Monday, July 21, 2008
Domuz gibi domuz, adam gibi adam olamamak
Kıçımla gülmekten vazgeçtim. Kahkaha atabilsem kahkaha atacağım. Kim olduğunu hatırlamadığım biri, “hayat hissedenler için trajedi, düşünenler için komedidir” diyordu. Onu hatırladım. Demek ki bu sıralar düşünebiliyorum.
Taraf gazetesinde Ahmet Altan (1707.2008), George Orwel’in Hayvan Çiftliğinde geçen “bazı hayvanlar daha eşittir” cümlesinden hareketle daha eşit hayvanlara serzenişte bulunuyordu. İyi de o hayvanların verdiği eşitlik olmasa “daha eşit”lik karşısında hissettiğimiz bir nebze eşitliğe de sahip olamaycağız. Ya da onu da istedikleri an elimizden alabilirler ve bu gerçeği arada bir hatırlatmak da onların daima “daha eşit” kalabilmelerinin gereğidir.
Aslında Hayvan Çiftliğin’i okuyup da hayvan çiftliğinde yaşadığımız fikrine kapılmamak neredeyse imkansız. Düşünsenize hep birlikte bir ideali gerçekleştiriyorsunuz. Sonra birileri ilkelerinizi çaktırmadan, yavaş yavaş değiştiriyor. Her defasında birşeyleri elinizden alıyor. Sonunda “bazıları daha eşit” diyen domuzlar düşmanla işbirliği yapıp iki ayak üzerinde yürümeye başlıyorlar.
***
Susurluk günlerinin ışık kapama eylemini (yanlış hatırlamıyorsam), Leman Kültür Merkezi’nde Can Yücel başlatmıştı. Sonra günlerce sürdü bu eylem. “Aydınlık için bir dakika karanlık” tencereler tavalar çalındı. Düdükler öttürüldü. Sivil itaatsizlik örneği olarak o günden beri akıllardan da çıkmadı o eylemler.
Susurluk neydi? Derin devlet kamyona çarpmıştı. Mercedes’in içindeki iki kişi üzerinden epey tartışma yürütüldü. Mehmet Özbay (Abdullah Çatlı) ve Sedat Bucak. Bunlar derin devletti. Bir yanda aşiret ve siyaset, diğer yanda da daima derin devletle birlikte anılan ülkücü hareket dünü ve o günüyle tartışılmaya başlandı. Çatlı üzerine ne kadar gazete yazısı, ne kadar kitap çıktığını hatırlamak zor değil. Bucak ve Ağar da tartışmalarda epey merkezde yer almıştı.
Eylemleri düzenleyen heyecanlı kalabalık, beklenmeyen bir anda en mahrem yerde ucu patlayan çıbanın gizlenemez halde ortaya çıktığını görüyordu. Doğal olarak irinin boşaltılmasını, acının dindirilmesini talep ediyordu. Çünkü bu kazada ortaya çıkan tablo yıllardır gizlenen ilişkileri deşifre etmişti. Eski Ülkü Ocakları Başkanı’yla devlet ve siyaset ilişkileri, 12 Eylül’ü ve onu hazırlayan süreci de cevaplayabilecek derin ilişkileri göz önüne seriyordu.
Kırılan kol daha çok ülkücülerin koluydu. Demokratlarımız, solcularımız o kırığın yen içinde kalmaması için eylem yapıyorlardı. Ama o günlerde adeta üzeri örtbas edilmeye çalışılan, hatta ileri gidip, hakkında çıkan birkaç soru işaretini bile hakaret olarak addettikleri Hüseyin Kocadağ için iadei itibar istiyordu aynı kalabalık. Susurlukta kamyona çarpan mercedesin şoförlüğünü yapan Kocadağ kimdi?
Hüseyin Kocadağ: Eski İstanbul Emniyet Müdür yardımcısı. Yeraltı dünyasının önde gelen isimleri ile ilişkisi olduğu iddiasıyla 1985 yılında polislikten uzaklaştırıldı; daha sonra mahkeme kararı ile mesleğine geri döndü. 12 Eylül öncesinde solcu polis örgütlenmesi POLDER'in kuruculuğunu da yapan Kocadağ, 11 kez disiplin soruşturmasına uğramış; 1986 yılında kesin olarak meslekten ihraç edilmiş; ancak Danıştay kararı ile geri dönmüştü. Bucak Aşireti ile tanışıklığı Siverek İlçe Emniyet Müdürü olduğu döneme dayanıyordu. Bucak'ın yakınlarından İşadamı Ali Oto'nun iddiasına göre Kocadağ, Çatlı'yı gerçek ismi ile tanıyor ve Reis diye hitap ediyordu. 3 Kasım 1996'da Susurluk yakınlarında meydana gelen ve hayatını kaybettiği kaza sırasında Bucak'ın arabasını Kocadağ kullanıyordu.
Yani Polder kurucusu, solcu, alevi bir vatandaşımızın o araçta bulunması, ilişki içinde olduğu insanların durumu üzerinde hemen hemen hiç tartışılmamıştı. Bunun nedenini o günlerde merak etmedim desem yalan. “Bizden birileri böyle kirli işlere bulaşmış olamaz” gibi bir önyargı mıydı. Yoksa kırılan öteki kolun yen içinde tutulmaya çalışılması mıydı. Cumhuriyet gazetesi, CHP, Aydınlık çizgisine sirayet eden kirli çamaşırlar ortaya dökülünce vurun abalıya demek gerçekten adil olmayı, haksızlığa, zulme, darbeye, mafyaya eşit mesafede durmayı gerektiriyor. Ama ne yazık ki öyle bir mesafeyi göremiyoruz.
Keşke, Ergenekon’un tartışıldığı bugünlerde Susurluk Kazası sırasında eylem yapanların hiç sesi çıkmasaydı. Yazık ki sesleri çıkıyor. Ve çok üzücü ki, Ergenekoncuların avukatlığına soyunan seslek yükseliyor. Kendisini aydın, zeki, çevik, bilinçli olarak görenlerin oluşturduğu bilinçsiz kalabalıklar, birileri tarafından sürü niyetine güdüldüklerini göremiyorlar. Oysa bizim mafyamız iyi sizing mafyanız kötü, bizim kontrgerillanız melek, sizinki pezevenk vs. gibi akılalmaz tarafgirlikle Türkiye asla aydınlığa çıkmayacak. Kimsenin önerdiği karanlık diğerinin savunduğundan daha aydınlık değil. Bunu kime anlatalım. Nasıl anlatalım bilemiyorum.
Bir de şunu söylemeden geçmemek lazım. Kapalı kapılar ardında t.şaklı birer kahraman olarak söylevler çeken devrimci(!) liderlerin, aynı erkekliği ki şayet o kadar t.şakları varsa çıkıp hepimize duyurmalarını beklerdim. Varsa bir örgüt. Varsa bir ihtilal hazırlığı bir yere kadar gizlidir tamam Kabul de. Bir yerde de evet ulan biz buyuz işte diyebilecek kahramanlığı göremiyorum. Nerede o cesaret… İşin cesaretle alakası yok. Kerizi uyandırmamak ve denizi bulandırmamak için susuluyor. Yoksa nasıl bazı hayvanlar daha eşit olabilir ki!!!
Hayvanlar, çiftliği isyanla insanın elinden almış ve kendi yönetimlerini oluşturmuşlardı. Sonunda domuzlar insanlarla işbirliği yaptılar ve domuzluklarına bakmadan iki ayak üzerinde yürümeye başladılar. Tabii ki bu durum onları daha eşit yaptı ama ne domuz gibi domuz olabildiler. Ne de adam gibi adam…
Taraf gazetesinde Ahmet Altan (1707.2008), George Orwel’in Hayvan Çiftliğinde geçen “bazı hayvanlar daha eşittir” cümlesinden hareketle daha eşit hayvanlara serzenişte bulunuyordu. İyi de o hayvanların verdiği eşitlik olmasa “daha eşit”lik karşısında hissettiğimiz bir nebze eşitliğe de sahip olamaycağız. Ya da onu da istedikleri an elimizden alabilirler ve bu gerçeği arada bir hatırlatmak da onların daima “daha eşit” kalabilmelerinin gereğidir.
Aslında Hayvan Çiftliğin’i okuyup da hayvan çiftliğinde yaşadığımız fikrine kapılmamak neredeyse imkansız. Düşünsenize hep birlikte bir ideali gerçekleştiriyorsunuz. Sonra birileri ilkelerinizi çaktırmadan, yavaş yavaş değiştiriyor. Her defasında birşeyleri elinizden alıyor. Sonunda “bazıları daha eşit” diyen domuzlar düşmanla işbirliği yapıp iki ayak üzerinde yürümeye başlıyorlar.
***
Susurluk günlerinin ışık kapama eylemini (yanlış hatırlamıyorsam), Leman Kültür Merkezi’nde Can Yücel başlatmıştı. Sonra günlerce sürdü bu eylem. “Aydınlık için bir dakika karanlık” tencereler tavalar çalındı. Düdükler öttürüldü. Sivil itaatsizlik örneği olarak o günden beri akıllardan da çıkmadı o eylemler.
Susurluk neydi? Derin devlet kamyona çarpmıştı. Mercedes’in içindeki iki kişi üzerinden epey tartışma yürütüldü. Mehmet Özbay (Abdullah Çatlı) ve Sedat Bucak. Bunlar derin devletti. Bir yanda aşiret ve siyaset, diğer yanda da daima derin devletle birlikte anılan ülkücü hareket dünü ve o günüyle tartışılmaya başlandı. Çatlı üzerine ne kadar gazete yazısı, ne kadar kitap çıktığını hatırlamak zor değil. Bucak ve Ağar da tartışmalarda epey merkezde yer almıştı.
Eylemleri düzenleyen heyecanlı kalabalık, beklenmeyen bir anda en mahrem yerde ucu patlayan çıbanın gizlenemez halde ortaya çıktığını görüyordu. Doğal olarak irinin boşaltılmasını, acının dindirilmesini talep ediyordu. Çünkü bu kazada ortaya çıkan tablo yıllardır gizlenen ilişkileri deşifre etmişti. Eski Ülkü Ocakları Başkanı’yla devlet ve siyaset ilişkileri, 12 Eylül’ü ve onu hazırlayan süreci de cevaplayabilecek derin ilişkileri göz önüne seriyordu.
Kırılan kol daha çok ülkücülerin koluydu. Demokratlarımız, solcularımız o kırığın yen içinde kalmaması için eylem yapıyorlardı. Ama o günlerde adeta üzeri örtbas edilmeye çalışılan, hatta ileri gidip, hakkında çıkan birkaç soru işaretini bile hakaret olarak addettikleri Hüseyin Kocadağ için iadei itibar istiyordu aynı kalabalık. Susurlukta kamyona çarpan mercedesin şoförlüğünü yapan Kocadağ kimdi?
Hüseyin Kocadağ: Eski İstanbul Emniyet Müdür yardımcısı. Yeraltı dünyasının önde gelen isimleri ile ilişkisi olduğu iddiasıyla 1985 yılında polislikten uzaklaştırıldı; daha sonra mahkeme kararı ile mesleğine geri döndü. 12 Eylül öncesinde solcu polis örgütlenmesi POLDER'in kuruculuğunu da yapan Kocadağ, 11 kez disiplin soruşturmasına uğramış; 1986 yılında kesin olarak meslekten ihraç edilmiş; ancak Danıştay kararı ile geri dönmüştü. Bucak Aşireti ile tanışıklığı Siverek İlçe Emniyet Müdürü olduğu döneme dayanıyordu. Bucak'ın yakınlarından İşadamı Ali Oto'nun iddiasına göre Kocadağ, Çatlı'yı gerçek ismi ile tanıyor ve Reis diye hitap ediyordu. 3 Kasım 1996'da Susurluk yakınlarında meydana gelen ve hayatını kaybettiği kaza sırasında Bucak'ın arabasını Kocadağ kullanıyordu.
Yani Polder kurucusu, solcu, alevi bir vatandaşımızın o araçta bulunması, ilişki içinde olduğu insanların durumu üzerinde hemen hemen hiç tartışılmamıştı. Bunun nedenini o günlerde merak etmedim desem yalan. “Bizden birileri böyle kirli işlere bulaşmış olamaz” gibi bir önyargı mıydı. Yoksa kırılan öteki kolun yen içinde tutulmaya çalışılması mıydı. Cumhuriyet gazetesi, CHP, Aydınlık çizgisine sirayet eden kirli çamaşırlar ortaya dökülünce vurun abalıya demek gerçekten adil olmayı, haksızlığa, zulme, darbeye, mafyaya eşit mesafede durmayı gerektiriyor. Ama ne yazık ki öyle bir mesafeyi göremiyoruz.
Keşke, Ergenekon’un tartışıldığı bugünlerde Susurluk Kazası sırasında eylem yapanların hiç sesi çıkmasaydı. Yazık ki sesleri çıkıyor. Ve çok üzücü ki, Ergenekoncuların avukatlığına soyunan seslek yükseliyor. Kendisini aydın, zeki, çevik, bilinçli olarak görenlerin oluşturduğu bilinçsiz kalabalıklar, birileri tarafından sürü niyetine güdüldüklerini göremiyorlar. Oysa bizim mafyamız iyi sizing mafyanız kötü, bizim kontrgerillanız melek, sizinki pezevenk vs. gibi akılalmaz tarafgirlikle Türkiye asla aydınlığa çıkmayacak. Kimsenin önerdiği karanlık diğerinin savunduğundan daha aydınlık değil. Bunu kime anlatalım. Nasıl anlatalım bilemiyorum.
Bir de şunu söylemeden geçmemek lazım. Kapalı kapılar ardında t.şaklı birer kahraman olarak söylevler çeken devrimci(!) liderlerin, aynı erkekliği ki şayet o kadar t.şakları varsa çıkıp hepimize duyurmalarını beklerdim. Varsa bir örgüt. Varsa bir ihtilal hazırlığı bir yere kadar gizlidir tamam Kabul de. Bir yerde de evet ulan biz buyuz işte diyebilecek kahramanlığı göremiyorum. Nerede o cesaret… İşin cesaretle alakası yok. Kerizi uyandırmamak ve denizi bulandırmamak için susuluyor. Yoksa nasıl bazı hayvanlar daha eşit olabilir ki!!!
Hayvanlar, çiftliği isyanla insanın elinden almış ve kendi yönetimlerini oluşturmuşlardı. Sonunda domuzlar insanlarla işbirliği yaptılar ve domuzluklarına bakmadan iki ayak üzerinde yürümeye başladılar. Tabii ki bu durum onları daha eşit yaptı ama ne domuz gibi domuz olabildiler. Ne de adam gibi adam…
Subscribe to Posts [Atom]