Thursday, June 19, 2008
Memleket Hakkında Düşünmek
Herşey o kadar hızlı gelişiyor ve gündem o kadar ani manevralarla yön değiştiriyor ki! Akıl sır edirmeye çalışmak gereğinden fazla yorucu bir hale geliyor. Bu yüzden Türkiye üzerine, ekonomi, politika, sosyal adalet, insan hakları vs. Her ne ise, bu memleket hakkında düşünmek bazen neredeyse abesle iştigal halini alıyor. Sonuçta, sosyolog değilim, politikacı değilim, işadamı değilim. Sıradan hem de tam anlamıyla sıradan bir vatandaşım. Götatmış dünyaya çüş diyemeyeceğimin, üzülerek farkındayım.
Şöyle bir düşünüyorum. Son yıllardaki gelişmeler, son aylardaki gelişmeler, son günlerdeki gelişmeler. Herbiri hayati önem taşıyan bir yaranın açılışıydı ülkenin/halkın veya devletin gövdesinde. Ama bu yaraların hiçbiri tedavi edilmedi. Acısı dindirilmedi. Aynı gövdede, başka biryerde, diğerinin sızısını bastıracak bir yara açarak diğerinin üzeri örtülmeye, acısı unutturulmaya çalışıldı. Böyle bir tedavi stratejisiyle nereye kadar gidebileceğimizi asla kestiremiyorum.
Seksenli yılların başlarıydı sözünü ettiğim o günler. Sıkıyönetim uygulaması henüz Türkiyenin her yanında devam ediyordu. Televizyon tek kanallıydı, siyah beyazdı vs. türünden bayatlayan (ama unutulmaması gereken) bir sürü klişeyle andığımız o günlerle bu günlerin arasında, hayatımıza çok sıkı bir şekilde giren teknolojinin dışında büyük farklar var mı? Bundan otuz yıl sonra bugünleri hangi yönleriyle anacağız. Yarına nasıl bir zemin hazırlayacağız, geleceğin temel taşları neler olacak. Bir sonraki nesil bizleri anarken neler düşünecek?
Senaryo üretmek keyifli. En azından yaratıcı bir faaliyet, sanatsal bir tarafı var. Hele geleceğe yönelik senaryolardan bilimkurgu hazzı da alırız. Hatırlıyorum da çocukluğumuzda, o günlerde hayatımıza yeni giren ve öyle herkeste bulunmayan hesap makinalarıyla, 2000 yılında kaç yaşında olacağımızı hesaplardık. O günlerde kendi geleceğimiz için ürettiğimiz senaryolar nelerdi acaba. Kimbilir ne hayaller kurmuştuk. Bugün yaşadığımız hayatı o gün öngörebilir miydik? İmkansız.
Gelecek fikrimizi, gelecekle ilgili senaryolarımızı mantıklı bir zemin üzerine oturtabilmemiz bugün yaşadığımız gerçekleri oldukları gibi algılayabilmekle ilgili bana göre. Ama belki en zoru da bu. Gerçekleri oldukları gibi algılayabilmek. Gerçeklik olgusunun tanımı üzerinde ciddi anlaşmazlıklar yaşıyoruz çükü. Bana kalırsa bu durum kendi algılarımızı gerçekliğin üzerinde tutuşumuzdan kaynaklanıyor. Herkesin gözü önünde olup biten, gerçekleşen olayları taban tabana zıt biçimde algılıyoruz sürekli. Bu tutumumuz yalnızca şimdiki zamana bakışımızla ilgili kalsa iyi. Tarihe de, geleceğe de aynı mantık tutulmasıyla bakıyoruz. Aslına bakarsanız duygularımızla düşüncelerimizi karıştırıyoruz. Bu karışıklığı düşünce olarak adlandırarak, aptal durumuna düşmeyi kendi adıma kabul edemiyorum.
Aptallık diyorum. Çünkü gözlerimle gördüğüm, gazetelerde hergün okuduğum, televizyon tartışmalarında, haberlerde izlediğim çok şey bilerek veya bilmeyerek manipülasyona yönelik. Her toplumda, kalabalıkların idaresi için belli bir düzeyde manüpülasyon kaçınılmaz olabilir. Fakat ülkemizdeki siyasetin tamamen, sıfırlaştırarak, eşekleştirip koyunlaştırarak yönetmeye endekslenmesi midemi bulandırıyor. Hafızamız balık hafızası gibi. Herkes kısa zamanda yalnızca değişim olarak adlandırılamayacak dönüşümlerle çıkıyor sahneye. Bir bakıyoruz dünün şeriatçıları liberal olmuş, dün sosyalist olan bugün faşist (national: ulusal, nasyonal sosyalizm ve faşizm arasındaki ilişkiyi tartışmıyorum bile) olmuş. Kimse diğerini değiştirdiğine inandıramıyor.
Biz yönetilenler ise, kişisel tarihimizle bugün arasında kurduğumuz bağda duygusal davranıyoruz. Geçmişte şu ya da bu şekilde angaje olduğumuz düşüncelerin peşinden sadakatle yürüdüğümüzü sanıyoruz. Fakat bağlı olduğumuz düşüncenin mimarları veya kanaat önderlerinin düşünsel tutarsızlıklarını, değişim veya dönüşümlerindeki mantığın inandırıcılığını, gelişen yeni durumlar karşısında nasıl bir tutum takınacağımızı hiç düşünmüyoruz. Takip ettiğimiz lider, oy verdiğimiz parti, okuduğumuz gazete neyi savunuyorsa onu savunmakla kendimizi yükümlü sayıyoruz. Bir değişim/dönüşüm varsa aklın süzgecinden geçirip içselleştirdiğimizi iddia ederken düştüğümüz durumu göremiyoruz...
Düşünmekten, tepki duymaktan, tavır almaktan kaçınamadığım bu durumlar, hiç bulaşmak istemediğim kadar üzüyor ve ilgilendiriyor beni. Nasıl ilgilendirmesin, şöyle yada böyle bu ülkede yaşıyorum. Kendi geleceğim adına umut besleyemesem bile, çocukluğuma, gençliğime asla dönemesem bile bir çocuğum var artık. Bu ülkenin çocukları için kaygılanıyorum. Onların genliğinin, geleceğinin daha güzel olmasını umut etmek istiyorum.
Farkında olduğum ya da olmadığım haklarım çiğneniyormuş. Yaşam standardım uçurumun dibindeymiş (kenarında olmak da önemliymiş, kendini böyle hissedenler bir nebze şanslı olduğunu unutmamalı). Siyasetten adalete, darbeden ekonomiye herşey birbirine girmiş. Hiç umrumda değil. Yalnızca, toplum mühendislerinin, hendese hesaplarında değersiz bir rakam olmayı kendime yediremiyorum. Çünkü mesele benim değersiz bir rakam oluşumla kalmıyor. Çocuklarımıza sakat bir gelecek tasarlanıyor diye korkuyorum. Aptal olmadığım için herhalde...
Musa Baki
Şöyle bir düşünüyorum. Son yıllardaki gelişmeler, son aylardaki gelişmeler, son günlerdeki gelişmeler. Herbiri hayati önem taşıyan bir yaranın açılışıydı ülkenin/halkın veya devletin gövdesinde. Ama bu yaraların hiçbiri tedavi edilmedi. Acısı dindirilmedi. Aynı gövdede, başka biryerde, diğerinin sızısını bastıracak bir yara açarak diğerinin üzeri örtülmeye, acısı unutturulmaya çalışıldı. Böyle bir tedavi stratejisiyle nereye kadar gidebileceğimizi asla kestiremiyorum.
Seksenli yılların başlarıydı sözünü ettiğim o günler. Sıkıyönetim uygulaması henüz Türkiyenin her yanında devam ediyordu. Televizyon tek kanallıydı, siyah beyazdı vs. türünden bayatlayan (ama unutulmaması gereken) bir sürü klişeyle andığımız o günlerle bu günlerin arasında, hayatımıza çok sıkı bir şekilde giren teknolojinin dışında büyük farklar var mı? Bundan otuz yıl sonra bugünleri hangi yönleriyle anacağız. Yarına nasıl bir zemin hazırlayacağız, geleceğin temel taşları neler olacak. Bir sonraki nesil bizleri anarken neler düşünecek?
Senaryo üretmek keyifli. En azından yaratıcı bir faaliyet, sanatsal bir tarafı var. Hele geleceğe yönelik senaryolardan bilimkurgu hazzı da alırız. Hatırlıyorum da çocukluğumuzda, o günlerde hayatımıza yeni giren ve öyle herkeste bulunmayan hesap makinalarıyla, 2000 yılında kaç yaşında olacağımızı hesaplardık. O günlerde kendi geleceğimiz için ürettiğimiz senaryolar nelerdi acaba. Kimbilir ne hayaller kurmuştuk. Bugün yaşadığımız hayatı o gün öngörebilir miydik? İmkansız.
Gelecek fikrimizi, gelecekle ilgili senaryolarımızı mantıklı bir zemin üzerine oturtabilmemiz bugün yaşadığımız gerçekleri oldukları gibi algılayabilmekle ilgili bana göre. Ama belki en zoru da bu. Gerçekleri oldukları gibi algılayabilmek. Gerçeklik olgusunun tanımı üzerinde ciddi anlaşmazlıklar yaşıyoruz çükü. Bana kalırsa bu durum kendi algılarımızı gerçekliğin üzerinde tutuşumuzdan kaynaklanıyor. Herkesin gözü önünde olup biten, gerçekleşen olayları taban tabana zıt biçimde algılıyoruz sürekli. Bu tutumumuz yalnızca şimdiki zamana bakışımızla ilgili kalsa iyi. Tarihe de, geleceğe de aynı mantık tutulmasıyla bakıyoruz. Aslına bakarsanız duygularımızla düşüncelerimizi karıştırıyoruz. Bu karışıklığı düşünce olarak adlandırarak, aptal durumuna düşmeyi kendi adıma kabul edemiyorum.
Aptallık diyorum. Çünkü gözlerimle gördüğüm, gazetelerde hergün okuduğum, televizyon tartışmalarında, haberlerde izlediğim çok şey bilerek veya bilmeyerek manipülasyona yönelik. Her toplumda, kalabalıkların idaresi için belli bir düzeyde manüpülasyon kaçınılmaz olabilir. Fakat ülkemizdeki siyasetin tamamen, sıfırlaştırarak, eşekleştirip koyunlaştırarak yönetmeye endekslenmesi midemi bulandırıyor. Hafızamız balık hafızası gibi. Herkes kısa zamanda yalnızca değişim olarak adlandırılamayacak dönüşümlerle çıkıyor sahneye. Bir bakıyoruz dünün şeriatçıları liberal olmuş, dün sosyalist olan bugün faşist (national: ulusal, nasyonal sosyalizm ve faşizm arasındaki ilişkiyi tartışmıyorum bile) olmuş. Kimse diğerini değiştirdiğine inandıramıyor.
Biz yönetilenler ise, kişisel tarihimizle bugün arasında kurduğumuz bağda duygusal davranıyoruz. Geçmişte şu ya da bu şekilde angaje olduğumuz düşüncelerin peşinden sadakatle yürüdüğümüzü sanıyoruz. Fakat bağlı olduğumuz düşüncenin mimarları veya kanaat önderlerinin düşünsel tutarsızlıklarını, değişim veya dönüşümlerindeki mantığın inandırıcılığını, gelişen yeni durumlar karşısında nasıl bir tutum takınacağımızı hiç düşünmüyoruz. Takip ettiğimiz lider, oy verdiğimiz parti, okuduğumuz gazete neyi savunuyorsa onu savunmakla kendimizi yükümlü sayıyoruz. Bir değişim/dönüşüm varsa aklın süzgecinden geçirip içselleştirdiğimizi iddia ederken düştüğümüz durumu göremiyoruz...
Düşünmekten, tepki duymaktan, tavır almaktan kaçınamadığım bu durumlar, hiç bulaşmak istemediğim kadar üzüyor ve ilgilendiriyor beni. Nasıl ilgilendirmesin, şöyle yada böyle bu ülkede yaşıyorum. Kendi geleceğim adına umut besleyemesem bile, çocukluğuma, gençliğime asla dönemesem bile bir çocuğum var artık. Bu ülkenin çocukları için kaygılanıyorum. Onların genliğinin, geleceğinin daha güzel olmasını umut etmek istiyorum.
Farkında olduğum ya da olmadığım haklarım çiğneniyormuş. Yaşam standardım uçurumun dibindeymiş (kenarında olmak da önemliymiş, kendini böyle hissedenler bir nebze şanslı olduğunu unutmamalı). Siyasetten adalete, darbeden ekonomiye herşey birbirine girmiş. Hiç umrumda değil. Yalnızca, toplum mühendislerinin, hendese hesaplarında değersiz bir rakam olmayı kendime yediremiyorum. Çünkü mesele benim değersiz bir rakam oluşumla kalmıyor. Çocuklarımıza sakat bir gelecek tasarlanıyor diye korkuyorum. Aptal olmadığım için herhalde...
Musa Baki
Subscribe to Posts [Atom]