Friday, January 13, 2006

 

Bir Kitabın Düşündürdükleri

Ursula K. LeGuin’in “Karanlığın Sol Eli” isimli kitabını okuyorum şu aralar. Bu bilimkurgu kitabı bana öneren arkadaşım özellikle de “cinsiyetsiz bir gezegen tasavvurunu” içerdiği vurgusu ile kısa bir özet geçtiği için belirli bir beklenti ile okumaya başladığımı kabul etmeliyim. Henüz bitirmedim, ancak kitabın geldiğim yere kadar olan kısmı ve onun üstüne yaptığım bir dost sohbetinin düşündürdüğü şeyleri yazmak istedim. (Bilirsiniz, böyle zamanlarda insan saliseler içinde düşünceden düşünceye atlar ve çok dağınık bir konu yelpazesine yayılan bir düşünce zinciri çıkar ortaya..)

Kitaptaki gezegende gerçekten de ay dönümlerine (tabii o gezegenin zaman dilimlerine göre) tekabül eden zamanlarda canlılar istemleri dışında kadın veya erkek olabiliyorlar. İlişkiler gebelikle sonuçlandığında, gebe kalan canlı 8,5 ay ve artı 6 ay kadar daha kadın olarak kalıyor. Bebek gezegene doğduktan sonra ise tekrar cinsiyetsiz kimliğine geri dönüyor. Dolayısıyla belli bir dönemde çocuk doğurup “anne” olan kişi bir süre sonra başka çocukların “babası” da olabiliyor. Bu duruma bağlı olarak gezegende düalizmlere bağlı anlayışların sıfırlandığı söyleniyor. Bu durumda okuyucu (yani beklenti içindeki ben) güçlü/zayıf, ezen/ezilen, aktif/pasif vb. ikiliklerden arınmış bir dille yazılmış bir kitap beklerken, neredeyse her bölümünde iktidar ilişkilerinin nüfuz ettiği bir metinle karşılaşıyor. Oysa iktidar, kendi başına bir düalizmin konusudur. Alternatif bir yaşamı –mevcut dünyadaki muhalif kimliğinin bir sonucu olarak- kağıda döken bir yazarın, cinsiyetsiz bir toplumda bu denli iktidarla örülü bir yaşamı kurgulamış olmasını, yazarın mevcut “dünya” yaşamından ve dilinden kurtulamayışı olarak gördüğüm için şaşırdım.

Mevcut yaşam biçimimizin, ilişki dinamiklerimizin, algılayışlarımızın yarattığı çerçevenin dışında bir metin yazmak farklı bir farkındalık ve ustalık gerektirir gibi görünüyor. Bunun, sözünü ettiğim yazarda olup olmadığının tespiti, iyi bir edebiyat okuru olduğumu söyle(ye)meyeceğim için fazla iddialı olur. Ancak en azından sezgilerine güvenen bir okuyucu olmak iddiasını taşıyabileceğimi düşünerek bu konuya değiniyorum. Bazen yazarlar, hele de alternatif dünyalar/gezegenler, yaşamlar, canlılar, davranışlar vb. tasarlıyorlarsa, hep şikayetçi oldukları, kendilerini “ona” muhalif olmakla tanımladıkları bir mekanizmanın, onu sonuna kadar içselleştirmiş bir parçası olduklarının farkına varmaksızın kalemlerine sarılabiliyorlar. Bu durumda ortaya çıkan metin de alternatif bir şeyleri anlatmaktan daha çok adeta mevcudun vazgeçilmezliğini kanıtlayan bir metin olabiliyor. Aslında aynı rahatsızlığı bazen günlük yaşam alanlarında da duyuyoruz, ancak adını çok zaman koyamıyoruz. Kitabın hissettirdikleri ile birebir örtüşmese de, ondan yola çıkarak geliştirdiğim düşünce zinciri şu şekilde devam etti:
Devlete, onun kurumlarına, belgelerine, takdir mekanizmalarına, statü üreten mercilerine vb. en çok karşı koyanların, kritik anlarda onlara en çok sarılanlar olduğunu görmemizin, bu tutarsızlığı sıkça deneyimlememizin bir anlamı olmalı. Bu haliyle “karşı koyulan” şey, “karşı koyanın” biricik varlık nedeni. Karşı koyduğu mekanizmanın ortadan kalkmasını ister gibi; ama aslında o ortadan kalktığında, kendi varlığı da yok olup gidecek. “Karşı koyma” edimi şaşırtıcı şekilde prim kazandırıyor. Kişisel tutarsızlıkların boyutundan daha tehlikeli olan ise, şüphesiz bu tavrın genelleşmesi ve toplumun belli bir grubunun refleksi haline dönüşmesi. Türkiye’de bugün sol politikalara böylesi bir refleks sirayet etmiş durumda. Birincisi, “karşı konulanın” sınırları gitgide daha da flulaşıyor. İkincisi, “karşı koyma” edimi tümüyle anlık. Yani, “karşı konulan” herhangi bir adım atmadığı sürece “karşı koyan”dan da bir adım gelmiyor. Tepkiler proaktif değil, son derece reaktif. Üçüncüsü ise, karşı konulanın her türlü yaşam dinamiği -feci şekilde- içselleştirilmiş. Hata, içselleştirme süreçlerine teslim olmaktan daha çok, bunu görmemek konusundaki ısrarda ve farkındalık geliştirmemekte. Yani “ben şöyle bir dünya tasavvur ediyorum” demek yetmiyor, mevcut dünyadaki her anı ve yaşanmışlığı, tasavvur edilen öteki dünyada da tüm ayrıntılarıyla tasarlamak gerekiyor.

K. LeGuin’in kitabındaki en ilginç karakterler, “öndeyide bulunan” bir tür kahinler grubu. Bu grup, kendilerine sorulan ve “yaşamanın anlamı nedir?” türünden cevaplanamayacak sorular dışındaki tüm sorulara cevap veriyor. Kendi yaşamımızın öndeyisini söyleyecek bir muhakeme becerisine sahip olduğumuzu düşünerek kendi kendimizin kahini olalım ve farkındalığımızı geliştirmenin ilk aşaması olarak soralım: “Şu anki yaşamımızda olmasını ‘gerçekten’ istemediğimiz şeyler nelerdir?”

Jıneps

Comments: Post a Comment

Subscribe to Post Comments [Atom]





<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?

Subscribe to Posts [Atom]