Wednesday, November 02, 2005
SAĞIMIZ SOLUMUZ BELLİ OLMUYOR
Herşeyden önce sağın solun birbirine karışması nasıl mümkün oluyor bunu anlamak güç. Fakat netice itibariyle karıştırıldığı taktirde böyle bir şeyin mümkün olabileceğini de görüyoruz. Bakınız ulusalcılık denilen kavram
Ulusalcılık düşüncesinin temelinde iki neden yatıyor. Birincisi, milli-milliyetçilik kelimelerinin uyandırdığı olumsuz izlenimleri gözardı etmeye çalışmak olsa gerek. Çünkü sadece bir kelime oyunuyla; birbirinin aynı olan şeylerden, bambaşka şeylermiş gibi sözetmek mümkün olabiliyor. İkincisi de, Türk milletinin İslam inancıyla olan ilişkisinin yok sayılmasıyla ilgili. İlhan Selçuk, Cumhuriyet’teki bir yazısında, Türkçülüğün en önemli ismi Nihal Atsız’ı ve onun Türkçülüğe bakışını olumlayarak bunun ipucunu vermişti. Ulusalcı çevrelerde, yeniden antropoloji biliminin önem kazanması, orta asya tarihinin bu güne kadar rastlanmayan derecede ilgiye mazhar olması, yine İslam inancı ve bu inancın bir arada tuttuğu, Osmanlı coğrafyasında yaşayıp, kurtuluş savaşına omuz veren tüm diğer halklar dışlanarak, “Türklerin çılgın”lığının göklere çıkarılması da konunun anlaşılması bakımından önemli birer ipucudur.
Bugün Türkiye’de Ulusalcılık kavramının ifade ettiği prensiplerin ve bu prensiplere dayanarak ortaya çıkacak yegane toplumsal modelin, yıllardır ortadoğuda bir şekilde yaşayan BAAS (Milliyetçi Sosyalizim) çizgisinin Türkiye’ye uyarlanmış bir modeli olduğunu görememek için, Ulusalcılık denilen kavrama koşulsuz olarak inanmak gerekiyor. Bunun bir inanç olmaktan kurtarılıp bir düşünce olmasıysa mümkün değil. Çünkü sağ başkadır sol başkadır. Bu ikisinin birbirine karışımı basit bir mantık ilkesine taban tabana zıt düşüyor. Üçüncü bir hal imkansızdır. Ya sağdır, ya soldur. İkisi birden aynı anda olamaz.
Bir başka mantık hatası da şurada. Şayet Ulusalcılık, yani bir ulusun kendi yararlarını gözetebilmesi için, ancak kendi ulusal dinamiklerinden yararlanması gerekiyorsa: Ve bu nedenle sözgelimi kapitalizme, oligarşiye, Avrupa Birliği gibi daha somut bir şeye karşı çıkılması gerekir. Ulusalcı bir mantığın doğal sonucu budur. Fakat yine aynı nedenle sosyalizm, köktendincilik veya başka bir dış kaynaklı ideolojiye de ulusun yüzünü çevirmesi gerekir. Şayet dinciliği, yahut sosyalizmi ulus için kaçınılmaz bir kurtuluş reçetesi sayıyor ve diğer düşüncelere, ideolojilere bu şekilde karşı çıkıyorsak, düşüncelerini benimsemediğimiz insanlarla aslında aynı yerde (yani ulusalcılık/milliyetçilik = sağcılık solculuk) fakat simetrik bir cephede bulunuyoruz demektir.
Eğer gerçekten Türk Ulusu’nun farklılıklarını koruyarak, Türk Ulusu’nun özelliklerini koruyan ve ona yaraşan bir yaşam sürmesini arzuluyorsak, bunun için Bill Gates’e gösterdiğimiz tepkinin aynını, Karl Mark’a da göstermek, bu ulusa duyulan sevgiyi göstermenin en geçerli göstergesi olacaktır. Belki o zaman sağımızla solumuzu karıştırmaktan da kurtulup aklımızı mantığa uygun bir mecraya yönlendirebiliriz.
***
Problem aşağı yukarı belli. Peki çözüm ne? Devlet denilen kurumun tamamen insan yaşamından çıkarıldığı ütopik bir dünyayı önermek saflık olur. O halde insani isteklerimizin, insan gibi yaşayacağımız bir devletin hayalini kurmak veya böyle bir devlet hayalinin gerçekleşmesi için çaba göstermek şu an için en mantıklı olan.
Bireylerin, düşüncelerini, inançlarını, kültürel farklılıklarını, sosyal, siyasal, ekonomik haklarını, varsa farklı dillerini, hatta farklı adalet anlayışlarını doyurucu bir şekilde yaşayabilecekleri bir devletin varolmasını arzularım. Şayet muhalefet edeceğim noktalar görürsem, çocuğumu omzuma alıp mitinge katılabileceğim, coplanmadan, dövülmeden, fişlenmeden meramımı anlatabileceğim bir devlet. Beni farklı düşüncelerime, yaptığım muhalefete, siyasi fikrime, kıyafetime, dilime, dinime rağmen düşman olarak görmeyen bir devlet. Türksem, Türk gibi yaşamama izin veren, başıma fes giydiğimde, ayağıma şalvar geçirdiğimde, beni iğrenç bir pislik gibi, bir köpek gibi kamusal alanların kapılarından yaka paça sürüklemeyen bir devlet. Aleviysem, Bektaşi isem, Nakşi isem, Ateist isem, Sünni isem her neysem diğerlerinden farklı muamele görmediğim bir devlet. Hastalandığım zaman, yaşlandığım, çocuğumu okula gönderdiğim zaman, ödediğim vergilerin karşılığını beni aşağılayıcı durumlara düşürmeden ödeyen bir devlet. Oy verip iktidara getirdiğim insanları dakka başı askeri ihtilallerle alaşağı etmeyen bir devlet. Kafası bozulduğunda çarşı pazara tanklarla dalmayan, adalet uygulayacağı vakit memurunu, askerini, başbakanını, lazını çerkezini, kürdünü, vesairesini koruyup kollamadan adaleti tesis eden bir devlet. En haklı isteklerimi dile getirdiğim vakit, öfkelenip sopasını eline almayan bir devlet. Kaptığı köşelerde yakınlarına imtiyaz dağıtmayan, basit işleri bile rüşvetle halletmeme gerek bırakmayan bir devlet istiyorum. Bunları bir liste halinde sonsuza kadar sıralayabilirim. Ki sonuçta bu gün içinde yaşadığım Türkiye’nin bana bu isteklerin hemen hemen hiçbirini sağlamadığı ortada. Bugünkü gerçekleriyle, böyle bir ülkede yaşamak kimin hoşuna gidiyor. Bakıyorum. Hoşnut olan yok. Kapitalisti, dincisi, sosyalisti, alevisi, sünnisi, lazı, kürdü, çerkezi... Bu listeyi de uzatalım. Uzatabildiğimiz kadar.
Üzerinde yaşamaktan gurur duyduğumuz, sahip olmaktan sonsuz mutluluk duyduğumuz bu vatanda, Kurtuluş savaşını ve bu ülkenin nizamını intizamını kanıyla sağlayan insanların torunları, yani “Şu Çılgın Türkler” bunlara revamı? Elbette ki değil. Bu yüzden daha iyi bir Türkiye diye yanıp tutuşuyoruz. Bu yüzden birileri Avrupa Birliğine üye olalım diye yanıp tutuşuyor. Çünkü Türkiye’deki bir çok insan Avrupa Birliğine dahil olduğumuzda vahşi kapitalizmin kucağına düşeceğimizden habersiz. Çünkü Türkiye’de yaşayan bir çok insan kapitalizmin yaşatacağı olumsuzlukları umursamıyor bile. Çünkü zaten çarpık bir kapitalizmin ayakları altında inliyor. Önce biraz insan gibi yaşamak istiyor. Yıllardır tüylü şapkalarıyla, vatkalı elbiseleriyle, güzel arabalarla gelip Alamanyalarda nasıl insan gibi yaşadıklarını anlatan akrabaları gibi yaşamak istiyorlar. Öncelik burda. İnsan gibi yaşamakta.
Şunu unutmamak gerekiyor. Avrupa Birliği gibi çok netameli bir konunun, hatta Kuvvay-ı Milliye ruhunu yeniden canlandırabilecek kadar önemli bir konunun taraftar bulabilmesi yukarda bahsettiğim nedenlerle doğrudan ilgili. O yüzden Ulusalcı/Milliyetçi’lerin, Türk Ulusunun ve Türkiye’de yaşayan tüm diğer insanların beklentilerine cevap verecek düzenlemeleri öngörmeleri, beklemeleri ve bu insanların beklentilerini de şiddetle savunmaları gerekiyor. Aksi halde Avrupa Birliği’ne yapılan muhalefetin Cumhuriyetin Hidaloglarının son çırpınışları olduğunu düşünmeye devam edeceğim. İster istemez bu böyle olacak. Mevcut durum devam ettiği, yani sağ ve sol birbirine karışmış bir durumda devam ettiği sürece, buralarda saf tutmayacağım. Çünkü safım Türkiye’de yaşayan tüm insanların muttuluğu, başarısı, kısacası insanca yaşamasının yanında olacak. Devletin kendini ne ile adlandırdığı ben dahil kimsenin pek umurunda olmaz herhalde o vakit. O vakit Avrupa Birliği’ne, ABD’ye, kapitalizme, şeriata, sosyalizme gerek kalmaz. Kimsenin sevmemek gibi bir durumu olmayacağı için terketmek gibi bir durumla da karşılaşmaz bu ülkede. Keşke Laik Demokratik Cumhuriyetimiz bizi başka çözümler aramaktan, birbirimizle didişmekten kurtarabilecek bir devlet olmayı başarabilse. Bunu tüm kalbimle isterim.
Mim
Ulusalcılık düşüncesinin temelinde iki neden yatıyor. Birincisi, milli-milliyetçilik kelimelerinin uyandırdığı olumsuz izlenimleri gözardı etmeye çalışmak olsa gerek. Çünkü sadece bir kelime oyunuyla; birbirinin aynı olan şeylerden, bambaşka şeylermiş gibi sözetmek mümkün olabiliyor. İkincisi de, Türk milletinin İslam inancıyla olan ilişkisinin yok sayılmasıyla ilgili. İlhan Selçuk, Cumhuriyet’teki bir yazısında, Türkçülüğün en önemli ismi Nihal Atsız’ı ve onun Türkçülüğe bakışını olumlayarak bunun ipucunu vermişti. Ulusalcı çevrelerde, yeniden antropoloji biliminin önem kazanması, orta asya tarihinin bu güne kadar rastlanmayan derecede ilgiye mazhar olması, yine İslam inancı ve bu inancın bir arada tuttuğu, Osmanlı coğrafyasında yaşayıp, kurtuluş savaşına omuz veren tüm diğer halklar dışlanarak, “Türklerin çılgın”lığının göklere çıkarılması da konunun anlaşılması bakımından önemli birer ipucudur.
Bugün Türkiye’de Ulusalcılık kavramının ifade ettiği prensiplerin ve bu prensiplere dayanarak ortaya çıkacak yegane toplumsal modelin, yıllardır ortadoğuda bir şekilde yaşayan BAAS (Milliyetçi Sosyalizim) çizgisinin Türkiye’ye uyarlanmış bir modeli olduğunu görememek için, Ulusalcılık denilen kavrama koşulsuz olarak inanmak gerekiyor. Bunun bir inanç olmaktan kurtarılıp bir düşünce olmasıysa mümkün değil. Çünkü sağ başkadır sol başkadır. Bu ikisinin birbirine karışımı basit bir mantık ilkesine taban tabana zıt düşüyor. Üçüncü bir hal imkansızdır. Ya sağdır, ya soldur. İkisi birden aynı anda olamaz.
Bir başka mantık hatası da şurada. Şayet Ulusalcılık, yani bir ulusun kendi yararlarını gözetebilmesi için, ancak kendi ulusal dinamiklerinden yararlanması gerekiyorsa: Ve bu nedenle sözgelimi kapitalizme, oligarşiye, Avrupa Birliği gibi daha somut bir şeye karşı çıkılması gerekir. Ulusalcı bir mantığın doğal sonucu budur. Fakat yine aynı nedenle sosyalizm, köktendincilik veya başka bir dış kaynaklı ideolojiye de ulusun yüzünü çevirmesi gerekir. Şayet dinciliği, yahut sosyalizmi ulus için kaçınılmaz bir kurtuluş reçetesi sayıyor ve diğer düşüncelere, ideolojilere bu şekilde karşı çıkıyorsak, düşüncelerini benimsemediğimiz insanlarla aslında aynı yerde (yani ulusalcılık/milliyetçilik = sağcılık solculuk) fakat simetrik bir cephede bulunuyoruz demektir.
Eğer gerçekten Türk Ulusu’nun farklılıklarını koruyarak, Türk Ulusu’nun özelliklerini koruyan ve ona yaraşan bir yaşam sürmesini arzuluyorsak, bunun için Bill Gates’e gösterdiğimiz tepkinin aynını, Karl Mark’a da göstermek, bu ulusa duyulan sevgiyi göstermenin en geçerli göstergesi olacaktır. Belki o zaman sağımızla solumuzu karıştırmaktan da kurtulup aklımızı mantığa uygun bir mecraya yönlendirebiliriz.
***
Problem aşağı yukarı belli. Peki çözüm ne? Devlet denilen kurumun tamamen insan yaşamından çıkarıldığı ütopik bir dünyayı önermek saflık olur. O halde insani isteklerimizin, insan gibi yaşayacağımız bir devletin hayalini kurmak veya böyle bir devlet hayalinin gerçekleşmesi için çaba göstermek şu an için en mantıklı olan.
Bireylerin, düşüncelerini, inançlarını, kültürel farklılıklarını, sosyal, siyasal, ekonomik haklarını, varsa farklı dillerini, hatta farklı adalet anlayışlarını doyurucu bir şekilde yaşayabilecekleri bir devletin varolmasını arzularım. Şayet muhalefet edeceğim noktalar görürsem, çocuğumu omzuma alıp mitinge katılabileceğim, coplanmadan, dövülmeden, fişlenmeden meramımı anlatabileceğim bir devlet. Beni farklı düşüncelerime, yaptığım muhalefete, siyasi fikrime, kıyafetime, dilime, dinime rağmen düşman olarak görmeyen bir devlet. Türksem, Türk gibi yaşamama izin veren, başıma fes giydiğimde, ayağıma şalvar geçirdiğimde, beni iğrenç bir pislik gibi, bir köpek gibi kamusal alanların kapılarından yaka paça sürüklemeyen bir devlet. Aleviysem, Bektaşi isem, Nakşi isem, Ateist isem, Sünni isem her neysem diğerlerinden farklı muamele görmediğim bir devlet. Hastalandığım zaman, yaşlandığım, çocuğumu okula gönderdiğim zaman, ödediğim vergilerin karşılığını beni aşağılayıcı durumlara düşürmeden ödeyen bir devlet. Oy verip iktidara getirdiğim insanları dakka başı askeri ihtilallerle alaşağı etmeyen bir devlet. Kafası bozulduğunda çarşı pazara tanklarla dalmayan, adalet uygulayacağı vakit memurunu, askerini, başbakanını, lazını çerkezini, kürdünü, vesairesini koruyup kollamadan adaleti tesis eden bir devlet. En haklı isteklerimi dile getirdiğim vakit, öfkelenip sopasını eline almayan bir devlet. Kaptığı köşelerde yakınlarına imtiyaz dağıtmayan, basit işleri bile rüşvetle halletmeme gerek bırakmayan bir devlet istiyorum. Bunları bir liste halinde sonsuza kadar sıralayabilirim. Ki sonuçta bu gün içinde yaşadığım Türkiye’nin bana bu isteklerin hemen hemen hiçbirini sağlamadığı ortada. Bugünkü gerçekleriyle, böyle bir ülkede yaşamak kimin hoşuna gidiyor. Bakıyorum. Hoşnut olan yok. Kapitalisti, dincisi, sosyalisti, alevisi, sünnisi, lazı, kürdü, çerkezi... Bu listeyi de uzatalım. Uzatabildiğimiz kadar.
Üzerinde yaşamaktan gurur duyduğumuz, sahip olmaktan sonsuz mutluluk duyduğumuz bu vatanda, Kurtuluş savaşını ve bu ülkenin nizamını intizamını kanıyla sağlayan insanların torunları, yani “Şu Çılgın Türkler” bunlara revamı? Elbette ki değil. Bu yüzden daha iyi bir Türkiye diye yanıp tutuşuyoruz. Bu yüzden birileri Avrupa Birliğine üye olalım diye yanıp tutuşuyor. Çünkü Türkiye’deki bir çok insan Avrupa Birliğine dahil olduğumuzda vahşi kapitalizmin kucağına düşeceğimizden habersiz. Çünkü Türkiye’de yaşayan bir çok insan kapitalizmin yaşatacağı olumsuzlukları umursamıyor bile. Çünkü zaten çarpık bir kapitalizmin ayakları altında inliyor. Önce biraz insan gibi yaşamak istiyor. Yıllardır tüylü şapkalarıyla, vatkalı elbiseleriyle, güzel arabalarla gelip Alamanyalarda nasıl insan gibi yaşadıklarını anlatan akrabaları gibi yaşamak istiyorlar. Öncelik burda. İnsan gibi yaşamakta.
Şunu unutmamak gerekiyor. Avrupa Birliği gibi çok netameli bir konunun, hatta Kuvvay-ı Milliye ruhunu yeniden canlandırabilecek kadar önemli bir konunun taraftar bulabilmesi yukarda bahsettiğim nedenlerle doğrudan ilgili. O yüzden Ulusalcı/Milliyetçi’lerin, Türk Ulusunun ve Türkiye’de yaşayan tüm diğer insanların beklentilerine cevap verecek düzenlemeleri öngörmeleri, beklemeleri ve bu insanların beklentilerini de şiddetle savunmaları gerekiyor. Aksi halde Avrupa Birliği’ne yapılan muhalefetin Cumhuriyetin Hidaloglarının son çırpınışları olduğunu düşünmeye devam edeceğim. İster istemez bu böyle olacak. Mevcut durum devam ettiği, yani sağ ve sol birbirine karışmış bir durumda devam ettiği sürece, buralarda saf tutmayacağım. Çünkü safım Türkiye’de yaşayan tüm insanların muttuluğu, başarısı, kısacası insanca yaşamasının yanında olacak. Devletin kendini ne ile adlandırdığı ben dahil kimsenin pek umurunda olmaz herhalde o vakit. O vakit Avrupa Birliği’ne, ABD’ye, kapitalizme, şeriata, sosyalizme gerek kalmaz. Kimsenin sevmemek gibi bir durumu olmayacağı için terketmek gibi bir durumla da karşılaşmaz bu ülkede. Keşke Laik Demokratik Cumhuriyetimiz bizi başka çözümler aramaktan, birbirimizle didişmekten kurtarabilecek bir devlet olmayı başarabilse. Bunu tüm kalbimle isterim.
Mim
Subscribe to Posts [Atom]