Thursday, November 10, 2005
Baskaldiri elitislere karsi koymanin en iyi yolu diyor Fransiz Isci sinifi
Insan haklari savunucusu Martin Luther King "Eylemler sessiz insanlarin sesidir" demisti 1960daki siyahi Amerikanlarin baskaldirilari icin.
O zamanlar siyahi getolardaki yoksul halkin irkciliga ve baskilara karsi baskaldirisi vardi. Daha sonralari 1980 lerde Ingilterede siyahiyla beyaziyla yoksul halk devletin somurusune buyuk sehirlerde karsi cikti.
Simdiyse Fransa'da buyuk sehirlerin varoslarinda ikinci ucuncu kusak Afrikali, Arap kokenli yoksul halk uzerlerindeki baskiyi silkelemek icin baskaldiriyor.
Her defasinda yoneten sinif ve burjuvazi onyargili goruslerle olaylari farkli yonlere dogrultup isi bir irk savasi durumuna suruklemek istiyorlar. Olaylari 'kendini bilmez' genclerin cikardigi dusuncesiz eylemler olarak aciklamaya ve lanse etmeye calisiyorlar. Ve tabiki arkasindan sorunlarin ana kaynaginin ne oldugunu aciklamaya calisanlari dislayip yeni cozumler oneren neo-liberal muhafazakarlari dahada one cikariyorlar.
Butun bunlari cok kulturlu toplumun sorunlari olarak aciklamaya calisan burjuva yazarlari ulusal kimligin kayboldugu ve bunun yeniden yapilanmasi gerektigini vurgulayan yazilar ve yorumlarla sovenist ideolojilere yataklik etmekten geri kalmiyorlar. Ki bu Turkiye dede ayni sekilde uygulanmaktadir, ozelliklede Kurt toplumu uzerine yapilan baskilarda bu cok iyi gorulmektedir. Ama her zaman gozlenen sey burjuvazinin ortak kimliginin ileriye surulmesidir ki hic kimse yoksul halkin kimliginin ne oldugunu , ne soylemekte nede tartismaktadir.
....
Yabancilasma
Ornegin 2002 yilinda Fransiz ic isleri bakani Musluman gruplari dislamaya ve onlari marjinellestirmeye calisti, ki ayni sey Ingilterede Tony Blair ve onun New Labour partisi tarafindan yapilmaktadir.
Fransiz Parlementosu okullarda basortusunu ve diger dini sembolleri yasaklayaraktan bir radikal adim daha atti. Ki bunun arkasinada 'Fransadaki ayrimlari kaldirmak istiyoruz ' kisvetiyle girdi. Daha dogrusu: insanlari daha cok ayirip yabancilastirmak istiyoruz demeleri gerekiyordu, ozelliklede Musluman kokenli kuaey Afrikalilari. Duzen partilerinin hepside toplumdaki , Arap ve Afrikali karsitligini gormezlikten gelip , katilasan irkciliga goz yummanin Fransiz esitciliginin ilkesi oldugunu savunmaktanda cekinmediler, tabiki bugunku sorunlarin ana kaynaginin kendileri oldugunuda inkar etmekten kacinmadan.
Tabiki bunun yaninda sorunlara bulacaklari gunah keciside hazir durumdaydi, oda 'kendilerini Avrupali Fransiz toplumuna ayak uyduramayan Musluman Araplardi'. Bilindigi uzere, Fransizlar gelismis , uygar bir toplumdur ve bu ulkeye gelen herkes onlarin istedigi gibi yasamalidir cunku onlarin yasam tarzi en yuksek degerlere sahiptir. Yani irkci, baskici bir toplumun degerleri onlarin somurgelerinden gelen halklarin degerlerinden dahada ustundur. Ne kadarda mantikli bir yaklasim! Tamda uygar burjuva Avrupalisina yakisir bir anlatim. Tabi hic kimse bu insanlarin normal isci sinifindan gelen , yoksul halk oldugunu belirtme ihtiyaci duymamaktadir cunki, bu insanlar 'gercek Fransiz' degillerdir. Oda ne oluyor ise? Gercek Fransiz, sanki kafatasi arastirmasi yapan nazi Almanyasindaki SS subaylarinin soylemleri gibi, 'Gercek Alman' ariyoruz, 'hakiki Turk' ariyoruz. Bu fikir neo-liberal burjuvazinin isci sinifini bolme cabalarinin bir parcasindan baska bir sey degildir.
...
Baskaldiri:
Bu sehir kavgalari, iscilerin hep birlikte organize olarak greve gitmelerinden farkli bir sey degildir. Cunki isin sonunda kendi basina orgutlenen bir sinif mucadelesinden bahsetmekteyiz. Mucadele her iki taraftada kapitalistler ve onlarin yoksul halklar uzerinde uyguladigi baskilara karsi koyan orgutlenmis guclerden bahsetmekteyiz. Fransiz devleti yakinda baskilarla bu baskaldiriyi ortadan silkecegini umut etmektedir, ki kendisine Amerika'daki 1960 olaylarini ornek almaktadir.
Tabiki bu onemli gunlerde, sola cok buyuk gorevler dusmektedir, oda Avrupa'daki muslumanlarin savunulmasidir. Onlarin seytanlastirilmasina ve marjinellestirilip yabancilastirilmasina izin verilmemeli, sosyalistler olarak onlarin insan hak ve ozgurluklerinin savunulmasi gerekliligini her alanda belirtmemiz ve savunmamiz gerekmektedir. Buda , eger olacaksa , Avrupada ki sosyal kaynasmanin tek yolunun irk uzerinden, din uzerinden degil, sinif uzerinden gerceklesecegini belirtmekten gececektir.
Daha huzurlu bir dunya icin tum dunyanin isci siniflari kapitalizme ve emperyalizme karsi birlesin!
Sores
O zamanlar siyahi getolardaki yoksul halkin irkciliga ve baskilara karsi baskaldirisi vardi. Daha sonralari 1980 lerde Ingilterede siyahiyla beyaziyla yoksul halk devletin somurusune buyuk sehirlerde karsi cikti.
Simdiyse Fransa'da buyuk sehirlerin varoslarinda ikinci ucuncu kusak Afrikali, Arap kokenli yoksul halk uzerlerindeki baskiyi silkelemek icin baskaldiriyor.
Her defasinda yoneten sinif ve burjuvazi onyargili goruslerle olaylari farkli yonlere dogrultup isi bir irk savasi durumuna suruklemek istiyorlar. Olaylari 'kendini bilmez' genclerin cikardigi dusuncesiz eylemler olarak aciklamaya ve lanse etmeye calisiyorlar. Ve tabiki arkasindan sorunlarin ana kaynaginin ne oldugunu aciklamaya calisanlari dislayip yeni cozumler oneren neo-liberal muhafazakarlari dahada one cikariyorlar.
Butun bunlari cok kulturlu toplumun sorunlari olarak aciklamaya calisan burjuva yazarlari ulusal kimligin kayboldugu ve bunun yeniden yapilanmasi gerektigini vurgulayan yazilar ve yorumlarla sovenist ideolojilere yataklik etmekten geri kalmiyorlar. Ki bu Turkiye dede ayni sekilde uygulanmaktadir, ozelliklede Kurt toplumu uzerine yapilan baskilarda bu cok iyi gorulmektedir. Ama her zaman gozlenen sey burjuvazinin ortak kimliginin ileriye surulmesidir ki hic kimse yoksul halkin kimliginin ne oldugunu , ne soylemekte nede tartismaktadir.
....
Yabancilasma
Ornegin 2002 yilinda Fransiz ic isleri bakani Musluman gruplari dislamaya ve onlari marjinellestirmeye calisti, ki ayni sey Ingilterede Tony Blair ve onun New Labour partisi tarafindan yapilmaktadir.
Fransiz Parlementosu okullarda basortusunu ve diger dini sembolleri yasaklayaraktan bir radikal adim daha atti. Ki bunun arkasinada 'Fransadaki ayrimlari kaldirmak istiyoruz ' kisvetiyle girdi. Daha dogrusu: insanlari daha cok ayirip yabancilastirmak istiyoruz demeleri gerekiyordu, ozelliklede Musluman kokenli kuaey Afrikalilari. Duzen partilerinin hepside toplumdaki , Arap ve Afrikali karsitligini gormezlikten gelip , katilasan irkciliga goz yummanin Fransiz esitciliginin ilkesi oldugunu savunmaktanda cekinmediler, tabiki bugunku sorunlarin ana kaynaginin kendileri oldugunuda inkar etmekten kacinmadan.
Tabiki bunun yaninda sorunlara bulacaklari gunah keciside hazir durumdaydi, oda 'kendilerini Avrupali Fransiz toplumuna ayak uyduramayan Musluman Araplardi'. Bilindigi uzere, Fransizlar gelismis , uygar bir toplumdur ve bu ulkeye gelen herkes onlarin istedigi gibi yasamalidir cunku onlarin yasam tarzi en yuksek degerlere sahiptir. Yani irkci, baskici bir toplumun degerleri onlarin somurgelerinden gelen halklarin degerlerinden dahada ustundur. Ne kadarda mantikli bir yaklasim! Tamda uygar burjuva Avrupalisina yakisir bir anlatim. Tabi hic kimse bu insanlarin normal isci sinifindan gelen , yoksul halk oldugunu belirtme ihtiyaci duymamaktadir cunki, bu insanlar 'gercek Fransiz' degillerdir. Oda ne oluyor ise? Gercek Fransiz, sanki kafatasi arastirmasi yapan nazi Almanyasindaki SS subaylarinin soylemleri gibi, 'Gercek Alman' ariyoruz, 'hakiki Turk' ariyoruz. Bu fikir neo-liberal burjuvazinin isci sinifini bolme cabalarinin bir parcasindan baska bir sey degildir.
...
Baskaldiri:
Bu sehir kavgalari, iscilerin hep birlikte organize olarak greve gitmelerinden farkli bir sey degildir. Cunki isin sonunda kendi basina orgutlenen bir sinif mucadelesinden bahsetmekteyiz. Mucadele her iki taraftada kapitalistler ve onlarin yoksul halklar uzerinde uyguladigi baskilara karsi koyan orgutlenmis guclerden bahsetmekteyiz. Fransiz devleti yakinda baskilarla bu baskaldiriyi ortadan silkecegini umut etmektedir, ki kendisine Amerika'daki 1960 olaylarini ornek almaktadir.
Tabiki bu onemli gunlerde, sola cok buyuk gorevler dusmektedir, oda Avrupa'daki muslumanlarin savunulmasidir. Onlarin seytanlastirilmasina ve marjinellestirilip yabancilastirilmasina izin verilmemeli, sosyalistler olarak onlarin insan hak ve ozgurluklerinin savunulmasi gerekliligini her alanda belirtmemiz ve savunmamiz gerekmektedir. Buda , eger olacaksa , Avrupada ki sosyal kaynasmanin tek yolunun irk uzerinden, din uzerinden degil, sinif uzerinden gerceklesecegini belirtmekten gececektir.
Daha huzurlu bir dunya icin tum dunyanin isci siniflari kapitalizme ve emperyalizme karsi birlesin!
Sores
Wednesday, November 02, 2005
SAĞIMIZ SOLUMUZ BELLİ OLMUYOR
Herşeyden önce sağın solun birbirine karışması nasıl mümkün oluyor bunu anlamak güç. Fakat netice itibariyle karıştırıldığı taktirde böyle bir şeyin mümkün olabileceğini de görüyoruz. Bakınız ulusalcılık denilen kavram
Ulusalcılık düşüncesinin temelinde iki neden yatıyor. Birincisi, milli-milliyetçilik kelimelerinin uyandırdığı olumsuz izlenimleri gözardı etmeye çalışmak olsa gerek. Çünkü sadece bir kelime oyunuyla; birbirinin aynı olan şeylerden, bambaşka şeylermiş gibi sözetmek mümkün olabiliyor. İkincisi de, Türk milletinin İslam inancıyla olan ilişkisinin yok sayılmasıyla ilgili. İlhan Selçuk, Cumhuriyet’teki bir yazısında, Türkçülüğün en önemli ismi Nihal Atsız’ı ve onun Türkçülüğe bakışını olumlayarak bunun ipucunu vermişti. Ulusalcı çevrelerde, yeniden antropoloji biliminin önem kazanması, orta asya tarihinin bu güne kadar rastlanmayan derecede ilgiye mazhar olması, yine İslam inancı ve bu inancın bir arada tuttuğu, Osmanlı coğrafyasında yaşayıp, kurtuluş savaşına omuz veren tüm diğer halklar dışlanarak, “Türklerin çılgın”lığının göklere çıkarılması da konunun anlaşılması bakımından önemli birer ipucudur.
Bugün Türkiye’de Ulusalcılık kavramının ifade ettiği prensiplerin ve bu prensiplere dayanarak ortaya çıkacak yegane toplumsal modelin, yıllardır ortadoğuda bir şekilde yaşayan BAAS (Milliyetçi Sosyalizim) çizgisinin Türkiye’ye uyarlanmış bir modeli olduğunu görememek için, Ulusalcılık denilen kavrama koşulsuz olarak inanmak gerekiyor. Bunun bir inanç olmaktan kurtarılıp bir düşünce olmasıysa mümkün değil. Çünkü sağ başkadır sol başkadır. Bu ikisinin birbirine karışımı basit bir mantık ilkesine taban tabana zıt düşüyor. Üçüncü bir hal imkansızdır. Ya sağdır, ya soldur. İkisi birden aynı anda olamaz.
Bir başka mantık hatası da şurada. Şayet Ulusalcılık, yani bir ulusun kendi yararlarını gözetebilmesi için, ancak kendi ulusal dinamiklerinden yararlanması gerekiyorsa: Ve bu nedenle sözgelimi kapitalizme, oligarşiye, Avrupa Birliği gibi daha somut bir şeye karşı çıkılması gerekir. Ulusalcı bir mantığın doğal sonucu budur. Fakat yine aynı nedenle sosyalizm, köktendincilik veya başka bir dış kaynaklı ideolojiye de ulusun yüzünü çevirmesi gerekir. Şayet dinciliği, yahut sosyalizmi ulus için kaçınılmaz bir kurtuluş reçetesi sayıyor ve diğer düşüncelere, ideolojilere bu şekilde karşı çıkıyorsak, düşüncelerini benimsemediğimiz insanlarla aslında aynı yerde (yani ulusalcılık/milliyetçilik = sağcılık solculuk) fakat simetrik bir cephede bulunuyoruz demektir.
Eğer gerçekten Türk Ulusu’nun farklılıklarını koruyarak, Türk Ulusu’nun özelliklerini koruyan ve ona yaraşan bir yaşam sürmesini arzuluyorsak, bunun için Bill Gates’e gösterdiğimiz tepkinin aynını, Karl Mark’a da göstermek, bu ulusa duyulan sevgiyi göstermenin en geçerli göstergesi olacaktır. Belki o zaman sağımızla solumuzu karıştırmaktan da kurtulup aklımızı mantığa uygun bir mecraya yönlendirebiliriz.
***
Problem aşağı yukarı belli. Peki çözüm ne? Devlet denilen kurumun tamamen insan yaşamından çıkarıldığı ütopik bir dünyayı önermek saflık olur. O halde insani isteklerimizin, insan gibi yaşayacağımız bir devletin hayalini kurmak veya böyle bir devlet hayalinin gerçekleşmesi için çaba göstermek şu an için en mantıklı olan.
Bireylerin, düşüncelerini, inançlarını, kültürel farklılıklarını, sosyal, siyasal, ekonomik haklarını, varsa farklı dillerini, hatta farklı adalet anlayışlarını doyurucu bir şekilde yaşayabilecekleri bir devletin varolmasını arzularım. Şayet muhalefet edeceğim noktalar görürsem, çocuğumu omzuma alıp mitinge katılabileceğim, coplanmadan, dövülmeden, fişlenmeden meramımı anlatabileceğim bir devlet. Beni farklı düşüncelerime, yaptığım muhalefete, siyasi fikrime, kıyafetime, dilime, dinime rağmen düşman olarak görmeyen bir devlet. Türksem, Türk gibi yaşamama izin veren, başıma fes giydiğimde, ayağıma şalvar geçirdiğimde, beni iğrenç bir pislik gibi, bir köpek gibi kamusal alanların kapılarından yaka paça sürüklemeyen bir devlet. Aleviysem, Bektaşi isem, Nakşi isem, Ateist isem, Sünni isem her neysem diğerlerinden farklı muamele görmediğim bir devlet. Hastalandığım zaman, yaşlandığım, çocuğumu okula gönderdiğim zaman, ödediğim vergilerin karşılığını beni aşağılayıcı durumlara düşürmeden ödeyen bir devlet. Oy verip iktidara getirdiğim insanları dakka başı askeri ihtilallerle alaşağı etmeyen bir devlet. Kafası bozulduğunda çarşı pazara tanklarla dalmayan, adalet uygulayacağı vakit memurunu, askerini, başbakanını, lazını çerkezini, kürdünü, vesairesini koruyup kollamadan adaleti tesis eden bir devlet. En haklı isteklerimi dile getirdiğim vakit, öfkelenip sopasını eline almayan bir devlet. Kaptığı köşelerde yakınlarına imtiyaz dağıtmayan, basit işleri bile rüşvetle halletmeme gerek bırakmayan bir devlet istiyorum. Bunları bir liste halinde sonsuza kadar sıralayabilirim. Ki sonuçta bu gün içinde yaşadığım Türkiye’nin bana bu isteklerin hemen hemen hiçbirini sağlamadığı ortada. Bugünkü gerçekleriyle, böyle bir ülkede yaşamak kimin hoşuna gidiyor. Bakıyorum. Hoşnut olan yok. Kapitalisti, dincisi, sosyalisti, alevisi, sünnisi, lazı, kürdü, çerkezi... Bu listeyi de uzatalım. Uzatabildiğimiz kadar.
Üzerinde yaşamaktan gurur duyduğumuz, sahip olmaktan sonsuz mutluluk duyduğumuz bu vatanda, Kurtuluş savaşını ve bu ülkenin nizamını intizamını kanıyla sağlayan insanların torunları, yani “Şu Çılgın Türkler” bunlara revamı? Elbette ki değil. Bu yüzden daha iyi bir Türkiye diye yanıp tutuşuyoruz. Bu yüzden birileri Avrupa Birliğine üye olalım diye yanıp tutuşuyor. Çünkü Türkiye’deki bir çok insan Avrupa Birliğine dahil olduğumuzda vahşi kapitalizmin kucağına düşeceğimizden habersiz. Çünkü Türkiye’de yaşayan bir çok insan kapitalizmin yaşatacağı olumsuzlukları umursamıyor bile. Çünkü zaten çarpık bir kapitalizmin ayakları altında inliyor. Önce biraz insan gibi yaşamak istiyor. Yıllardır tüylü şapkalarıyla, vatkalı elbiseleriyle, güzel arabalarla gelip Alamanyalarda nasıl insan gibi yaşadıklarını anlatan akrabaları gibi yaşamak istiyorlar. Öncelik burda. İnsan gibi yaşamakta.
Şunu unutmamak gerekiyor. Avrupa Birliği gibi çok netameli bir konunun, hatta Kuvvay-ı Milliye ruhunu yeniden canlandırabilecek kadar önemli bir konunun taraftar bulabilmesi yukarda bahsettiğim nedenlerle doğrudan ilgili. O yüzden Ulusalcı/Milliyetçi’lerin, Türk Ulusunun ve Türkiye’de yaşayan tüm diğer insanların beklentilerine cevap verecek düzenlemeleri öngörmeleri, beklemeleri ve bu insanların beklentilerini de şiddetle savunmaları gerekiyor. Aksi halde Avrupa Birliği’ne yapılan muhalefetin Cumhuriyetin Hidaloglarının son çırpınışları olduğunu düşünmeye devam edeceğim. İster istemez bu böyle olacak. Mevcut durum devam ettiği, yani sağ ve sol birbirine karışmış bir durumda devam ettiği sürece, buralarda saf tutmayacağım. Çünkü safım Türkiye’de yaşayan tüm insanların muttuluğu, başarısı, kısacası insanca yaşamasının yanında olacak. Devletin kendini ne ile adlandırdığı ben dahil kimsenin pek umurunda olmaz herhalde o vakit. O vakit Avrupa Birliği’ne, ABD’ye, kapitalizme, şeriata, sosyalizme gerek kalmaz. Kimsenin sevmemek gibi bir durumu olmayacağı için terketmek gibi bir durumla da karşılaşmaz bu ülkede. Keşke Laik Demokratik Cumhuriyetimiz bizi başka çözümler aramaktan, birbirimizle didişmekten kurtarabilecek bir devlet olmayı başarabilse. Bunu tüm kalbimle isterim.
Mim
Ulusalcılık düşüncesinin temelinde iki neden yatıyor. Birincisi, milli-milliyetçilik kelimelerinin uyandırdığı olumsuz izlenimleri gözardı etmeye çalışmak olsa gerek. Çünkü sadece bir kelime oyunuyla; birbirinin aynı olan şeylerden, bambaşka şeylermiş gibi sözetmek mümkün olabiliyor. İkincisi de, Türk milletinin İslam inancıyla olan ilişkisinin yok sayılmasıyla ilgili. İlhan Selçuk, Cumhuriyet’teki bir yazısında, Türkçülüğün en önemli ismi Nihal Atsız’ı ve onun Türkçülüğe bakışını olumlayarak bunun ipucunu vermişti. Ulusalcı çevrelerde, yeniden antropoloji biliminin önem kazanması, orta asya tarihinin bu güne kadar rastlanmayan derecede ilgiye mazhar olması, yine İslam inancı ve bu inancın bir arada tuttuğu, Osmanlı coğrafyasında yaşayıp, kurtuluş savaşına omuz veren tüm diğer halklar dışlanarak, “Türklerin çılgın”lığının göklere çıkarılması da konunun anlaşılması bakımından önemli birer ipucudur.
Bugün Türkiye’de Ulusalcılık kavramının ifade ettiği prensiplerin ve bu prensiplere dayanarak ortaya çıkacak yegane toplumsal modelin, yıllardır ortadoğuda bir şekilde yaşayan BAAS (Milliyetçi Sosyalizim) çizgisinin Türkiye’ye uyarlanmış bir modeli olduğunu görememek için, Ulusalcılık denilen kavrama koşulsuz olarak inanmak gerekiyor. Bunun bir inanç olmaktan kurtarılıp bir düşünce olmasıysa mümkün değil. Çünkü sağ başkadır sol başkadır. Bu ikisinin birbirine karışımı basit bir mantık ilkesine taban tabana zıt düşüyor. Üçüncü bir hal imkansızdır. Ya sağdır, ya soldur. İkisi birden aynı anda olamaz.
Bir başka mantık hatası da şurada. Şayet Ulusalcılık, yani bir ulusun kendi yararlarını gözetebilmesi için, ancak kendi ulusal dinamiklerinden yararlanması gerekiyorsa: Ve bu nedenle sözgelimi kapitalizme, oligarşiye, Avrupa Birliği gibi daha somut bir şeye karşı çıkılması gerekir. Ulusalcı bir mantığın doğal sonucu budur. Fakat yine aynı nedenle sosyalizm, köktendincilik veya başka bir dış kaynaklı ideolojiye de ulusun yüzünü çevirmesi gerekir. Şayet dinciliği, yahut sosyalizmi ulus için kaçınılmaz bir kurtuluş reçetesi sayıyor ve diğer düşüncelere, ideolojilere bu şekilde karşı çıkıyorsak, düşüncelerini benimsemediğimiz insanlarla aslında aynı yerde (yani ulusalcılık/milliyetçilik = sağcılık solculuk) fakat simetrik bir cephede bulunuyoruz demektir.
Eğer gerçekten Türk Ulusu’nun farklılıklarını koruyarak, Türk Ulusu’nun özelliklerini koruyan ve ona yaraşan bir yaşam sürmesini arzuluyorsak, bunun için Bill Gates’e gösterdiğimiz tepkinin aynını, Karl Mark’a da göstermek, bu ulusa duyulan sevgiyi göstermenin en geçerli göstergesi olacaktır. Belki o zaman sağımızla solumuzu karıştırmaktan da kurtulup aklımızı mantığa uygun bir mecraya yönlendirebiliriz.
***
Problem aşağı yukarı belli. Peki çözüm ne? Devlet denilen kurumun tamamen insan yaşamından çıkarıldığı ütopik bir dünyayı önermek saflık olur. O halde insani isteklerimizin, insan gibi yaşayacağımız bir devletin hayalini kurmak veya böyle bir devlet hayalinin gerçekleşmesi için çaba göstermek şu an için en mantıklı olan.
Bireylerin, düşüncelerini, inançlarını, kültürel farklılıklarını, sosyal, siyasal, ekonomik haklarını, varsa farklı dillerini, hatta farklı adalet anlayışlarını doyurucu bir şekilde yaşayabilecekleri bir devletin varolmasını arzularım. Şayet muhalefet edeceğim noktalar görürsem, çocuğumu omzuma alıp mitinge katılabileceğim, coplanmadan, dövülmeden, fişlenmeden meramımı anlatabileceğim bir devlet. Beni farklı düşüncelerime, yaptığım muhalefete, siyasi fikrime, kıyafetime, dilime, dinime rağmen düşman olarak görmeyen bir devlet. Türksem, Türk gibi yaşamama izin veren, başıma fes giydiğimde, ayağıma şalvar geçirdiğimde, beni iğrenç bir pislik gibi, bir köpek gibi kamusal alanların kapılarından yaka paça sürüklemeyen bir devlet. Aleviysem, Bektaşi isem, Nakşi isem, Ateist isem, Sünni isem her neysem diğerlerinden farklı muamele görmediğim bir devlet. Hastalandığım zaman, yaşlandığım, çocuğumu okula gönderdiğim zaman, ödediğim vergilerin karşılığını beni aşağılayıcı durumlara düşürmeden ödeyen bir devlet. Oy verip iktidara getirdiğim insanları dakka başı askeri ihtilallerle alaşağı etmeyen bir devlet. Kafası bozulduğunda çarşı pazara tanklarla dalmayan, adalet uygulayacağı vakit memurunu, askerini, başbakanını, lazını çerkezini, kürdünü, vesairesini koruyup kollamadan adaleti tesis eden bir devlet. En haklı isteklerimi dile getirdiğim vakit, öfkelenip sopasını eline almayan bir devlet. Kaptığı köşelerde yakınlarına imtiyaz dağıtmayan, basit işleri bile rüşvetle halletmeme gerek bırakmayan bir devlet istiyorum. Bunları bir liste halinde sonsuza kadar sıralayabilirim. Ki sonuçta bu gün içinde yaşadığım Türkiye’nin bana bu isteklerin hemen hemen hiçbirini sağlamadığı ortada. Bugünkü gerçekleriyle, böyle bir ülkede yaşamak kimin hoşuna gidiyor. Bakıyorum. Hoşnut olan yok. Kapitalisti, dincisi, sosyalisti, alevisi, sünnisi, lazı, kürdü, çerkezi... Bu listeyi de uzatalım. Uzatabildiğimiz kadar.
Üzerinde yaşamaktan gurur duyduğumuz, sahip olmaktan sonsuz mutluluk duyduğumuz bu vatanda, Kurtuluş savaşını ve bu ülkenin nizamını intizamını kanıyla sağlayan insanların torunları, yani “Şu Çılgın Türkler” bunlara revamı? Elbette ki değil. Bu yüzden daha iyi bir Türkiye diye yanıp tutuşuyoruz. Bu yüzden birileri Avrupa Birliğine üye olalım diye yanıp tutuşuyor. Çünkü Türkiye’deki bir çok insan Avrupa Birliğine dahil olduğumuzda vahşi kapitalizmin kucağına düşeceğimizden habersiz. Çünkü Türkiye’de yaşayan bir çok insan kapitalizmin yaşatacağı olumsuzlukları umursamıyor bile. Çünkü zaten çarpık bir kapitalizmin ayakları altında inliyor. Önce biraz insan gibi yaşamak istiyor. Yıllardır tüylü şapkalarıyla, vatkalı elbiseleriyle, güzel arabalarla gelip Alamanyalarda nasıl insan gibi yaşadıklarını anlatan akrabaları gibi yaşamak istiyorlar. Öncelik burda. İnsan gibi yaşamakta.
Şunu unutmamak gerekiyor. Avrupa Birliği gibi çok netameli bir konunun, hatta Kuvvay-ı Milliye ruhunu yeniden canlandırabilecek kadar önemli bir konunun taraftar bulabilmesi yukarda bahsettiğim nedenlerle doğrudan ilgili. O yüzden Ulusalcı/Milliyetçi’lerin, Türk Ulusunun ve Türkiye’de yaşayan tüm diğer insanların beklentilerine cevap verecek düzenlemeleri öngörmeleri, beklemeleri ve bu insanların beklentilerini de şiddetle savunmaları gerekiyor. Aksi halde Avrupa Birliği’ne yapılan muhalefetin Cumhuriyetin Hidaloglarının son çırpınışları olduğunu düşünmeye devam edeceğim. İster istemez bu böyle olacak. Mevcut durum devam ettiği, yani sağ ve sol birbirine karışmış bir durumda devam ettiği sürece, buralarda saf tutmayacağım. Çünkü safım Türkiye’de yaşayan tüm insanların muttuluğu, başarısı, kısacası insanca yaşamasının yanında olacak. Devletin kendini ne ile adlandırdığı ben dahil kimsenin pek umurunda olmaz herhalde o vakit. O vakit Avrupa Birliği’ne, ABD’ye, kapitalizme, şeriata, sosyalizme gerek kalmaz. Kimsenin sevmemek gibi bir durumu olmayacağı için terketmek gibi bir durumla da karşılaşmaz bu ülkede. Keşke Laik Demokratik Cumhuriyetimiz bizi başka çözümler aramaktan, birbirimizle didişmekten kurtarabilecek bir devlet olmayı başarabilse. Bunu tüm kalbimle isterim.
Mim
Tuesday, November 01, 2005
kafkasya...
Kuzey Kafkasya’dan sürgün edilen insanların, unutmadığı, unutamadığı o göçün üzerinden tam 140 yıl geçmiş. Kızılderililerin kaderine benzemiyor mu? Soluk benizli kötü adamların zulümleri belki Kızılderililerin kaderinden daha ağır koşullar yaşatmış Kafkasya insanlarına. Vatanlarından, topraklarından zorla ve zorunlu olarak çıkıp gitmek zorunda kalmışlar.
Dile kolay, 140 yıl birlikte yaşamışız. Biz onların acılarını ne kadar paylaşabildik, vatan müdafaalarında ne kadar yanlarındaydık bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa onlar kurtuluş savaşımızda bizimle birlikteydiler.
Aslında onlarla aramızda siz/biz diye bir şeyin varolduğuna inanmıyorum. Çünkü onlar akrabalarımız, onlar komşularımız, en yakın dostlarımız.
140 yıl dile kolay. Ama unutmuyorlar. Nasıl unutsunlar ki... İçimizde ortaasyayı bile özleyenler varken bu onlar için çok normal...
Dile kolay, 140 yıl birlikte yaşamışız. Biz onların acılarını ne kadar paylaşabildik, vatan müdafaalarında ne kadar yanlarındaydık bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa onlar kurtuluş savaşımızda bizimle birlikteydiler.
Aslında onlarla aramızda siz/biz diye bir şeyin varolduğuna inanmıyorum. Çünkü onlar akrabalarımız, onlar komşularımız, en yakın dostlarımız.
140 yıl dile kolay. Ama unutmuyorlar. Nasıl unutsunlar ki... İçimizde ortaasyayı bile özleyenler varken bu onlar için çok normal...
Subscribe to Posts [Atom]