Tuesday, January 31, 2006

 

Gune Dusenler

Sanki 10 yil once evimi terk etmiste geri donuyormus gibi bir his vardi icimde.

Hani bir yere tatile gidersinde o bir iki gunluk , yada haftalik evden ayrilis sana yillar gibi gelir. Geri dondugunde herseyin degismis olacagini zannedersin, insanlari taniyamiyabilecegini, sokaklardaki levhalarin kaybolabilecegini, meydanlarin degismis ve hergun gittigin cay ocaginin yerinde yeller estigini zannedersin.

Saclarindaki kirliklarin daha cogalmis oldugunun farkina varir gibi olursun yada etrafindaki insanlarin senden dahada genc olduklarini zannetmeye baslarsin.

Belkide geri dondugunde yeni birseyler bulma umuduyla donersin. Ama dondugunde bulduklarin belkide senin bulmak istediklerin olmayacaklardir. Hatta, buyuk ihtimalle hicte olmasini istemedigin seyler olacaklardir.

Bazen bunun korkusuda, yerli yerinde durmaya zorlar bizleri-Al kapinda sat kapinda olursende ol kapinda-terk edemeyiz evimizi barkimizi.

Hatirliyorum 12-13 yaslarindayken her defasinda evden ayrilisimda annemi kaybedecegim korkusu duserdi icime. Cogu kereler olumun korkusuyla catisip dururdum kendi kendime. Sucluluk duymamak icin bazi risklere atilamazdim. Ama, alisiyor insan ve sucluluk duymalarda , evden -yerinden yurdundan ayrilamamalarda yasamin gercekleri icinde kaybolup gidiyorlar. Aliskanliklar haline geliyorlar. Ayni, her defasinda evden ayrilipta dondugunde, geride kalanlarin bir sekilde degismedigini, yada tamamiyle degiseceklerini, dusunmeye alismak gibi.

Evet 10 yil olmus gibi, 1995 18 Aralik, 2005 18 Aralik.

Camlicadan ayrilip geri donmem tam 10 yil almis.

Yaslanmisiz , saclarimiz dahada kirlasmis, hatta bazilarimizda hic kalmamis. Kimimiz coluk cocuga karismisiz, kimimizse karismaya calisiyoruz.

Benimse evim diyebilecegim hem mekan hemde kavram degismis, cunki gocebelik cok evli olmama sebep olmus. Turkiye, Ingiltere, Istanbul, Antalya, Ankara heryerli omus gibiyim.

Bir koklu agac gibi bir yere salip gitmektense, bir nehir gibi her yerde kendine yol acmaya baslamisim, tabiki kaynagimin neresi oldugunu untmadan. Su gibi olmusum.
Evim, evlerim;
Vatanim, vatanlarim;
Kimligim bile degismis, kimligim, kimliklerim.
Dostlarim, gidenler ve kalanlar ve yeni gelenler ve gelecek olanlar.
Yolarim ayrilmis bazi "dost" dediklerimle. Kirgin yada kirilmadan.

Ama 10 yil olmus gibi eve geri donuyorum. Icimde bu degismisligin farkindalik.

Sores
03/01/2006
Istanbul-Haworth

Saturday, January 21, 2006

 

Entelektüel

(Aşağıdaki yazı, bir grup Çerkes’in hazırladığı bir internet bülteni olan Elbruz’da yayınlanmıştır; paylaşmak istedim..)
Özünde muhalif, sorgulayıcı, dürtücü, iç gıcıklayıcı, gıdıklayıcı, dogmalara ve tek fikirciliğe gıcık bu yazının -Edward Said'in ölümüne duyduğum üzüntünün etkisiyle- konusu "entelektüeller" olsun istedim.
Tanımlamak bile sorun bu kavramı. Felsefe sözlükleri Camus'nun kısa, ancak olağanüstü açıklayıcı tanımına yer veriyorlar ilk satırlarında: "Entelektüel, zihni kendi kendini gözleyen kişidir." Said'in yoğun olarak kullandığı "sürgün" metaforuyla ise entelektüel, "asla tamamen uyumlu olamayan, kendini her zaman 'yerlilerin' işgal ettiği aşina muhabbet dünyasının dışında hisseden, konformizmin tuzağına uzak durma eğiliminde olan" bireye dönüşür.

Kamusal alan o kadar çok yönetim ve politika oluşturma sorunları ve aynı zamanda güç ve otorite hesapları ile örülü ki, ne devlet kademesinde görev alma tutkusu, ne de itibarlı tanıdıklara sahip olma hırsıyla yönlendirilmeyen bir entelektüellik rolünü birkaç saniyeden fazla sürdürmek zormuş gibi gelir. Bu mevcut algılama ile entelektüel, diğer insanlara uzaklığı oranında itibarlıdır; bilgisini gıdım gıdım ve hesaplı biçimde sunan ve 'bir sermaye kaynağı olarak bilgi' anlayışının meşruiyetine sırtını dayayarak bilgisinden mümkün olduğunca para kazanan kişi konumundadır. Entelektüel, halkın üzerinde, onun adına ancak onun yanında yer almaksızın söz söyleyen ve asla "eylemeyen" kişidir. Oysa, entelektüelin, özgül bir kamusal role sahip bir birey olduğunun üzerinde durmak gerekir. Entelektüel, 'belli bir kamu için ve o kamu adına bir mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da kanıyı temsil etme, cisimleştirme, ifade etme yetisine sahip olan bireydir'. Bu rolü özgül yapan yön, kamunun gündemine cevapları ağır soruları getirmesi ve ortodoks görüşlere ve dogmalara karşı koyma çabasını içermesi ile açıklanabilir. Bu rol, kolay kolay hükümetlerin ve/veya büyük şirketlerin adamı yapılamayacak biri olma çabasına girmeden ve devamlı gündem dışı bırakılmaya çalışılan konuları ve kişileri temsil etmek için var olan biri olma duygusu hissedilmeden üstlenilemez. Başka bir deyişle, entelektüelin onu izleyenleri mutlu etmesi beklenemez; 'işin özü sıkıntı verici, aykırı, hatta keyif kaçırıcı' olmaktır.
Yukarıdaki tanımlamalar, entelektüelin, zayıf olanların ve temsil edilmeyenlerin safına ait olduğunu anlatır bize. Bu konumu entelektüeli, insanları yatıştırmaktan veya zorla uzlaştırmaktan uzak tutar. Bilindik yöntemler, basmakalıp sözler, kökleşmiş ve sorgulanması adeta yasaklanmış toplumsal yapılar, kısaca verili olanı yeniden ve yeniden üreten ne varsa onun uzağındadır. O sadece pasif olarak bir şeyleri istememekle yetinmez, bunu aktif olarak dile getirir ve eyler de. Said'e göre bu görev, "istikrarlı bir gerçekçilik, neredeyse atletik bir akıl enerjisi ve kamusal alanda yazılar yayımlatıp konuşmanın gerekleriyle kişinin kendi sorunlarını dengelemesi için karmaşık bir mücadeleyi gerektirir".
Entelektüel kavramını cümleler boyunca bu denli açıklamak ihtiyacını yaratan, kapitalist sistemin sun(amadık)(duk)larıdır aslında. Tüm bileşenleri ile bu sistem, sürekliliğini sağlayacak yolları sonuna kadar zorlamakla yükümlüdür. Dil, dili oluşturan kavramlar, kavramlarla üretilen kuramlar, kuramlarla yeniden üretilen paradigmalar, paradigmaların şekillendirdiği yaşam biçimleri, vb. toplumsal bir aktör olarak entelektüelin deşifre etmek durumunda olduğu konulardır. Bu rolü ile siyasal bir işlevi de üstlenen entelektüel, kapitalizmi varlığı ile besleyen tüm diğer toplumsal aktörler için oyunun "kral çıplak" diyeni konumundadır.
Bir entelektüelin ne tür bir rol üstlenmesi gerektiğine, bu yönüyle onun zayıf olanların ve temsil edilmeyenlerin yanında yer almasını sağlayacak siyasal bir işlevi de benimsemesi gerektiğine ilişkin görüşler, günümüzün "ekonomi politik uzmanları”, “hukuk adamları", "öğretim üyeleri", "öğretmenleri" vb. gruplarının zihnimizde yarattığı entelektüel algılaması ile hiç mi hiç örtüşmüyor. Onlar, bir deterjan ya da havayolu şirketinin daha büyük bir pazar payı için teknikler geliştiren reklamcıları veya halkla ilişkiler uzmanlarından veya müşterilerin rızasını kazanmaya, tüketicinin görüşlerini yönlendirmeye girişen çalışanlarından pek de farklı görünmüyorlar. Günümüzün "entelektüelleri", bağımsız kalarak marjinalliklerinin sonucu yaşayacakları umutsuz bir güçsüzlük duygusuna kapılma riskini göze alamayıp, "toplum adına kendi başlarına sorumsuzca kararlar veren düzen adamlarından oluşan görece küçük bir gruba mensup olup kurumların, şirketlerin ya da hükümetlerin saflarına katılma" alternatifini seçen kişilerden oluşuyor. Onlar, gerçek entelektüellerin toplumun dokusuna ulaşmasını zorlaştıran etkili iletişim araçlarının (yani, tüm modern temsil sistemlerinin) gaspına seyirci kalan ve hatta bundan kazanç sağlayan gruplardır artık.
Yukarıdaki paragrafta dile getirilenler, entelektüellerin zamanlarına ait insanlar oldukları ve 'enformasyon ya da medya sanayinin cisimleştirdiği kitlesel temsil siyasetine herkes gibi onların da tabi olduğu' fikrini ortaya koyuyor. Buna direnmelerinin tek yolu, 'statükoyu koruyan, herşeyi kabul edilebilir ve onaylanmış bir aktüellik bakış açısı içinde tutan ve giderek güçlenen bütün düşünce yönelimlerinin yaydığı imgeleri, resmi anlatıları, iktidarı sürekli olarak haklı çıkarma çabalarını' tartışmaya açmalarından geçiyor. Arundhati Roy'un daha duygusal anlatımıyla "çevredeki hayatın o dile getirilemez şiddetine ve eşitsizliğine asla alışmamak, en hüzünlü yerlerde coşkuyu aramak, güzelliğin ve iyinin izini ta inine kadar sürmek, karmaşık olanı asla basitleştirmemek, basit olanı asla karmaşıklaştırmamak, kuvvete saygı göstermek fakat iktidara asla saygı göstermemek, hepsinden önemlisi gözlemek, uğraşmak, anlamak, hiçbir zaman başını başka tarafa çevirmemek ve asla ama asla unutmamak" da bu riskli yola girmenin diğer gerekleri. Bunun hiç de kolay bir iş olmadığı, entelektüelin her zaman "yalnızlık ile saf tutma arasında bir yerde durmaya mahkum olduğu" açıkça söylenebilir.
Tüm bu görüşler herhangi bir etnik kimliğe mensup entelektüeller için de yinelenebilir. Farklı bir kimlik taşıyor olmaları, onları, konumları gereği devlete bağımlı olmaktan, verili yaşam biçiminin sunduğu toplumsal doku içinde erimekten, özgül yönlerini yitirmekten korumuyor; aksine daha açık bir hedef haline getiriyor. Oysa, kendi toplumunu tüm bileşenleri ile mevcut kültürel sistemin bir alt sistemi haline getirecek müdahalelere toplumsal düzeyde karşı koyacak güce ulaşmak, her bireyin kendi sorununa gerçek bir entelektüel bilinci ile yaklaşmasıyla "belki" mümkün olabilir. Bu yaklaşım, makro bir bakış açısını, bütüncül bir çerçeveyi gerekli kılar. Belli bir ulusun çektiği acıları daha geniş bir insani bağlama oturtup bu deneyimi başkalarının acılarıyla ilişkilendirebilmek, bir başkasının kültüründeki bozukluklar hakkında konuşurken kendi kültüründeki benzer uygulamalara mazeretler bulmak gibi kolaycı hilelere başvurmamak, toplumunun bireylerinin ifade özgürlüğünü ödünsüz savunmak ve buna engel olan tüm hiyerarşik, tartışılmayan yapıları sorgulamak, toplumsal dokuyu oluşturan tüm ilişki biçimlerini gözlemlemek, uygulanamaz ve zarar verici olanları eleyebilmek, yapıcı yeni ilişki biçimlerini benimseyebilmek, iktidar ilişkilerinden uzak kalabilmek vb. bu yaklaşımın basit örnekleri olarak kabul edilebilir.
Said, Filistinli ancak Amerika'da yaşayan bir entelektüel olarak, sürgünlüğü tanımlarken, 'sürgün olmanın tamamen kopuk, yalıtılmış, doğduğumuz yerden umutsuzca ayrılmış olmak demek olduğu yönündeki varsayımın yanlışlığından' söz eder. Ona göre, sürgünlerin çoğu için güçlük sadece yuvadan uzakta yaşamak zorunda bırakılmaktan kaynaklanmaz; daha çok günümüz dünyasında sürgünde olduğunuzu, yuvanızın aslında pek de uzakta olmadığını hatırlatan pek çok şeyle birlikte yaşamaktan, günlük hayatın normal akışının sizi eski yerinizle sürekli ona ulaşacak gibi olduğunuz ama bir türlü ulaşamadığınız bir temas halinde tutmasından kaynaklanır. Said, entelektüellere, gerçek birer sürgün olmasalar bile öyleymiş gibi düşünmelerini önerir. Entelektüeli "sürgün"e benzetmesi bu noktada herhangi bir etnik kimliğe mensup insanlar için oldukça ironik görünüyor. Çünkü bu insanlar, Said'in sözünü ettiği sürgün olmaktan kaynaklı duyguları sürekli yaşamaktadırlar ve aynı zamanda sürgün olarak yaşadıkları toplum içinde hızla "entelektüeller" üretmek zorundadırlar.

Özetle, bir entelektüel için gerçekten sürgün olan biri kadar marjinal ve yabancı olmak, otorite ve güç sahibine değil hayalleri ve umutları olana, alışkanlığa değil geçiciliğe ve risklere, otoritenin belirlediği statükoya değil yeniliğe duyarlı olmak demektir. Öyleyse, "Sürgünsoylu" entelektüeller cüret ve küstahlığa açık olabilmeli, alışılmışı değil, değişimi ve hareketi temsil edebilmeli, olduğu yerde saymayı kabul etmemeli, sorunlarına bütüncül bakmayı göze alabilmeli, iktidara ve sunduklarına şüphe ile bakmayı öğrenmeli, kendisiyle ve insanlarıyla yüzleşebilmeli, yaratıcılığını ve iradesini baskılayan herşeye meydan okuyabilmelidir.
Otoriteye nasıl hitap edeceği, bir entelektüel için en kritik soru: "profesyonel bir ricacı olarak mı, yoksa onun itibar görmeyen amatör bir vicdanı olarak mı?". Bu soruya yanıt vererek bulundukları yeri tanımlamayı başaramazsa entelektüellerimiz -hergün aynaya bakma ihtiyaçları yüzünden- ömür boyu kapkaranlık bir yüzle karşılaşma yükünü de üstlenmiş olurlar. Entelektüeller üzerinde düşünmek için iyi bir neden değil mi?

Jıneps

Not:Bu yazıda E.Said'in "Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı" (1994) isimli kitabından yoğun şekilde yararlanılmıştır


Friday, January 13, 2006

 

Bir Kitabın Düşündürdükleri

Ursula K. LeGuin’in “Karanlığın Sol Eli” isimli kitabını okuyorum şu aralar. Bu bilimkurgu kitabı bana öneren arkadaşım özellikle de “cinsiyetsiz bir gezegen tasavvurunu” içerdiği vurgusu ile kısa bir özet geçtiği için belirli bir beklenti ile okumaya başladığımı kabul etmeliyim. Henüz bitirmedim, ancak kitabın geldiğim yere kadar olan kısmı ve onun üstüne yaptığım bir dost sohbetinin düşündürdüğü şeyleri yazmak istedim. (Bilirsiniz, böyle zamanlarda insan saliseler içinde düşünceden düşünceye atlar ve çok dağınık bir konu yelpazesine yayılan bir düşünce zinciri çıkar ortaya..)

Kitaptaki gezegende gerçekten de ay dönümlerine (tabii o gezegenin zaman dilimlerine göre) tekabül eden zamanlarda canlılar istemleri dışında kadın veya erkek olabiliyorlar. İlişkiler gebelikle sonuçlandığında, gebe kalan canlı 8,5 ay ve artı 6 ay kadar daha kadın olarak kalıyor. Bebek gezegene doğduktan sonra ise tekrar cinsiyetsiz kimliğine geri dönüyor. Dolayısıyla belli bir dönemde çocuk doğurup “anne” olan kişi bir süre sonra başka çocukların “babası” da olabiliyor. Bu duruma bağlı olarak gezegende düalizmlere bağlı anlayışların sıfırlandığı söyleniyor. Bu durumda okuyucu (yani beklenti içindeki ben) güçlü/zayıf, ezen/ezilen, aktif/pasif vb. ikiliklerden arınmış bir dille yazılmış bir kitap beklerken, neredeyse her bölümünde iktidar ilişkilerinin nüfuz ettiği bir metinle karşılaşıyor. Oysa iktidar, kendi başına bir düalizmin konusudur. Alternatif bir yaşamı –mevcut dünyadaki muhalif kimliğinin bir sonucu olarak- kağıda döken bir yazarın, cinsiyetsiz bir toplumda bu denli iktidarla örülü bir yaşamı kurgulamış olmasını, yazarın mevcut “dünya” yaşamından ve dilinden kurtulamayışı olarak gördüğüm için şaşırdım.

Mevcut yaşam biçimimizin, ilişki dinamiklerimizin, algılayışlarımızın yarattığı çerçevenin dışında bir metin yazmak farklı bir farkındalık ve ustalık gerektirir gibi görünüyor. Bunun, sözünü ettiğim yazarda olup olmadığının tespiti, iyi bir edebiyat okuru olduğumu söyle(ye)meyeceğim için fazla iddialı olur. Ancak en azından sezgilerine güvenen bir okuyucu olmak iddiasını taşıyabileceğimi düşünerek bu konuya değiniyorum. Bazen yazarlar, hele de alternatif dünyalar/gezegenler, yaşamlar, canlılar, davranışlar vb. tasarlıyorlarsa, hep şikayetçi oldukları, kendilerini “ona” muhalif olmakla tanımladıkları bir mekanizmanın, onu sonuna kadar içselleştirmiş bir parçası olduklarının farkına varmaksızın kalemlerine sarılabiliyorlar. Bu durumda ortaya çıkan metin de alternatif bir şeyleri anlatmaktan daha çok adeta mevcudun vazgeçilmezliğini kanıtlayan bir metin olabiliyor. Aslında aynı rahatsızlığı bazen günlük yaşam alanlarında da duyuyoruz, ancak adını çok zaman koyamıyoruz. Kitabın hissettirdikleri ile birebir örtüşmese de, ondan yola çıkarak geliştirdiğim düşünce zinciri şu şekilde devam etti:
Devlete, onun kurumlarına, belgelerine, takdir mekanizmalarına, statü üreten mercilerine vb. en çok karşı koyanların, kritik anlarda onlara en çok sarılanlar olduğunu görmemizin, bu tutarsızlığı sıkça deneyimlememizin bir anlamı olmalı. Bu haliyle “karşı koyulan” şey, “karşı koyanın” biricik varlık nedeni. Karşı koyduğu mekanizmanın ortadan kalkmasını ister gibi; ama aslında o ortadan kalktığında, kendi varlığı da yok olup gidecek. “Karşı koyma” edimi şaşırtıcı şekilde prim kazandırıyor. Kişisel tutarsızlıkların boyutundan daha tehlikeli olan ise, şüphesiz bu tavrın genelleşmesi ve toplumun belli bir grubunun refleksi haline dönüşmesi. Türkiye’de bugün sol politikalara böylesi bir refleks sirayet etmiş durumda. Birincisi, “karşı konulanın” sınırları gitgide daha da flulaşıyor. İkincisi, “karşı koyma” edimi tümüyle anlık. Yani, “karşı konulan” herhangi bir adım atmadığı sürece “karşı koyan”dan da bir adım gelmiyor. Tepkiler proaktif değil, son derece reaktif. Üçüncüsü ise, karşı konulanın her türlü yaşam dinamiği -feci şekilde- içselleştirilmiş. Hata, içselleştirme süreçlerine teslim olmaktan daha çok, bunu görmemek konusundaki ısrarda ve farkındalık geliştirmemekte. Yani “ben şöyle bir dünya tasavvur ediyorum” demek yetmiyor, mevcut dünyadaki her anı ve yaşanmışlığı, tasavvur edilen öteki dünyada da tüm ayrıntılarıyla tasarlamak gerekiyor.

K. LeGuin’in kitabındaki en ilginç karakterler, “öndeyide bulunan” bir tür kahinler grubu. Bu grup, kendilerine sorulan ve “yaşamanın anlamı nedir?” türünden cevaplanamayacak sorular dışındaki tüm sorulara cevap veriyor. Kendi yaşamımızın öndeyisini söyleyecek bir muhakeme becerisine sahip olduğumuzu düşünerek kendi kendimizin kahini olalım ve farkındalığımızı geliştirmenin ilk aşaması olarak soralım: “Şu anki yaşamımızda olmasını ‘gerçekten’ istemediğimiz şeyler nelerdir?”

Jıneps

Tuesday, January 03, 2006

 

DOLMUŞ HAYATTIR

Her sabah dolmuşla işime gitmeyi çok seviyorum. Bu mazoşizm eğilimi şaşırtıcı gelebilir size; ama inanın, dolmuşlar çok önemlidir. Hele de biraz dikkatli biriyseniz, sabah mahmurluğunuzu yerle bir eden bir sürü ayrıntı gördüğünüzde, dolmuşlar gerçekten öğreticidir. “Dolmuş” ismi onlara, insanlar binip de dolduktan sonra kalktıkları için verilmiştir. Dolmadan kalkmazlar; “dolmuş” olmazlar ki o zaman! Dolmamış bir dolmuşta gitmenin de zaten hiçbir keyfi olmaz. Keyif veren, insanların çokluğu ve çeşitliliğidir. Her sabah aynı saatlerde aynı yerden dolmuşa binen ve işine giden insanlar nasıl olup da hep farklı insanlardır, bir türlü anlayamamışımdır. Her gün farklı bir grup insanla yolculuk edersiniz ve olaysız geçen gününüz yok gibidir. Sabahları yaklaşık yarım saatlik bir yol gidiyorum. Onlarca durakta duruyoruz; onlarca işyeri, mağaza, birkaç okul, birkaç hastane ve bir sürü insan... Neşeli ve mutlu sevgililer de görüyorum, hasta ve halsiz teyze ve amcalar da... Küçük çocuklarını nasıl zaptedeceğini bilemeyip mahçup olan anneler de var, okul sonrası futbol oynamaya giden yeniyetme gençler de... Özürlü çocuklarıyla binen çaresiz yüzlerle de karşılaşıyorum, “işsiz” yüzlerle de... Bir grup insan, bir grup hayat, yarım saatliğine aynı mekanı ve kaderi paylaşıyor; ama yalnızca yarım saatliğine... Tüm garip görüntülere gösterilen bir tür “insanlık halidir, olur” anlayışı da bu kader ortaklığındandır belki... Dolmuşa binmekten başka çareleri olmayışlarında, toplu taşımaya “mahkum” oluşlarında, benzer yaşam standartlarına sahip olmalarında, alt ve orta gelir grubuna mensup oluşlarında, işsizliklerinde ortaklaşan fakat dünya görüşlerinde, görüntülerinde, yüz ifadelerinde, davranışlarında farklılaşan tüm bu insanları izlemek, hem şaşırtıcı, hem gülünç, hem de can acıtıcı olabiliyor. Mesela, kent belediyesi yolların onarımı için yaklaşık beş ay tüm güzergahları değiştirip trafiği çekilmez hale getirdiğinde, tıkanmış trafikte santim santim yol almaya çalışan bir dolmuşun içindeki kalabalık, hayatlarında hiç olmadığı kadar çok “politika yapmaya” başladığında şaşırıp kalabilirsiniz. Bir anda mühendis kesilip yol yapımıyla ilgili yorum yapanlar da eklenince seyreyleyin alemi. O an Türkiye’nin değil belki ama dolmuşun önemli politikacılarıdır onlar ve dolmuş sakinleri müdahale etmediği sürece doğal bir seçilmişlikleri de vardır. Bir de “kaptan” hak verirse söylediklerine, iddialı cümlelerinin sayısı artar. Göz ucuyla şöyle bir yokladıkları o küçük aracın içinde kısa bir süreliğine de olsa liderdirler. Anlatımlarındaki o “eminlik”, konuşmalarındaki o “eda” ve mekana “hakimiyetleri” gerçekten şaşırtır insanı. Bir de gülünç görüntüler vardır; bu görüntüler genellikle çocuklarla yaşanır. Önünüzde oturan üç-dört yaşlarındaki bir çocuk size dönüp “sen de mi Kazım amcamlara gidiyosun?” diye sorduğunda asla hayır diyemez, onun tatlı konuşmasını duyup tebessümünüzü devam ettirebilmek için Kazım amcayla tanışıklığınıza dair birkaç anı hayal etmeye çalışırsınız. Dolmuşlarda yaşanan şaşırtıcı ve gülünç anlar çok çeşitlidir, ancak can acıtıcı anlar kadar sıklıkla yaşanmaz. Can acıtıcı olanları genellikle işsiz çoğunlukla ilgilidir. Deneyimli bir yolcu iseniz işsizleri hemen tanırsınız. Genç olanlarının bile yüz çizgileri derinleşmiştir; omuzları çökmüştür; hep üşür gibidirler. Mutsuz bile değildir ifadeleri; sadece ifadesizdirler. İşsizliğin bir kokusu vardır; rengi vardır. Elinde evrak çantası, sırt çantası, defterleri ile işine veya okuluna giden güruh bu kokuyu bilmez, bu rengi tanımaz. Onun hissedileceği yer işte dolmuşun ta kendisidir. İşsiz, orada paylaşır tüm gerçekliğini diğer insanlarla. Dolmuşta oluşunun amacı iş aramaktır; o, işe değil, iş aramaya gidiyordur. Günlerdir yaptığı gibi yine küçük bir ihtimal için binmiştir dolmuşa. İşte en acıtıcı deneyimi dolmuşun, bu rengini, kokusunu duyumsamaya çalıştığınız “insanlık dışı durumu” ta içinizde bir yerlerde hissetmektir. Aksi durum bir içsel çöküştür; sonsuz bir duyarsızlıktır. Söyledim ya, dolmuşlar öğreticidir, sizi gerçek bir “kentli” yapar, yaşadığınız kentin insanı yapar. Dolmuş sokağın aynasıdır. Günlük yaşam içinde hiçbir deneyim, dolmuşun penceresinden dışarıyı izlerken gözlerinizin, eski model bir aracın, nefesleriyle buğulanan camından bakan belediye işçilerinin yorgun gözleriyle buluşması kadar öğretici olamaz. Dolmuş hayattır.

Jıneps

This page is powered by Blogger. Isn't yours?

Subscribe to Posts [Atom]