynı zamanda. Tutuklanan rektörle ilgili soruşturma hakkının YÖK’e ait olduğunu söylüyor. Fakat yaptığı açıklamaya bakılırsa muhtemelen YÖK tarafından açılacak bir soruşturmada rektörün karıştığı yolsuzluğun nasıl sonuçlanacağını da göstermiş oluyor.
Seyreyleyelim bakalım. Neler olacak…
Mim.
Aslına bakılacak olursa Avrupa Birliği adı altında kurulmak istenilen devletler topluluğu, insanlık tarihinin dönüm noktalarından biri sayılabilir. Çünkü Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra tek kutuplu yeni dünya düzeni tüm dünya siyasetinin ciddi bir tıkanıklık yaşamasına neden olmuştu. Amerika’nın asla önüne geçilemeyen kudreti, Amerikan kültürüne beşiklik eden Avrupa’yı çoktan geride bırakmıştı. Fakat Avrupa Birliğinin asıl önemi, devrimlere, iç savaşlara, işgallere gerek kalmadan, gönüllülük esasına dayanan bir devletler birliğine doğru adım adım ilerlemesidir.
Avrupa birliğinin ne olduğu ve ne için olduğunu tam olarak anlayamadıktan sonra bu projeye karşı nasıl bir tavır takınacağımızı belirlemek elbette zor olacak. Nitekim Avrupa Birliği taraftarlarıyla muhalifleri arasındaki tartışmalara bakarak bir sonuç çıkarmak oldukça zor görünüyor.
Bence Avrupa Birliği projesi iki temel sorundan kaynaklanıyor. İlki Mevcut dünya konjonktürünün bir gereği olarak Avrupa devletlerinin bu türden bir birleşmeye ihtiyaç duymalarıdır. Bu ihtiyacı doğuran nedense Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bozulan dünya dengeleri içerisinde yeni bir güç oluşturmanın kaçınılmazlığıdır diyebiliriz. En azından Amerika’nın dünya siyaseti içerisinde Avrupa devletleri neredeyse bir figüran durumuna düştüler. Yıllarca soğuk savaş bahanesiyle himayesine sığındıkları Amerika, Avrupa’ya bunun bedellerini Nato aracılığıyla ağır bir biçimde ödetmeye başlamıştı. Elbette kendi bünyesinden çıkan bir kültür karşısında koskoca batı medeniyetinin böyle bir acz içine düşmesi kabul edilebilir bir durum değildir.
Avrupa Birliği üyeliği çerçevesinde yaklaşık iki yüz yıldır tam olarak anlaşılamayan, bize has yorumlarla adeta yutturulmaya alışılan batılılık düşüncesini tam anlamıyla anlamak gibi bir imkan doğmuş oldu. Çünkü bizzat Avrupa’nın kendisi hangi kriterlere sahip olunarak Avrupalı olunabileceğini açıkça anlatıyor bu günlerde.
Bu imkanın doğuşuyla birlikte, kendine has bir Avrupa ve batı medeniyeti tarif eden, bu tarife dayanarak Türkiye’nin resmi ideolojisini belirleyen kesimlerde ciddi bir rahatsızlık duyulduğu ortadı. Bu rahatsızlığın sebepleri ve sergileniş biçimi de oldukça şaşırtıcı, hayret verici bir manzarayla karşılaştırıyor bizi.
***
Tarihteki devrimler daima iktidardaki sınıfın alaşağı edilmesiyle anlamdaştır. Doğal olarak herhangi bir muhalefetin devrimci eğilimi ilk başta iktidarda olan ve iktidarda bulunduğu için üst sınıfta bulunan, üst sınıfı teşkil ettiği için ayrıcalıklara sahip olan sınıflar rahatsızlık dumuşlar ve karşıdevrimlerin ön saflarında olmuşlardır.
Kendilerinden menkul değerlerine zarar vereceğini düşündükleri her tür siyasal, sosyal, ekonomik ve bilimsel gelişme de bu sınıfların direnişiyle karşılaşmaktan kurtulmamıştır. Ortaçağın hikayesi özetle budur. Rönesans, sanayi devrimi, halk devrimleri, modern devlet anlayışı, insan haklarınının hikayesi bundan ibarettir.
Akira Kurosova’nın ünlü filmi Yedi Samuray, artık değerlerini kaybeden, değişen toplumda konumunu koruyamayan samurayların acıklı hikayesini anlatır. Bu hikayenin bir benzeri bizde yeniçeri teşkilatı dağıtıldıktan sonra yaşanmış olmalı. Yukardaki saptamanın birer örneği olarak değerlendirilebilir. Ki bu olgu İspanyolca’da bir kavram olarak adlandırılmış. Hidalgo deniliyor. Bu kez uzunca bir alıntıya başvuracağım.
“Don Quijote, İspanya'da artık yok olmakta olan hidalgo sınıfının kılıç artığı temsilcilerinden biridir. Hidalgo, İspanyolca'nın "hijo de algo" (bir şeyin oğlu) teriminin zaman içinde aldığı biçimdir ve soylu sınıfının en alt kesimini ifade eder. Bu kesimin üyeleri, soyluluğu belirleyen Don unvanını taşıma hakkının yanı sıra, vergiden bağışık tutuldukları için halkın üstünde bir statüye sahiplerdi. Bu üstünlük, çoğu kimsenin her yolu deneyerek bu unvanı elde etmek için uğraşmasına yol açıyordu. Bunun yanı sıra, özellikle 14. yüzyıldan itibaren soyluluğun ekonomik düzlemde gerilemeye başlamasıyla, Cervantes dönemine kadar çok sayıda büyük soylu hidalgoluğa düşmüştü, sonuçta İspanya nüfusunun yaklaşık yüzde 20'si hidalgolar ve ailelerinden meydana gelmekteydi. "Fakir ama soylu" hidalgolar, hiçbir iş yapmayıp yalnızca kasım kasım kasıldıkları için, sonunda gelişen burjuvazi karşısında yok olup gitti.” (www.duslerveerdemler.blogspot.com)’dan alıntı.
Bu satırları okuduğum günder beri, yani aylardır, Türkiye’de Avrupa Birliği karşıtlığı konusunda hayret verici bir muhalefet yapan Kemalistleri ve bütün Ulusalcıları takip ediyorum. Yıllardır “muasır medeniyet seviyesi”ni savunan bu insanların Avrupa Birliği’ne tam üyelik gerçekleştiğinde kaybedecekleri soyluluklarının derdiyle Milliyetçilik, Devletçilik gibi Atatürk ilkelerine sıkı sıkıya sahip çıkarken düştükleri çelişkiyi buruk bir tebessümle takip ediyorum. Belki de haklılar, Akira Kurosawa’nın Yedi Samuray’ı gibi ellerinden uçup gidecek olan ayrıcalıklar onları bu telaşa düşürüyor olmalı.
***
Öte yanda, aynı bağlamda yaşanan güncel gelişmeler de ilginç ve dikkat çekici. AB katılım müzakereleri kapsamında bilim ve teknoloji başlığı altında ilk tarama toplantısı başladı. Aynı anda gelişen bir başka olay bu yazıyı biraz daha ilginçleştirebilir. Van Üniversitesi rektörünün, yolsuzluk iddialarıyla tutuklanışının ardından YÖK başkanının yaptığı açıklamalar ülkemizde hukuka sıra gelmese bile bilimin ne durumda olduğunun bir göstergesi olarak değerlendirilmeli. Kendisi bir hukuk profesörü olan Teziç, yargıya müdahale eden açıklamalarıyla davada taraf olmayı Cumhuriyet adına bir görev biliyor. Ve müthiş bir mantık örneği sergiliyor aynı zamanda. Tutuklanan rektörle ilgili soruşturma hakkının YÖK’e ait olduğunu söylüyor. Fakat yaptığı açıklamaya bakılırsa muhtemelen YÖK tarafından açılacak bir soruşturmada rektörün karıştığı yolsuzluğun nasıl sonuçlanacağını da göstermiş oluyor.
Seyreyleyelim bakalım. Neler olacak…
Mim.
Subscribe to Posts [Atom]