Saturday, January 21, 2006
Entelektüel
(Aşağıdaki yazı, bir grup Çerkes’in hazırladığı bir internet bülteni olan Elbruz’da yayınlanmıştır; paylaşmak istedim..)
Özünde muhalif, sorgulayıcı, dürtücü, iç gıcıklayıcı, gıdıklayıcı, dogmalara ve tek fikirciliğe gıcık bu yazının -Edward Said'in ölümüne duyduğum üzüntünün etkisiyle- konusu "entelektüeller" olsun istedim.
Tanımlamak bile sorun bu kavramı. Felsefe sözlükleri Camus'nun kısa, ancak olağanüstü açıklayıcı tanımına yer veriyorlar ilk satırlarında: "Entelektüel, zihni kendi kendini gözleyen kişidir." Said'in yoğun olarak kullandığı "sürgün" metaforuyla ise entelektüel, "asla tamamen uyumlu olamayan, kendini her zaman 'yerlilerin' işgal ettiği aşina muhabbet dünyasının dışında hisseden, konformizmin tuzağına uzak durma eğiliminde olan" bireye dönüşür.
Kamusal alan o kadar çok yönetim ve politika oluşturma sorunları ve aynı zamanda güç ve otorite hesapları ile örülü ki, ne devlet kademesinde görev alma tutkusu, ne de itibarlı tanıdıklara sahip olma hırsıyla yönlendirilmeyen bir entelektüellik rolünü birkaç saniyeden fazla sürdürmek zormuş gibi gelir. Bu mevcut algılama ile entelektüel, diğer insanlara uzaklığı oranında itibarlıdır; bilgisini gıdım gıdım ve hesaplı biçimde sunan ve 'bir sermaye kaynağı olarak bilgi' anlayışının meşruiyetine sırtını dayayarak bilgisinden mümkün olduğunca para kazanan kişi konumundadır. Entelektüel, halkın üzerinde, onun adına ancak onun yanında yer almaksızın söz söyleyen ve asla "eylemeyen" kişidir. Oysa, entelektüelin, özgül bir kamusal role sahip bir birey olduğunun üzerinde durmak gerekir. Entelektüel, 'belli bir kamu için ve o kamu adına bir mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da kanıyı temsil etme, cisimleştirme, ifade etme yetisine sahip olan bireydir'. Bu rolü özgül yapan yön, kamunun gündemine cevapları ağır soruları getirmesi ve ortodoks görüşlere ve dogmalara karşı koyma çabasını içermesi ile açıklanabilir. Bu rol, kolay kolay hükümetlerin ve/veya büyük şirketlerin adamı yapılamayacak biri olma çabasına girmeden ve devamlı gündem dışı bırakılmaya çalışılan konuları ve kişileri temsil etmek için var olan biri olma duygusu hissedilmeden üstlenilemez. Başka bir deyişle, entelektüelin onu izleyenleri mutlu etmesi beklenemez; 'işin özü sıkıntı verici, aykırı, hatta keyif kaçırıcı' olmaktır.
Yukarıdaki tanımlamalar, entelektüelin, zayıf olanların ve temsil edilmeyenlerin safına ait olduğunu anlatır bize. Bu konumu entelektüeli, insanları yatıştırmaktan veya zorla uzlaştırmaktan uzak tutar. Bilindik yöntemler, basmakalıp sözler, kökleşmiş ve sorgulanması adeta yasaklanmış toplumsal yapılar, kısaca verili olanı yeniden ve yeniden üreten ne varsa onun uzağındadır. O sadece pasif olarak bir şeyleri istememekle yetinmez, bunu aktif olarak dile getirir ve eyler de. Said'e göre bu görev, "istikrarlı bir gerçekçilik, neredeyse atletik bir akıl enerjisi ve kamusal alanda yazılar yayımlatıp konuşmanın gerekleriyle kişinin kendi sorunlarını dengelemesi için karmaşık bir mücadeleyi gerektirir".
Entelektüel kavramını cümleler boyunca bu denli açıklamak ihtiyacını yaratan, kapitalist sistemin sun(amadık)(duk)larıdır aslında. Tüm bileşenleri ile bu sistem, sürekliliğini sağlayacak yolları sonuna kadar zorlamakla yükümlüdür. Dil, dili oluşturan kavramlar, kavramlarla üretilen kuramlar, kuramlarla yeniden üretilen paradigmalar, paradigmaların şekillendirdiği yaşam biçimleri, vb. toplumsal bir aktör olarak entelektüelin deşifre etmek durumunda olduğu konulardır. Bu rolü ile siyasal bir işlevi de üstlenen entelektüel, kapitalizmi varlığı ile besleyen tüm diğer toplumsal aktörler için oyunun "kral çıplak" diyeni konumundadır.
Bir entelektüelin ne tür bir rol üstlenmesi gerektiğine, bu yönüyle onun zayıf olanların ve temsil edilmeyenlerin yanında yer almasını sağlayacak siyasal bir işlevi de benimsemesi gerektiğine ilişkin görüşler, günümüzün "ekonomi politik uzmanları”, “hukuk adamları", "öğretim üyeleri", "öğretmenleri" vb. gruplarının zihnimizde yarattığı entelektüel algılaması ile hiç mi hiç örtüşmüyor. Onlar, bir deterjan ya da havayolu şirketinin daha büyük bir pazar payı için teknikler geliştiren reklamcıları veya halkla ilişkiler uzmanlarından veya müşterilerin rızasını kazanmaya, tüketicinin görüşlerini yönlendirmeye girişen çalışanlarından pek de farklı görünmüyorlar. Günümüzün "entelektüelleri", bağımsız kalarak marjinalliklerinin sonucu yaşayacakları umutsuz bir güçsüzlük duygusuna kapılma riskini göze alamayıp, "toplum adına kendi başlarına sorumsuzca kararlar veren düzen adamlarından oluşan görece küçük bir gruba mensup olup kurumların, şirketlerin ya da hükümetlerin saflarına katılma" alternatifini seçen kişilerden oluşuyor. Onlar, gerçek entelektüellerin toplumun dokusuna ulaşmasını zorlaştıran etkili iletişim araçlarının (yani, tüm modern temsil sistemlerinin) gaspına seyirci kalan ve hatta bundan kazanç sağlayan gruplardır artık.
Yukarıdaki paragrafta dile getirilenler, entelektüellerin zamanlarına ait insanlar oldukları ve 'enformasyon ya da medya sanayinin cisimleştirdiği kitlesel temsil siyasetine herkes gibi onların da tabi olduğu' fikrini ortaya koyuyor. Buna direnmelerinin tek yolu, 'statükoyu koruyan, herşeyi kabul edilebilir ve onaylanmış bir aktüellik bakış açısı içinde tutan ve giderek güçlenen bütün düşünce yönelimlerinin yaydığı imgeleri, resmi anlatıları, iktidarı sürekli olarak haklı çıkarma çabalarını' tartışmaya açmalarından geçiyor. Arundhati Roy'un daha duygusal anlatımıyla "çevredeki hayatın o dile getirilemez şiddetine ve eşitsizliğine asla alışmamak, en hüzünlü yerlerde coşkuyu aramak, güzelliğin ve iyinin izini ta inine kadar sürmek, karmaşık olanı asla basitleştirmemek, basit olanı asla karmaşıklaştırmamak, kuvvete saygı göstermek fakat iktidara asla saygı göstermemek, hepsinden önemlisi gözlemek, uğraşmak, anlamak, hiçbir zaman başını başka tarafa çevirmemek ve asla ama asla unutmamak" da bu riskli yola girmenin diğer gerekleri. Bunun hiç de kolay bir iş olmadığı, entelektüelin her zaman "yalnızlık ile saf tutma arasında bir yerde durmaya mahkum olduğu" açıkça söylenebilir.
Tüm bu görüşler herhangi bir etnik kimliğe mensup entelektüeller için de yinelenebilir. Farklı bir kimlik taşıyor olmaları, onları, konumları gereği devlete bağımlı olmaktan, verili yaşam biçiminin sunduğu toplumsal doku içinde erimekten, özgül yönlerini yitirmekten korumuyor; aksine daha açık bir hedef haline getiriyor. Oysa, kendi toplumunu tüm bileşenleri ile mevcut kültürel sistemin bir alt sistemi haline getirecek müdahalelere toplumsal düzeyde karşı koyacak güce ulaşmak, her bireyin kendi sorununa gerçek bir entelektüel bilinci ile yaklaşmasıyla "belki" mümkün olabilir. Bu yaklaşım, makro bir bakış açısını, bütüncül bir çerçeveyi gerekli kılar. Belli bir ulusun çektiği acıları daha geniş bir insani bağlama oturtup bu deneyimi başkalarının acılarıyla ilişkilendirebilmek, bir başkasının kültüründeki bozukluklar hakkında konuşurken kendi kültüründeki benzer uygulamalara mazeretler bulmak gibi kolaycı hilelere başvurmamak, toplumunun bireylerinin ifade özgürlüğünü ödünsüz savunmak ve buna engel olan tüm hiyerarşik, tartışılmayan yapıları sorgulamak, toplumsal dokuyu oluşturan tüm ilişki biçimlerini gözlemlemek, uygulanamaz ve zarar verici olanları eleyebilmek, yapıcı yeni ilişki biçimlerini benimseyebilmek, iktidar ilişkilerinden uzak kalabilmek vb. bu yaklaşımın basit örnekleri olarak kabul edilebilir.
Said, Filistinli ancak Amerika'da yaşayan bir entelektüel olarak, sürgünlüğü tanımlarken, 'sürgün olmanın tamamen kopuk, yalıtılmış, doğduğumuz yerden umutsuzca ayrılmış olmak demek olduğu yönündeki varsayımın yanlışlığından' söz eder. Ona göre, sürgünlerin çoğu için güçlük sadece yuvadan uzakta yaşamak zorunda bırakılmaktan kaynaklanmaz; daha çok günümüz dünyasında sürgünde olduğunuzu, yuvanızın aslında pek de uzakta olmadığını hatırlatan pek çok şeyle birlikte yaşamaktan, günlük hayatın normal akışının sizi eski yerinizle sürekli ona ulaşacak gibi olduğunuz ama bir türlü ulaşamadığınız bir temas halinde tutmasından kaynaklanır. Said, entelektüellere, gerçek birer sürgün olmasalar bile öyleymiş gibi düşünmelerini önerir. Entelektüeli "sürgün"e benzetmesi bu noktada herhangi bir etnik kimliğe mensup insanlar için oldukça ironik görünüyor. Çünkü bu insanlar, Said'in sözünü ettiği sürgün olmaktan kaynaklı duyguları sürekli yaşamaktadırlar ve aynı zamanda sürgün olarak yaşadıkları toplum içinde hızla "entelektüeller" üretmek zorundadırlar.
Özetle, bir entelektüel için gerçekten sürgün olan biri kadar marjinal ve yabancı olmak, otorite ve güç sahibine değil hayalleri ve umutları olana, alışkanlığa değil geçiciliğe ve risklere, otoritenin belirlediği statükoya değil yeniliğe duyarlı olmak demektir. Öyleyse, "Sürgünsoylu" entelektüeller cüret ve küstahlığa açık olabilmeli, alışılmışı değil, değişimi ve hareketi temsil edebilmeli, olduğu yerde saymayı kabul etmemeli, sorunlarına bütüncül bakmayı göze alabilmeli, iktidara ve sunduklarına şüphe ile bakmayı öğrenmeli, kendisiyle ve insanlarıyla yüzleşebilmeli, yaratıcılığını ve iradesini baskılayan herşeye meydan okuyabilmelidir.
Otoriteye nasıl hitap edeceği, bir entelektüel için en kritik soru: "profesyonel bir ricacı olarak mı, yoksa onun itibar görmeyen amatör bir vicdanı olarak mı?". Bu soruya yanıt vererek bulundukları yeri tanımlamayı başaramazsa entelektüellerimiz -hergün aynaya bakma ihtiyaçları yüzünden- ömür boyu kapkaranlık bir yüzle karşılaşma yükünü de üstlenmiş olurlar. Entelektüeller üzerinde düşünmek için iyi bir neden değil mi?
Jıneps
Not:Bu yazıda E.Said'in "Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı" (1994) isimli kitabından yoğun şekilde yararlanılmıştır
Subscribe to Posts [Atom]