<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002</id><updated>2011-04-21T15:46:43.983-07:00</updated><title type='text'>Düşişleri Bülteni</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>53</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-3780756312326829848</id><published>2008-07-21T02:20:00.001-07:00</published><updated>2008-07-21T02:20:57.017-07:00</updated><title type='text'>Domuz gibi domuz, adam gibi adam olamamak</title><content type='html'>Kıçımla gülmekten vazgeçtim. Kahkaha atabilsem kahkaha atacağım. Kim olduğunu hatırlamadığım biri, “hayat hissedenler için trajedi, düşünenler için komedidir” diyordu. Onu hatırladım. Demek ki bu sıralar düşünebiliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf gazetesinde Ahmet Altan (1707.2008), George Orwel’in Hayvan Çiftliğinde geçen “bazı hayvanlar daha eşittir” cümlesinden hareketle daha eşit hayvanlara serzenişte bulunuyordu. İyi de o hayvanların verdiği eşitlik olmasa “daha eşit”lik karşısında hissettiğimiz bir nebze eşitliğe de sahip olamaycağız. Ya da onu da istedikleri an elimizden alabilirler ve bu gerçeği arada bir hatırlatmak da onların daima “daha eşit” kalabilmelerinin gereğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında Hayvan Çiftliğin’i okuyup da hayvan çiftliğinde yaşadığımız fikrine kapılmamak neredeyse imkansız. Düşünsenize hep birlikte bir ideali gerçekleştiriyorsunuz. Sonra birileri ilkelerinizi çaktırmadan, yavaş yavaş değiştiriyor. Her defasında birşeyleri elinizden alıyor. Sonunda “bazıları daha eşit” diyen domuzlar düşmanla işbirliği yapıp iki ayak üzerinde yürümeye başlıyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Susurluk günlerinin ışık kapama eylemini (yanlış hatırlamıyorsam), Leman Kültür Merkezi’nde Can Yücel başlatmıştı. Sonra günlerce sürdü bu eylem. “Aydınlık için bir dakika karanlık” tencereler tavalar çalındı. Düdükler öttürüldü. Sivil itaatsizlik örneği olarak o günden beri akıllardan da çıkmadı o eylemler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Susurluk neydi? Derin devlet kamyona çarpmıştı. Mercedes’in içindeki iki kişi üzerinden epey tartışma yürütüldü. Mehmet Özbay (Abdullah Çatlı) ve Sedat Bucak. Bunlar derin devletti. Bir yanda aşiret ve siyaset, diğer yanda da daima derin devletle birlikte anılan ülkücü hareket dünü ve o günüyle tartışılmaya başlandı. Çatlı üzerine ne kadar gazete yazısı, ne kadar kitap çıktığını hatırlamak zor değil. Bucak ve Ağar da tartışmalarda epey merkezde yer almıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylemleri düzenleyen heyecanlı kalabalık, beklenmeyen bir anda en mahrem yerde ucu patlayan çıbanın gizlenemez halde ortaya çıktığını görüyordu. Doğal olarak irinin boşaltılmasını, acının dindirilmesini talep ediyordu. Çünkü bu kazada ortaya çıkan tablo yıllardır gizlenen ilişkileri deşifre etmişti. Eski Ülkü Ocakları Başkanı’yla devlet ve siyaset ilişkileri, 12 Eylül’ü ve onu hazırlayan süreci de cevaplayabilecek derin ilişkileri göz önüne seriyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırılan kol daha çok ülkücülerin koluydu. Demokratlarımız, solcularımız o kırığın yen içinde kalmaması için eylem yapıyorlardı. Ama o günlerde adeta üzeri örtbas edilmeye çalışılan, hatta ileri gidip, hakkında çıkan birkaç soru işaretini bile hakaret olarak addettikleri Hüseyin Kocadağ için iadei itibar istiyordu aynı kalabalık. Susurlukta kamyona çarpan mercedesin şoförlüğünü yapan Kocadağ kimdi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüseyin Kocadağ: Eski İstanbul Emniyet Müdür yardımcısı. Yeraltı dünyasının önde gelen isimleri ile ilişkisi olduğu iddiasıyla 1985 yılında polislikten uzaklaştırıldı; daha sonra mahkeme kararı ile mesleğine geri döndü. 12 Eylül öncesinde solcu polis örgütlenmesi POLDER'in kuruculuğunu da yapan Kocadağ, 11 kez disiplin soruşturmasına uğramış; 1986 yılında kesin olarak meslekten ihraç edilmiş; ancak Danıştay kararı ile geri dönmüştü. Bucak Aşireti ile tanışıklığı Siverek İlçe Emniyet Müdürü olduğu döneme dayanıyordu. Bucak'ın yakınlarından İşadamı Ali Oto'nun iddiasına göre Kocadağ, Çatlı'yı gerçek ismi ile tanıyor ve Reis diye hitap ediyordu. 3 Kasım 1996'da Susurluk yakınlarında meydana gelen ve hayatını kaybettiği kaza sırasında Bucak'ın arabasını Kocadağ kullanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani Polder kurucusu, solcu, alevi bir vatandaşımızın o araçta bulunması, ilişki içinde olduğu insanların durumu üzerinde hemen hemen hiç tartışılmamıştı. Bunun nedenini o günlerde merak etmedim desem yalan. “Bizden birileri böyle kirli işlere bulaşmış olamaz” gibi bir önyargı mıydı. Yoksa kırılan öteki kolun yen içinde tutulmaya çalışılması mıydı. Cumhuriyet gazetesi, CHP, Aydınlık çizgisine sirayet eden kirli çamaşırlar ortaya dökülünce vurun abalıya demek gerçekten adil olmayı, haksızlığa, zulme, darbeye, mafyaya eşit mesafede durmayı gerektiriyor. Ama ne yazık ki öyle bir mesafeyi göremiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşke, Ergenekon’un tartışıldığı bugünlerde Susurluk Kazası sırasında eylem yapanların hiç sesi çıkmasaydı. Yazık ki sesleri çıkıyor. Ve çok üzücü ki, Ergenekoncuların avukatlığına soyunan seslek yükseliyor. Kendisini aydın, zeki, çevik, bilinçli olarak görenlerin oluşturduğu bilinçsiz kalabalıklar, birileri tarafından sürü niyetine güdüldüklerini göremiyorlar. Oysa bizim mafyamız iyi sizing mafyanız kötü, bizim kontrgerillanız melek, sizinki pezevenk vs. gibi akılalmaz tarafgirlikle Türkiye asla aydınlığa çıkmayacak. Kimsenin önerdiği karanlık diğerinin savunduğundan daha aydınlık değil. Bunu kime anlatalım. Nasıl anlatalım bilemiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de şunu söylemeden geçmemek lazım. Kapalı kapılar ardında t.şaklı birer kahraman olarak söylevler çeken devrimci(!) liderlerin, aynı erkekliği ki şayet o kadar t.şakları varsa çıkıp hepimize duyurmalarını beklerdim. Varsa bir örgüt. Varsa bir ihtilal hazırlığı bir yere kadar gizlidir tamam Kabul de. Bir yerde de evet ulan biz buyuz işte diyebilecek kahramanlığı göremiyorum. Nerede o cesaret… İşin cesaretle alakası yok. Kerizi uyandırmamak ve denizi bulandırmamak için susuluyor. Yoksa nasıl bazı hayvanlar daha eşit olabilir ki!!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayvanlar, çiftliği isyanla insanın elinden almış ve kendi yönetimlerini oluşturmuşlardı. Sonunda domuzlar insanlarla işbirliği yaptılar ve domuzluklarına bakmadan iki ayak üzerinde yürümeye başladılar. Tabii ki bu durum onları daha eşit yaptı ama ne domuz gibi domuz olabildiler. Ne de adam gibi adam…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-3780756312326829848?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/3780756312326829848/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=3780756312326829848' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/3780756312326829848'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/3780756312326829848'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2008/07/domuz-gibi-domuz-adam-gibi-adam.html' title='Domuz gibi domuz, adam gibi adam olamamak'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-1826188382685394470</id><published>2008-06-19T01:20:00.001-07:00</published><updated>2008-06-19T01:20:57.103-07:00</updated><title type='text'>Memleket Hakkında Düşünmek</title><content type='html'>Herşey o kadar hızlı gelişiyor ve gündem o kadar ani manevralarla yön değiştiriyor ki! Akıl sır edirmeye çalışmak gereğinden fazla yorucu bir hale geliyor. Bu yüzden Türkiye üzerine, ekonomi, politika, sosyal adalet, insan hakları vs. Her ne ise, bu memleket hakkında düşünmek bazen neredeyse abesle iştigal halini alıyor. Sonuçta, sosyolog değilim, politikacı değilim, işadamı değilim. Sıradan hem de tam anlamıyla sıradan bir vatandaşım. Götatmış dünyaya çüş diyemeyeceğimin, üzülerek farkındayım. &lt;br /&gt;Şöyle bir düşünüyorum. Son yıllardaki gelişmeler, son aylardaki gelişmeler, son günlerdeki gelişmeler. Herbiri hayati önem taşıyan bir yaranın açılışıydı ülkenin/halkın veya devletin gövdesinde. Ama bu yaraların hiçbiri tedavi edilmedi. Acısı dindirilmedi. Aynı gövdede, başka biryerde, diğerinin sızısını bastıracak bir yara açarak diğerinin üzeri örtülmeye, acısı unutturulmaya çalışıldı. Böyle bir tedavi stratejisiyle nereye kadar gidebileceğimizi asla kestiremiyorum. &lt;br /&gt;Seksenli yılların başlarıydı sözünü ettiğim o günler. Sıkıyönetim uygulaması henüz Türkiyenin her yanında devam ediyordu. Televizyon tek kanallıydı, siyah beyazdı vs. türünden bayatlayan (ama unutulmaması gereken) bir sürü klişeyle andığımız o günlerle bu günlerin arasında, hayatımıza çok sıkı bir şekilde giren teknolojinin dışında büyük farklar var mı? Bundan otuz yıl sonra bugünleri hangi yönleriyle anacağız. Yarına nasıl bir zemin hazırlayacağız, geleceğin temel taşları neler olacak. Bir sonraki nesil bizleri anarken neler düşünecek?&lt;br /&gt;Senaryo üretmek keyifli. En azından yaratıcı bir faaliyet, sanatsal bir tarafı var. Hele geleceğe yönelik senaryolardan bilimkurgu hazzı da alırız. Hatırlıyorum da çocukluğumuzda, o günlerde hayatımıza yeni giren ve öyle herkeste bulunmayan hesap makinalarıyla, 2000 yılında kaç yaşında olacağımızı hesaplardık. O günlerde kendi geleceğimiz için ürettiğimiz senaryolar nelerdi acaba. Kimbilir ne hayaller kurmuştuk. Bugün yaşadığımız hayatı o gün öngörebilir miydik? İmkansız. &lt;br /&gt;Gelecek fikrimizi, gelecekle ilgili senaryolarımızı mantıklı bir zemin üzerine oturtabilmemiz bugün yaşadığımız gerçekleri oldukları gibi algılayabilmekle ilgili bana göre. Ama belki en zoru da bu. Gerçekleri oldukları gibi algılayabilmek. Gerçeklik olgusunun tanımı üzerinde ciddi anlaşmazlıklar yaşıyoruz çükü. Bana kalırsa bu durum kendi algılarımızı gerçekliğin üzerinde tutuşumuzdan kaynaklanıyor. Herkesin gözü önünde olup biten, gerçekleşen olayları taban tabana zıt biçimde algılıyoruz sürekli. Bu tutumumuz yalnızca şimdiki zamana bakışımızla ilgili kalsa iyi. Tarihe de, geleceğe de aynı mantık tutulmasıyla bakıyoruz. Aslına bakarsanız duygularımızla düşüncelerimizi karıştırıyoruz. Bu karışıklığı düşünce olarak adlandırarak, aptal durumuna düşmeyi kendi adıma kabul edemiyorum.&lt;br /&gt;Aptallık diyorum. Çünkü gözlerimle gördüğüm, gazetelerde hergün okuduğum, televizyon tartışmalarında, haberlerde izlediğim çok şey bilerek veya bilmeyerek manipülasyona yönelik. Her toplumda, kalabalıkların idaresi için belli bir düzeyde manüpülasyon kaçınılmaz olabilir. Fakat ülkemizdeki siyasetin tamamen, sıfırlaştırarak, eşekleştirip koyunlaştırarak yönetmeye endekslenmesi midemi bulandırıyor. Hafızamız balık hafızası gibi. Herkes kısa zamanda yalnızca değişim olarak adlandırılamayacak dönüşümlerle çıkıyor sahneye. Bir bakıyoruz dünün şeriatçıları liberal olmuş, dün sosyalist olan bugün faşist (national: ulusal, nasyonal sosyalizm ve faşizm arasındaki ilişkiyi tartışmıyorum bile) olmuş. Kimse diğerini değiştirdiğine inandıramıyor. &lt;br /&gt;Biz yönetilenler ise, kişisel tarihimizle bugün arasında kurduğumuz bağda duygusal davranıyoruz. Geçmişte şu ya da bu şekilde angaje olduğumuz düşüncelerin peşinden sadakatle yürüdüğümüzü sanıyoruz. Fakat bağlı olduğumuz düşüncenin mimarları veya kanaat önderlerinin düşünsel tutarsızlıklarını, değişim veya dönüşümlerindeki mantığın inandırıcılığını, gelişen yeni durumlar karşısında nasıl bir tutum takınacağımızı hiç düşünmüyoruz. Takip ettiğimiz lider, oy verdiğimiz parti, okuduğumuz gazete neyi savunuyorsa onu savunmakla kendimizi yükümlü sayıyoruz. Bir değişim/dönüşüm varsa aklın süzgecinden geçirip içselleştirdiğimizi iddia ederken düştüğümüz durumu göremiyoruz...&lt;br /&gt;Düşünmekten, tepki duymaktan, tavır almaktan kaçınamadığım bu durumlar, hiç bulaşmak istemediğim kadar üzüyor ve ilgilendiriyor beni. Nasıl ilgilendirmesin, şöyle yada böyle bu ülkede yaşıyorum. Kendi geleceğim adına umut besleyemesem bile, çocukluğuma, gençliğime asla dönemesem bile bir çocuğum var artık. Bu ülkenin çocukları için kaygılanıyorum. Onların genliğinin, geleceğinin daha güzel olmasını umut etmek istiyorum. &lt;br /&gt;Farkında olduğum ya da olmadığım haklarım çiğneniyormuş. Yaşam standardım uçurumun dibindeymiş (kenarında olmak da önemliymiş, kendini böyle hissedenler bir nebze şanslı olduğunu unutmamalı). Siyasetten adalete, darbeden ekonomiye herşey birbirine girmiş. Hiç umrumda değil. Yalnızca, toplum mühendislerinin, hendese hesaplarında değersiz bir rakam olmayı kendime yediremiyorum. Çünkü mesele benim değersiz bir rakam oluşumla kalmıyor. Çocuklarımıza sakat bir gelecek tasarlanıyor diye korkuyorum. Aptal olmadığım için herhalde...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Musa Baki&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-1826188382685394470?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/1826188382685394470/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=1826188382685394470' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/1826188382685394470'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/1826188382685394470'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2008/06/memleket-hakknda-dnmek.html' title='Memleket Hakkında Düşünmek'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-4871510730915976154</id><published>2008-05-08T03:05:00.000-07:00</published><updated>2008-05-08T03:06:19.062-07:00</updated><title type='text'>Nasıl bir sosyalistsiniz?</title><content type='html'>02/05/2008 (tarihli Radikal Kitap ekinden alıntıdır.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayattaki hemen her şey gibi sosyalizm de yekpare bir bütün değil. ‘Türkiye Solu’ tablosunun başlıkları genelde demokratik-devrimci, sosyalist-devrimci, Maocu, Troçkist vb. diye gider.&lt;br /&gt;Bu durum ne bize özgü, ne de yeni. Soldaki ayrılıklar en başından beri mevcut. Bu testte, Türkiye’deki ayrımlara girmeden sadece ‘Komünist Manifesto’daki kategorizasyona sadık kalarak sizin nasıl bir sosyalist olduğunuzu tespit etmeye çalışıyoruz. Sosyalist değilseniz de deneyin, o kadar zor olmadığını göreceksiniz!1. Tarih neyin tarihidir? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Tarih neyin tarihidir?&lt;br /&gt;a. Çürümenin. &lt;br /&gt;b. Gelişmenin. &lt;br /&gt;c. İlgilenmiyorum. &lt;br /&gt;d. Sınıf savaşımlarının. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Burjuvazinin yükseliş dönemindeki rolü... &lt;br /&gt;a. Aşağılıktır. &lt;br /&gt;b. Zenginleştiricidir. &lt;br /&gt;c. Benim daha iyi bi projem var! &lt;br /&gt;d. Devrimcidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Kapitalizmde ekonomik krizlerin sebebi nedir? &lt;br /&gt;a. Açgözlülük. &lt;br /&gt;b. Fiyat artışları. &lt;br /&gt;c. Düzensizlik. &lt;br /&gt;d. Aşırı üretim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Peki, burjuvazi krizleri nasıl atlatır? &lt;br /&gt;a. Bu açgözlü canavarlara tavsiyede bulunacak değilim! &lt;br /&gt;b. Piyasaya para sürerek, alım gücünü arttırarak ve gümrükleri kaldırarak. &lt;br /&gt;c. Üretim ve tüketimi önceden planlayarak hiç kriz yaşamasa daha iyi olur. &lt;br /&gt;d. Bazı üreticileri tasfiye eder, yeni pazarlara girer ve sömürüyü arttırır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Eşitsizlik neden kaynaklanır? &lt;br /&gt;a. Ahlaksızlıktan. &lt;br /&gt;b. Bazı yanlış düzenlemelerden. &lt;br /&gt;c. Toplum modelinden. &lt;br /&gt;d. Özel mülkiyetten. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. Ulaşım sorununa nasıl bir çözüm önerirsiniz? &lt;br /&gt;a. Otomobiller boş gitmemeli. &lt;br /&gt;b. Herkesin otomobili olmalı. &lt;br /&gt;c. Küçük şehirler kurulmalı. &lt;br /&gt;d. Toplu taşıma toplu çözüm. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7. Açlık sorunu nasıl çözülür sayın bakanım? &lt;br /&gt;a. İsrafı önleyerek. &lt;br /&gt;b. Gıda üretimini artırarak. &lt;br /&gt;c. Kendine yeterli gıda üreten birimlerle. &lt;br /&gt;d. Kollektivizasyon ve merkezi planla. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8. Ama ama... Küçük üreticilerin özel mülkiyeti ne olacak? &lt;br /&gt;a. Korunacak elbet. &lt;br /&gt;b. Onlar da zenginleşecek tabii... &lt;br /&gt;c. Herkese eşit mülkiyet. &lt;br /&gt;d. O vakte kadar kalırsa düşünürüz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9. Peki aile dersek ne dersiniz? &lt;br /&gt;a. Toplumun ve ahlakın temeli. &lt;br /&gt;b. Haydi kadınlar fabrikaya! &lt;br /&gt;c. Bazen sosyalizme model alınabilir. &lt;br /&gt;d. Şirket gibi bir şeydir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10. Açık konuşun, son tahlilde sizin niyetiniz nedir hocam? &lt;br /&gt;a. Burjuvaziyi alaşağı etmek! &lt;br /&gt;b. Toplumun refahını sağlamak. &lt;br /&gt;c. Eşitlikçi ve özgür bir toplum kurmak. &lt;br /&gt;d. Hepsi ama işçi sınıfının iktidarıyla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SONUÇLAR &lt;br /&gt;A'lar çoksa... &lt;br /&gt;Gerici Sosyalist &lt;br /&gt;Bu kategori kendi içinde feodal sosyalist, küçük-burjuva sosyalisti ve 'hakiki' sosyalist olarak üçe ayrılır. &lt;br /&gt;Bu sosyalistler kurtuluşu 'eski güzel günler'de ve halkın bağrında bulmayı sever. Burjuvaziye karşıdırlar ama özel mülkiyete değil. Eşitlik ve özgürlüğün vicdanla, acımayla, sadakayla, küçük mülkiyeti &lt;br /&gt;korumakla 'inşaallah' gelebileceğini savunurlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B'ler çoksa... &lt;br /&gt;Tutucu Sosyalist &lt;br /&gt;Bu kategori burjuva sosyalisti olarak da anılır. Burjuva sosyalistler burjuva düzeni beğenirler ama devrimci ve istikrar bozucu eğilimlerin ortadan kalkması için bazı reformlar isterler. Sosyalizm kitabını okumayı yarıda bırakmışlardır. Burjuvazi lehine her reformun işçilerin de çıkarına olduğunu savunurlar. Mülkiyet biçimine muhalif olmadan ekonomik, hukuki, kültürel vb. reformları reformları savunan sosyalistler bu kategoridedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C'ler çoksa... &lt;br /&gt;Ütopyacı Sosyalist &lt;br /&gt;Bu model kitapta yazıldığı gibi 'yanlış' sosyalistlerin en sevimlisidir. Bir örnek gerçekleştirip herkesi ikna etmenin mümkünatına inanırlar. Şıktırlar, naiftirler, duygusaldırlar. İlk sosyalistler oldukları için o vakit az ve güçsüz olan işçilerin sosyalizmi kurabileceğini kavrayamamış ama kafalarında toplumun kardeş kardeş, eşitçe yaşadığı hoş modeller geliştirmişlerdir. İktidarı ele geçirme meselesine fazla kafa yordukları söylenemez. İşçilere acıdıklarından eserlerinde onlara özel önem vermişlerdir. Ancak işçilerle karşılaştıklarında ürkebilirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;D'ler çoksa... &lt;br /&gt;Komünist &lt;br /&gt;'De te fabula narratur!' ya da 'anladın sen onu.'&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-4871510730915976154?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/4871510730915976154/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=4871510730915976154' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/4871510730915976154'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/4871510730915976154'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2008/05/nasl-bir-sosyalistsiniz.html' title='Nasıl bir sosyalistsiniz?'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-117147790479338067</id><published>2007-02-14T10:31:00.000-08:00</published><updated>2007-02-14T10:34:06.750-08:00</updated><title type='text'>ANNELİK ÜZERİNE</title><content type='html'>Bu yazıyı yazmak için neden bu kadar beklediğimin bende bir cevabı yok ama sanırım aynı deneyimi yaşayanlar bunu bileceklerdir. Anneliği, “inanılmaz bir şey, tanımsız bir duygu, anlatılamaz” vb. kelimelerle anlatmayacağım şüphesiz. Fakat bu, söylenenler yanlış olduğundan değil, aksine sığ kaldığından...İşin muhteşem yanını dillendirmek yetersiz çünkü fazlasıyla tek taraflı. Bir kadına kadınlığını dehşet verici bir şekilde hissettiren bir başka şey olamaz..Yaratma yetisini paylaşmanın verdiği bir yarı tanrı olma durumu da keza aynı derecede doyumsuz hisler veriyor insana.. Küçücük bir şeyin siz olmadan yaşayamayacağını bilmenin verdiği gücü düşünün bir de…Yalnızca sizin kollarınızda huzur bulan bebeğinizin size yaşattığı şımarıklığı.. Oysa tüm bu duyguların bir başka yüzü var: kronik, ömür boyu sürecek bir vicdan azabı... Bir başka varlığın, onun iradesi söz konusu olmaksızın yaşama gelmesine karar vermenin ağır yükü.. Üstelik onun karşılaşacağı olası tüm olumsuzlukları siz bir bir deneyimlemişken ve bilirken.. Bir ömür boyu üzerinde kafa yorduğunuz, düzelmesi için çaba sarf ettiğiniz tüm kötülüklerin içine bir de onu bırakıvermek, üstelik aynı şeyleri yapması beklentisi ile… İsmini koyarken bile onun geleceğini ipotek altına aldığınızı bilmek…Onu mutsuz etme ihtimalini bile bile benimsediğiniz tüm değerleri inançla ona öğretmek...Ondan “size ait” bir geleceğin kurucularından biri olmasını ve yaşamını böylesi bir sorumlulukla sürdürmesini beklemek..vs.vs. Çok zor, gerçekten çok zor. Bence anneliği tanımsız yapan şey işte bu.. Çünkü tanımlar mantığı gerektirir. Eğer ölüm olmasaydı, doğurmak da gerekmeyecekti. Biz kendimizden sonraki yaşamı garanti edebilmek için doğuruyoruz. Ne kadar basit görünüyor, oysa canımızdan bir parçayı bir bilinmezin içine sürüklemek, şüphenin, korkunun, aşkın, tutkunun, inancın kol gezdiği bir sarmalın içinde onu yaşama terk etmek feci bir sorumluluk..işte inanılmaz olan bu yükün ağırlığı..tanımsız ve anlatılamaz olan bu yüke rağmen yaşanan en güzel şey oluşu…ben anneliği çok sevdim..bebeğimi de en az yaşamayı sevdiğim kadar..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jane&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-117147790479338067?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/117147790479338067/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=117147790479338067' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/117147790479338067'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/117147790479338067'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2007/02/annelik-zerine.html' title='&lt;strong&gt;ANNELİK ÜZERİNE&lt;/strong&gt;'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-116790691414917481</id><published>2007-01-04T02:34:00.000-08:00</published><updated>2007-01-04T02:35:14.363-08:00</updated><title type='text'>solislam</title><content type='html'>Ertuğrul Günay ve Mehmet Bekaroğlu’nun “Siyasal Düşünce Platformu” adı altında bir süredir basında üzerine konuşulan bir çalışma içinde olduklarından haberdar olduk. Sol ve İslamın bir arada anılması doğal olarak tartışmaya çok açık bir zemin oluşturuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye dünyanın diğer mümleketlerinden kaynaklanan ideolojilerle yüzyüze geldiğinde garip sentezler oluşturmada üzerine rakip tanımayan bir ülkedir. Sözgelimi diktatörlükle demokrasiyi, bilimle mistisizmi, islamla liberalizmi, kapitalizmi, Atatürkçülükle maoizmi sentezlenebilir. Daha garibi böyle garip alaşımların etrafında insanların samimiyetle bağlandığı hatta hayatlarını ortaya koyabilecekleri siyasal örgütlenmeler bu topraklarda yaşama imkanı bulabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu zaman bu ideolojik sentezlerdeki garipliğin sebebi vazgeçilmeyen bir düşüncenin ya da inançların evrensel düşüncelerle desteklenmesi ihtiyacı vardır sanıyorum. Bir de bu tür düşünceleri ortaya koyan düşünürlerin (!) entellektüel birikimleri yabana atılmamalı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sol ve islam neden bir araya gelmesin? Kemalizmle faşizm, maoizm vs. bir araya gelebiliyorsa, İslamla kapitalizm, liberalizm bir araya gelebiliyorsa, Milliyetçilikle sosyalizm bir araya gelebiliyorsa, sosyalizm ve islam neden bir araya gelmesin gerçekten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaldı ki dikkat edilmesi gereken en önemli konu şudur. Türkiyedeki sosyalist hareketin en ateşli savunucuları büyük çoğunlukla islamın bir mezhebi olan Alevi müslümanlar olmuşsa bugüne kadar, onlarla aynı gerekçelere dayanarak neden sünni müslümanlar sosyalizmle ilişki kuramasın? Sorulacak asıl soru budur. Adı üstünde bir şeyh olan şeyh bedreddinle, pir sultan abdalla, yunus emreyle, hacı bektaşla rahatlıkla hem de en aşırı uçlarda iletişim kuran evrensel sosyalistler sünni islamla iletişim kurmanın önünde nasıl bir engelle karşılaşabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Felsefi problemler var. Konuyu tartışmaya açan her kalemin ilk aklına gelen klişeler mesela. “Din afyondur”, islam özel mülkiyete izin verir vs. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar çok yüzeysel problemler. Hangi din afyondur, nasıl algılandığında veya nasıl uygulandığında afyondur? Mülk gerçekten kimindir. Devlet nedir. Devlet ve teba ilişkisi nasıl olmalıdır. Sosyal adalet, haklar ve özgürlükler, insan hakları, üzerinde mutabakat sağlanacak pratik ve düşünsel alanlar nelerdir? Türkiyede yaşayan insanlar açısından bakıldığında bu tür siyasal bir yaklaşımın doğuracağı sonuçlar yararlı olabilir mi? Çok çok tartışılması, incelenmesi gereken nokta var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de şuraya dikkat etmekte aşırı derecede önem ve yarar olduğunu düşünüyorum. Diğer sentez çalışmalarında düşülen mantık hatalarını tekrarlayıp garabet doğurmak yerine, birbirlerinden farklı düşündüklerinin farkında ama paylaşılabilir ortak değerleri savunan bireylerin birlikte hareket ettiği bir oluşumu gerçekleştirmek en doğrusu galiba...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-116790691414917481?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/116790691414917481/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=116790691414917481' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/116790691414917481'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/116790691414917481'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2007/01/solislam.html' title='solislam'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-115044077095662577</id><published>2006-06-15T23:52:00.000-07:00</published><updated>2006-06-15T23:52:51.070-07:00</updated><title type='text'>Evet hala sosyalistim, ne olmuş yani!</title><content type='html'>Serdar Turgut&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'de ve dünyada insanların sosyalist olduklarını açıklamaları belirli bir tebessüm ile karşılanıyor ve ardından da 'hala' mı sorusu geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanki bu hayatta belirli bir zaman aralığının sosyalizme ayrılıp sonra da bundan vazgeçilmesi mecburiyeti varmış gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hele olacağı beklenmeyen bir insan sosyalist olduğunu açıklayınca karşıdakinin müstehziliği daha da artabiliyor. Örneğin; eskiden komünist olan ben, şimdi bir medya şirketinde yöneticiyim ya, iyi para kazandığım düşünülüyor ya, arada abuk sabuk konular hakkında yazılar yazıyorum ya, bütün bunlar sosyalist olmak fikriyle uyuşmuyor bu insanlara göre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence sosyalist olmak, düşünmekle, entelektüel olmakla eşanlamlıdır. Sosyalizm bir düşünce sistematiğidir ve hayata böyle bakıp yorumlamayı bir öğrendikten sonra başka düşünce sistematiklerinin sizi tatmin etmesi da mümkün değil. Avrupa Birliği'ne üye olmak için çırpınanların, Avrupa'yı Avrupa yapan kıtaya asıl anlamını verenlerin sosyalistler olduğunu görememeleri de acıklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;LİTERATÜRÜ TAKİP EDERİM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuduğum onca kitabı nedeniyle hocam olarak da nitelendirebileceğim Eric Hobsbawn (Okay Gönensin'in aktardığına göre) bir Fransız televizyon kanalında kendisi ile yapılan konuşmada, karşısındaki insanlar biraz da alaycı bir vurguyla hala sosyalizme inanıp inanmadığını sorduklarında şu cevabı vermiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Bugüne kadar insan beyninin geliştirdiği toplum projeleri içinde sadece sosyalizm bütün insanlığın iyiliğine bir düzen tasarlamaya çalışmıştır. Bunun dışındaki düşünce sistemlerinde hep daha aşağı bir kesim ya da feda edilecek bir kesim vardır. Dolayısıyla şu anda onun dışında inanılması gereken bir düşünce sistemi yoktur.'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalizmin demode olduğu fikrinin bu kadar yaygınlaştığı bir dönemde ünlü tarihçi ve bilim adamının bu şekilde konuşması ne kadar güzel ve zihin okşayıcı değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pratikten koptum ama en azından düşünceden kopmamak için ben literatürü hala daha takip etmeye çalışırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hala daha okumaya çalıştığım kaynakların başında Birikim dergisi gelir. Diyebilirim ki; Birikim dergisi vaktiyle sosyalistlere düşünmeyi, yaratıcı olmayı öğreten dergi olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BUNU BASİTLEŞTİRMEYELİM &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak son zamanlarda ben hayli alışık olduğum halde dergideki yazıları okumakta zorlanır oldum. Çoğu yazıyı da anlamıyorum. Bilimsel hayatını Marksizm'i anlamaya adamış bir insan olarak bunun bana neden olduğunu, dergiyi neden anlamamaya başladığımı anlamaya çalışıyorum. Derginin son haziran sayısını okurken sanırım bu soruya cevap bulmaya başladım. Birikim yazarlarının uzun cümle kurmak ve bir cümle içinde her şeyi anlatmaya çalışmak gibi bir gayretleri var. Çok anlama gelebilecek bir cümle yazmakla yetinmiyorlar, o anlamların hepsini tek bir cümle içinde yazmaya da çalışıyorlar. Örneğin; şöyle cümleler yer alıyor dergide:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'1990'lı yıllarda görünür hale gelen bu gidişat, yani insanların hatta kuruluşların, doğuştan özlerinde sahip oldukları, sonradan edinilemez -edinilse dahi eklenti olabilen- özelliklerini başatlaştırdıkları bir kimliğe, kimlik hareketi ve tavır/düşünüş biçimine çekilmeleri süreci, Türkiye toplumunun geleceğini belirleyecek çevresel faktörlerin yeterince netleşmediği 2000'lere varan dönemde dalgalı bir seyir izledi.'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu cümle çok anlamlı çok katmanlı ve yazarın fikir dünyası hayli birikimli ama her şeyi tek bir cümlede verme gayreti işi bozmuş ne yazık ki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat karmaşık olabilir, Marksist yazın zor olabilir, teori zor olabilir ama iş bütün bu zorlukları aşıp teorik doğruları anlaşılır dilde insanlara vermektir. Ben önceki gün bir gündem yazısı yazdım 'Krizden kaçış yok' başlıklı. 15 Haziran Perşembe günkü bu yazımı sol fikirdekilerin bir incelemesi gerekiyor aslında o yazı da Kapital'in birinci ve üçüncü ciltlerindeki teorinin günümüz koşullarını açıklamakta kullanılması gayretidir. Meseleleri bu basitlik düzeyine indirmezsek sosyalist teori sadece dar bir çevrede tartışılan soyut bir mesele olmakla kalır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; (Akşam Gazetesi'den alıntı)   &lt;br /&gt;16.06.2006&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-115044077095662577?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/115044077095662577/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=115044077095662577' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/115044077095662577'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/115044077095662577'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2006/06/evet-hala-sosyalistim-ne-olmu-yani_15.html' title='Evet hala sosyalistim, ne olmuş yani!'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-114488408848186450</id><published>2006-04-12T16:21:00.000-07:00</published><updated>2006-04-12T16:21:28.646-07:00</updated><title type='text'>Baharla Uyanis</title><content type='html'>Newroz'la baharin gelisini , doganin uyanisini kutladik. Gunler uzamaya, koyunlar kuzulamaya, cicekler acmaya vs. vs olmaya basladi. Ama biz hala uyumaktayiz. Zamanin azligindan, islerimizin coklugundan, coluktan cocuktan, isten gucten vakit bulamadigimizi tekrarlayaraktan hem kendimizi hemde baskalarini kandirip durmaktayiz. Bunun arkasinda kendi yaratamamazligimizin agirligi yatmaktadir. Digerleri bahanelerden baska bir sey degildir. Eger televizyon seyretmeye, bilgisayar oyunu oynamaya, kafa cekmeye, spor yapmaya elaleme ahkam kesmeye vakit buluyorsak. Suraya iki satir gondermeyede vakit bulabiliriz herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugun kendime yeni bir gomlek aldim. Bana ta universite yilarimdan kalma bir gomlegimi hatirlattigi icin aldim bu rengarenk, cizgili gomlegi. Kendimi tekrar o gunlerimde hissettim. Az uyudugum, az yedigim, cok ictigim, cok gezdigim, bolca guldugum, sonsuzca sevip sevildigime inandigim ve hep mucadele verip daha iyiyi yaratabilmeye calistigim o gunlere soyle bir geri dondum. Birde su gunlerime baktim, pek fazla degismemisim diye kendi kendimi avuttum. Tabiki gomlegimide hemence giyiverdim. Eskisinde daha otantik gorunsun diye.&lt;br /&gt;Sonra "Crossing the Bridge: the sounds of Istanbul'u" oglumla izlemeye gittim. Biraz daha efkarlandim. Memleket hasretimidir nedir bir aldi tuttu beni. Burasi neresi orasi neresi tartismasi kafamda bir kere daha canlandi. Sonra kendime geldim, burasi karnimin doydugu, kavgamin surdugu ve surecegi vatan. Orasi dostlarimin oldugu kavgamizin uzaktan surdugu, muhabbetimizin bol oldugu, dilimin konusuldugu, ezilmisligimizin baskilarin ve acilarin yogunlasip beni ben yapan ogelerin gelistigi vatan.&lt;br /&gt;Her ikiside bir ayri degerli,&lt;br /&gt;Her ikiside bir birinden ayri,&lt;br /&gt;Her ikiside birbirinin aynisi,&lt;br /&gt;Her ikiside benim.&lt;br /&gt;Sores , 13/04/06 - 00.12&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-114488408848186450?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/114488408848186450/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=114488408848186450' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/114488408848186450'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/114488408848186450'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2006/04/baharla-uyanis_12.html' title='Baharla Uyanis'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-113953312637988841</id><published>2006-02-09T16:58:00.000-08:00</published><updated>2006-02-09T17:06:16.200-08:00</updated><title type='text'>Sorun Irkcilik: Avrupa'daki Islam karsitliginin nedeni</title><content type='html'>Sorun "konusma ozgurlugu" degil. Sorun "uygarliklarin catismasida" degil. Sorun Avrupa'daki irkciligin kendisidir. Bundan suphesi olan herkesin Muhammedin karikaturlerini yayinlayan sagci basinin gecmisine bakmasimi yeterli olacaktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basin butun bu olaylari "konusma ve ifade ozgurlugu" diye bizlere yutturmaya calisiyor, gercekten de oylemi. Su gazeteye bir kere daha goz atalim: Jyllands-Posten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;1984 de Isa'nin erotik resmini yapan artiste karsi kampanya duzenledi ve bu artistin eserlerine sansur uyguladi.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Uc yil once Hiristiyan'lar arasinda provakosyon yaratacagina inandiklari icin bir karikaturu yayinlamadi.&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Belkide aranizda bazilari  Muhammed'in terorist olarak cizimlendigi karikaturleri, basin ve ifade ozgurlugu adi altinda yayinlayan ayni gazeteden mi bahsediyoruz diye sorabilir. Cevap cok kisa ve oz: EVET.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ayni zamanda bu karikakaturler basin ve ifade ozgurluguyle ilgili degil. Nede Islam hakkinda bir tartisma yaratiyor. Bunlar kisaca her Musluman'i bir terorist olarak ima etmekten ileriye gitmiyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Cifte standartin ta kendisi. Cogunluk icin bir kural, azinlik icin bir baska kural. Cogunluk beyaz "Avrupa'li", tabi onlar medeni ve ileriler ya, obur tarafsa Arab, Asyali ve Afrikali gocmenler. Bunun bir tek adi var oda IRKCILIK, uygarliklarin catismasi yada bagnaz Musluman'lar bizi anlamiyor degil.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ayni sey obur sag goruslu Avrupa gazetelri icinde gecerli, onlarda kendilerine birer gunah kecisi ariyorlardi ve kendi cifte standartlari altinda buldular Avrupadaki Muslumanlar. Tabi bunun daha genis bir acilimi var oda , Avrupa'da 9/11 ve 7/7 den sonra daha da yayginlasan IRKCI egilim.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ornegin Fransiz Gazetesi France-Soir, basin ve yayin ozgurlugunu savundugunu ve bunun icin bu karikaturleri bastigini dusunce ve ifade ozgurlugune tam anlamiyla destek verdigini soylemektedir. Ama is Fransa'da devletin Musluman kizlarin okullarda turban giymesini yasaklamasina gelince, liberalliklerinden eser kalmiyor ve devletin bu baskisini sonuna kadar destekliyor, bu ne perhiz bu ne lahana tursusu demesi geliyor adamin icinden. Bunun neresi "hosgoru" neresi "liberal" ben anlayamadim.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ayni zamanda bazi liberal kesimlerde Musluimanlara karsi irkci olunamayacagini cunki Musluman'ligin bir irk degil din oldugunu savunuyorlar. Alin size bir baska cifte standart daha. Bunu birde "Yahudi" dinini izleyenlere karsi soyleyinde gorelim.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bir gazetenin 1930 larin Fasist-Nazi Almanya'sindan bize miras kalan anti-yahudi propaganda posterlerini yeniden yayinlandigini dusunun. Bizim su "liberal" gazetelerimiz yeri yerinden oynatir ve bu irkciliktir der, ve tabiki hakli olarak, cunki bu bir irkciliktir. Akli basinda hic kimse buna karsi cikipta bir argument ileri surebilir. Ama is Islam'a ve Musluman'lara gelince farkli. Niye mi ? Cunki bu sozde "libareller" irkcilarin ta kendileri.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ingiltere'ye bakalim. Evet burada hic bir gazete bu karikaturleri yayinlamadi, ama butun gazetelerin editorleride, irkci anti-Islam yazilariyla Muslumanlari seytani olarak gostermekten geri kalmadilar. Muslumanlari Avrupa demokrasisini ve basin ozgurlugunu anlamamakla suclayip "liberal demokrasinin" onder savunuculari konumuna gectiler.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ama bu milyoner editorlere sunu soylemek gerektigide bir gercek. Eger gercekten basin ozgurlugune inaniyorsaniz ve sansure karsi durmak istiyorsaniz, sanirim bunu ogrenebilmek icin daha bir degil ama bir kac firin ekmek yemeniz gerekiyor. Ornegin iki gazete (Sosyalist Isci ve Sabah Yildizi)haricinde hic bir gazete, Britanya gizli servisinin Yunanistandaki ajanlarinin Pakistan'li gocmenlere karsi yaptiklari muameleleri ortaya cikaran MI6 ajaninin adini aciklamayi kendilerine gorev edinmedi. Bu ne bicim medyaki, guclu devletin organlarina karsi cikmiyorda, toplumun en gucsuz kesimine karsi cephe aliyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ve burada hata yapmayalim, Musluman gocmenler Avrupada en kotu kosullarda yasayan kesimdir. Britanya'da konut, is, ucret ve egitim acisindan devletten en az yararlan kesim Musluman kesimdir. Ayni sey Fransa, Almanya ve Damimarka icinde gecerli olup, hikaye Avrupa'nin diger ulkelerinde de aynidir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ayrica 9/11 den bu yanada sistematik olarak irkci saldirilara ugramaktadirlar. Anti-Muslim irkcilik, ya da islamafobia, George Bush'un arkasina saklandigi sozde "terorle savasin"in ideolojik perdesidir. Bush ve Blair'in Irakta'ki savasinda hayatini kaybeden"kara derili insanlarin kac tane oldugu bile sayilmamaktadir. Neden? Avrupa'da ve Amerika'da terorun aldigi canlar Orta Doguda ki terorun aldigi canlardan daha mi degerlidir. Eger gercekci olursak evet. Bunun bir baska adida IRKCILIKTIR.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Eger 'iyi Musluman ' olacaksan , Bush ve Blair'in dediklerine katilacaksin, eger katilmazsan sen seytanin ta kendisisindir ve terorist olarak adlandirilacaksindir. Acaba bu iki savas duskunu lideri nasil tanimlamak lazim. Onu sizlere birakiyorum.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Avrupanin dedigi suna benziyor. Diyelimki birisi sizi yere yikincaya kadar patakliyor, tekmeliyor ve sen birsey soylemiyorsun. Ama sonunda canina tak diyor ve bir tokat yapistiriyorsun seni ezmeye calisana. Seni yere yikan, tekme tokat doven adamda herkese donuphaykiriyor: "ben size demedim mi bu adam saldirgandir diye".&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Evet Avrupa'nin sagci sozde liberal basini dusunce ve ifade ozgurlugunu kendilerince uyguluyorlar, ayni seyi uygulamak isteyenlerede, siz dusunce ve ifade ozgurlugunden ne anlarsiniz diye ders veriyorlar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bununda bir adi var oda: IRKCILIK&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sores 8/02/06&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-113953312637988841?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/113953312637988841/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=113953312637988841' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/113953312637988841'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/113953312637988841'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2006/02/sorun-irkcilik-avrupadaki-islam.html' title='Sorun Irkcilik: Avrupa&apos;daki Islam karsitliginin nedeni'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-113935598048275846</id><published>2006-02-07T15:46:00.000-08:00</published><updated>2006-02-07T15:46:20.736-08:00</updated><title type='text'>BÜYÜK KONTROL</title><content type='html'>&lt;p&gt;Yeni düşmanlar yaratmak kapitalizm için yeni bir şey değil. Onun en önemli gelir kaynaklarından biri savaş politikalarıdır. 1991’e kadar büyük düşman komünizm etrafında bölgesel ölçekte devam eden politikalar, dünyanın çeşitli yerlerinde yeni dostlar, yeni düşmanlar yaratmış; konjonktüre göre düşmanlar dost, dostlar düşman olmuştur. Sovyetlerin arenadan çekilmesi sonrası emperyal merkezde bir zafer havası yaşansa da aslında büyük bir kriz başlamıştır. Amerika’nın en büyük karteli silah sanayindeki tüketim krizidir bu. Ama kriz çok uzun sürmemiştir; 11 Eylül miladı ile yeni bir dönem başlamıştır. 11 Eylül’e binlerce Amerikalı üzülürken elit bir kesim ve kongre üyelerinin bir kısmı (şahinler, Amerika’da petrol ve silah sanayinin kongre temsilcileri) el çırpmışlardır. Çünkü, Amerika’daki silah sanayinin en büyük müşterisi gene kendi hükümetidir. Doğal olarak dünyada silahlanmaya en büyük bütçe ayıran hükümet de odur. Ve işte yeni düşman hazırdır: terörizm!!&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Terörizm tanımlayana göre, tanımlayanın iktidarla ilişkisine göre değişiyor; örneğin, Iraklı direnişçi Amerika için terörist iken, direnişçi için Amerika terörist bir devlettir. Terörizm kelimesi 20. yüzyılın başında Rusya’da ve Almanya’da can kaybının olmadığı bombalı propaganda olaylarını tanımlamak için kullanılmıştır. Terör kelimesinden bahsettiğimiz zaman hemen yanında güvenlik kelimesi belirir. Bugün güvenlik kavramını, “toplum yaşamında yasal düzenin aksamadan yürütülmesi, kişilerin korkusuzca yaşayabilmesi durumu” (TDK İnternet sözlüğü) yerine “toplum yaşamında kapital düzenin aksamadan yürütülmesi için kişilerin korku halinde yaşayabilmesi durumu” olarak tanımlayabiliriz. Korku, güvenlik adına insanların, hayatlarına her türlü müdahaleyi kabul etmelerini sağlıyor. Bugün güvenlik adına sokaklar gözleniyor; her birimiz genel bir fişleme programının parçasıyız. Ne yazık ki bu merkezler milli güvenliği, kamu güvenliğini ağızlarına pelesenk ederken sosyal güvenlikten her geçen gün biraz daha cılız bahsediyorlar.&lt;br /&gt;Geçmiş bir geleceğe doğru mu gidiyoruz ve sormak gerekiyor bugün “1984” mü?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Amerika Birleşik Devletleri’nde 11 Eylül sonrası temel bir askeri strateji değişikliğine gidildi. Komünizme karşı olan savunma durumundan genel bir güvenlik durumuna geçildi. Bu şu demekti: Herhangi bir terörist eylem beklenmeden eylem öncesi hareketin kaynağı yok edilmeliydi. Onlara göre, ‘&lt;em&gt;Her birey potansiyel bir sistem düşmanı ve terör kaynağıdır’&lt;/em&gt;. Bunun için yoğun bir istihbarat ve devasa, donanımlı bir polis gücü gerekiyordu. Bu, yeni ulusal savunma stratejilerini de belirledi. Ordular dış saldırılara yönelik kurulmuş teşkilatlardır; yeni sistemde ordu bir iç güvenlik öznesidir ve düşman her yerde ve herkestir. Amerika’nın şahinlerinden Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in terörizm ile ilgili açıklaması manidardır: “&lt;em&gt;Bu yeni yüzyılda zor bir görevle karşı karşıyayız; bilinmeyen, belirli olmayan, görünmeyen ve beklenmeyene karşı ulusumuzu korumak&lt;/em&gt;”.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Görünmeyene ve beklenmeyene rağmen düşmanı ete kemiğe büründürmek gerekiyordu. Kore’nin, İran’ın, Suriye’nin ve tabii ki Irak’ın bulunduğu  bir ‘&lt;em&gt;kötülük ekseni’&lt;/em&gt; çizildi. Bu bile yeterli değildi; daha yakında yeni bir düşman bulunmalıydı. İslam eşittir terörizm ya da sebep sonuç ilişkisi içinde terörist eşittir Müslüman.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;M. Hardt ve A. Negri “&lt;em&gt;Çokluk&lt;/em&gt;” adlı kitaplarının bir bölümünde imparatorluktan bahsederken  imparatorluğun idaresi için devamlı bir savaş halinde olması gerektiğini söylüyorlar. Savaş modern imparatorluğun olmazsa olmaz şartlarından biri. Devamlı savaş hali, kontrolü ve yapılanların hepsini haklı kılmaya çalışırken ‘içimizdeki düşman’ı yaratmaya devam ediyor. “Medeniyetler çatışması” adı altında içimize anlamsız bir korku salınıyor. Bugün düşman Müslümanlar, yarın siyahlar ya da işçiler. Onlar için, alternatif düşünen her birey düşman. Bugün dünya mekanik kontrol dünyası değil, artık hepimiz devasa bio-kontrol altındayız.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Geçenlerde internette dolaşırken “İttifakı Yeniden Canlandırmak” başlıklı bir yazı denk geldi. Yazı temelde NATO’nun ayakta kalabilmesi için nasıl bir politika izlemesi gerektiği ile ilgili. Yazar, NATO’nun önünde iki yol olduğunu söylüyor: birincisi, artık kendini ağır ağır ve demokratik yoldan lağvetmesi; diğeri, yeni bir yapılanmaya girerek büyük bir kontrol mekanizması haline gelmesi, büyük bir kontrolün yaratılması, özellikle de bunun askeri olması ve nükleer gücü elinde tutarak bazı tehdit-terör-merkezlerini vurabilecek güçte olması. Ne ironiktir ki yazar, Amerika ve Fransa ilişkileri komisyonu başkanı ve yazı tam da İran ve Amerika arasındaki krize Avrupa ülkelerinin taraf olarak katıldığı günlerde yazılıyor. Nükleer güç onlardaysa tehlikeli değil, İran’da ise tehlikeli!&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Danimarka’da Muhammed ile ilgili karikatür krizinde aslında karikatürler Eylül ayında yayınlanmasına rağmen olaylar bugünlerde patlak verdi. Ne tesadüf ki, en şiddetli tepkiler Suriye’de: Kötülük ekseninin ikinci ülkesi. Havada provokasyon kokusu var: Eğer onlar insanların  değerlerine saldırırsa basın özgürlüğü, karşı taraf yaparsa barbarlık ve demokrasi düşmanlığı ya da ulu ‘&lt;em&gt;medeniyetler çatışması’&lt;/em&gt; için fırsat…&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bütün bunlara bir de son dönemde Fransa’da yaşanan yoksul hareketinin sunuluş şeklini de eklersek yapbozun parçaları bir araya geliyor. Yeni düşman İslam mı? Avrupa yoksun kaldığı savaş politikalarını canlandırmak için yeni bir strateji mi belirliyor? Hep o garip soruyu sorup büyük paranoyayı yaşamak zorunda kalıyoruz..&lt;br /&gt;Küresel bir oyunun küçük figüranları mıyız??!!  &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Artık liberal safdilliği bırakmak gerekiyor. Kapitalist dünyada gerçek bir barış mümkün değildir&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Dikkat, büyük kontrol peşimizde!!!&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Genar&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-113935598048275846?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/113935598048275846/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=113935598048275846' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/113935598048275846'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/113935598048275846'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2006/02/byk-kontrol.html' title='BÜYÜK KONTROL'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-113914047676951015</id><published>2006-02-05T03:54:00.000-08:00</published><updated>2006-02-05T03:54:38.120-08:00</updated><title type='text'>Homopoliticusmus</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/6968/1190/1600/ourworld.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/6968/1190/320/ourworld.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/6968/1190/1600/anticap.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/6968/1190/320/anticap.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-113914047676951015?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/113914047676951015/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=113914047676951015' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/113914047676951015'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/113914047676951015'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2006/02/homopoliticusmus.html' title='Homopoliticusmus'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-113872726287804411</id><published>2006-01-31T09:07:00.000-08:00</published><updated>2006-01-31T09:07:43.270-08:00</updated><title type='text'>Gune Dusenler</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Sanki 10 yil once evimi terk etmiste geri donuyormus gibi bir his vardi icimde.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani bir yere tatile gidersinde o bir iki gunluk , yada haftalik evden ayrilis sana yillar gibi gelir. Geri dondugunde herseyin degismis olacagini zannedersin, insanlari taniyamiyabilecegini, sokaklardaki levhalarin kaybolabilecegini, meydanlarin degismis ve hergun gittigin cay ocaginin yerinde yeller estigini zannedersin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saclarindaki kirliklarin daha cogalmis oldugunun farkina varir gibi olursun yada etrafindaki insanlarin senden dahada genc olduklarini zannetmeye baslarsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belkide geri dondugunde yeni birseyler bulma umuduyla donersin. Ama dondugunde bulduklarin belkide senin bulmak istediklerin olmayacaklardir. Hatta, buyuk ihtimalle hicte olmasini istemedigin seyler olacaklardir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen bunun korkusuda, yerli yerinde durmaya zorlar bizleri-Al kapinda sat kapinda olursende ol kapinda-terk edemeyiz evimizi barkimizi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatirliyorum 12-13 yaslarindayken her defasinda evden ayrilisimda annemi kaybedecegim korkusu duserdi icime. Cogu kereler olumun korkusuyla catisip dururdum kendi kendime. Sucluluk duymamak icin bazi risklere atilamazdim. Ama, alisiyor insan ve sucluluk duymalarda , evden -yerinden yurdundan ayrilamamalarda yasamin gercekleri icinde kaybolup gidiyorlar. Aliskanliklar haline geliyorlar. Ayni, her defasinda evden ayrilipta dondugunde, geride kalanlarin bir sekilde degismedigini, yada tamamiyle degiseceklerini, dusunmeye alismak gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet 10 yil olmus gibi, 1995 18 Aralik, 2005 18 Aralik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Camlicadan ayrilip geri donmem tam 10 yil almis.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaslanmisiz , saclarimiz dahada kirlasmis, hatta bazilarimizda hic kalmamis. Kimimiz coluk cocuga karismisiz, kimimizse karismaya calisiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benimse evim diyebilecegim hem mekan hemde kavram degismis, cunki gocebelik cok evli olmama sebep olmus. Turkiye, Ingiltere, Istanbul, Antalya, Ankara heryerli omus gibiyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir koklu agac gibi bir yere salip gitmektense, bir nehir gibi her yerde kendine yol acmaya baslamisim, tabiki kaynagimin neresi oldugunu untmadan. Su gibi olmusum.&lt;br /&gt;Evim, evlerim;&lt;br /&gt;Vatanim, vatanlarim;&lt;br /&gt;Kimligim bile degismis, kimligim, kimliklerim.&lt;br /&gt;Dostlarim, gidenler ve kalanlar ve yeni gelenler ve gelecek olanlar.&lt;br /&gt;Yolarim ayrilmis bazi "dost" dediklerimle. Kirgin yada kirilmadan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama 10 yil olmus gibi eve geri donuyorum. Icimde bu degismisligin farkindalik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sores&lt;/div&gt;03/01/2006&lt;br /&gt;Istanbul-Haworth&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-113872726287804411?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/113872726287804411/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=113872726287804411' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/113872726287804411'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/113872726287804411'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2006/01/gune-dusenler.html' title='Gune Dusenler'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-113786556073017170</id><published>2006-01-21T09:46:00.000-08:00</published><updated>2006-01-21T09:55:37.216-08:00</updated><title type='text'>Entelektüel</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;strong&gt;(Aşağıdaki yazı, bir grup Çerkes’in hazırladığı bir internet bülteni olan Elbruz’da yayınlanmıştır; paylaşmak istedim..)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Özünde muhalif, sorgulayıcı, dürtücü, iç gıcıklayıcı, gıdıklayıcı, dogmalara ve tek fikirciliğe gıcık bu yazının -Edward Said'in ölümüne duyduğum üzüntünün etkisiyle- konusu "entelektüeller" olsun istedim.&lt;br /&gt;Tanımlamak bile sorun bu kavramı. Felsefe sözlükleri Camus'nun kısa, ancak olağanüstü açıklayıcı tanımına yer veriyorlar ilk satırlarında: "&lt;strong&gt;Entelektüel, zihni kendi kendini gözleyen kişidir&lt;/strong&gt;." Said'in yoğun olarak kullandığı "&lt;strong&gt;sürgün&lt;/strong&gt;" metaforuyla ise entelektüel, "asla tamamen uyumlu olamayan, kendini her zaman 'yerlilerin' işgal ettiği aşina muhabbet dünyasının dışında hisseden, konformizmin tuzağına uzak durma eğiliminde olan" bireye dönüşür. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kamusal alan o kadar çok yönetim ve politika oluşturma sorunları ve aynı zamanda güç ve otorite hesapları ile örülü ki, ne devlet kademesinde görev alma tutkusu, ne de itibarlı tanıdıklara sahip olma hırsıyla yönlendirilmeyen bir entelektüellik rolünü birkaç saniyeden fazla sürdürmek zormuş gibi gelir. Bu mevcut algılama ile entelektüel, diğer insanlara uzaklığı oranında itibarlıdır; bilgisini gıdım gıdım ve hesaplı biçimde sunan ve &lt;strong&gt;'bir sermaye kaynağı olarak bilgi'&lt;/strong&gt; anlayışının meşruiyetine sırtını dayayarak bilgisinden mümkün olduğunca para kazanan kişi konumundadır. Entelektüel, halkın üzerinde, onun adına ancak onun yanında yer almaksızın söz söyleyen ve asla "&lt;strong&gt;eylemeyen&lt;/strong&gt;" kişidir. Oysa, entelektüelin, özgül bir kamusal role sahip bir birey olduğunun üzerinde durmak gerekir. Entelektüel, 'belli bir kamu için ve o kamu adına bir mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da kanıyı temsil etme, cisimleştirme, ifade etme yetisine sahip olan bireydir'. Bu rolü özgül yapan yön, kamunun gündemine cevapları ağır soruları getirmesi ve ortodoks görüşlere ve dogmalara karşı koyma çabasını içermesi ile açıklanabilir. Bu rol, kolay kolay hükümetlerin ve/veya büyük şirketlerin adamı yapılamayacak biri olma çabasına girmeden ve devamlı gündem dışı bırakılmaya çalışılan konuları ve kişileri temsil etmek için var olan biri olma duygusu hissedilmeden üstlenilemez. Başka bir deyişle, entelektüelin onu izleyenleri mutlu etmesi beklenemez; 'işin özü sıkıntı verici, aykırı, hatta keyif kaçırıcı' olmaktır.&lt;br /&gt;Yukarıdaki tanımlamalar, entelektüelin, zayıf olanların ve temsil edilmeyenlerin safına ait olduğunu anlatır bize. Bu konumu entelektüeli, insanları yatıştırmaktan veya zorla uzlaştırmaktan uzak tutar. Bilindik yöntemler, basmakalıp sözler, kökleşmiş ve sorgulanması adeta yasaklanmış toplumsal yapılar, kısaca verili olanı yeniden ve yeniden üreten ne varsa onun uzağındadır. O sadece pasif olarak bir şeyleri istememekle yetinmez, bunu aktif olarak dile getirir ve eyler de. Said'e göre bu görev, "istikrarlı bir gerçekçilik, neredeyse atletik bir akıl enerjisi ve kamusal alanda yazılar yayımlatıp konuşmanın gerekleriyle kişinin kendi sorunlarını dengelemesi için karmaşık bir mücadeleyi gerektirir".&lt;br /&gt;Entelektüel kavramını cümleler boyunca bu denli açıklamak ihtiyacını yaratan, kapitalist sistemin sun(amadık)(duk)larıdır aslında. Tüm bileşenleri ile bu sistem, sürekliliğini sağlayacak yolları sonuna kadar zorlamakla yükümlüdür. Dil, dili oluşturan kavramlar, kavramlarla üretilen kuramlar, kuramlarla yeniden üretilen paradigmalar, paradigmaların şekillendirdiği yaşam biçimleri, vb. toplumsal bir aktör olarak entelektüelin deşifre etmek durumunda olduğu konulardır. Bu rolü ile siyasal bir işlevi de üstlenen entelektüel, kapitalizmi varlığı ile besleyen tüm diğer toplumsal aktörler için oyunun "kral çıplak" diyeni konumundadır.&lt;br /&gt;Bir entelektüelin ne tür bir rol üstlenmesi gerektiğine, bu yönüyle onun zayıf olanların ve temsil edilmeyenlerin yanında yer almasını sağlayacak siyasal bir işlevi de benimsemesi gerektiğine ilişkin görüşler, günümüzün "ekonomi politik uzmanları”, “hukuk adamları", "öğretim üyeleri", "öğretmenleri" vb. gruplarının zihnimizde yarattığı entelektüel algılaması ile hiç mi hiç örtüşmüyor. Onlar, bir deterjan ya da havayolu şirketinin daha büyük bir pazar payı için teknikler geliştiren reklamcıları veya halkla ilişkiler uzmanlarından veya müşterilerin rızasını kazanmaya, tüketicinin görüşlerini yönlendirmeye girişen çalışanlarından pek de farklı görünmüyorlar. Günümüzün "entelektüelleri", bağımsız kalarak marjinalliklerinin sonucu yaşayacakları umutsuz bir güçsüzlük duygusuna kapılma riskini göze alamayıp, "toplum adına kendi başlarına sorumsuzca kararlar veren düzen adamlarından oluşan görece küçük bir gruba mensup olup kurumların, şirketlerin ya da hükümetlerin saflarına katılma" alternatifini seçen kişilerden oluşuyor. Onlar, gerçek entelektüellerin toplumun dokusuna ulaşmasını zorlaştıran etkili iletişim araçlarının (yani, tüm modern temsil sistemlerinin) gaspına seyirci kalan ve hatta bundan kazanç sağlayan gruplardır artık.&lt;br /&gt;Yukarıdaki paragrafta dile getirilenler, entelektüellerin zamanlarına ait insanlar oldukları ve 'enformasyon ya da medya sanayinin cisimleştirdiği kitlesel temsil siyasetine herkes gibi onların da tabi olduğu' fikrini ortaya koyuyor. Buna direnmelerinin tek yolu, 'statükoyu koruyan, herşeyi kabul edilebilir ve onaylanmış bir aktüellik bakış açısı içinde tutan ve giderek güçlenen bütün düşünce yönelimlerinin yaydığı imgeleri, resmi anlatıları, iktidarı sürekli olarak haklı çıkarma çabalarını' tartışmaya açmalarından geçiyor. Arundhati Roy'un daha duygusal anlatımıyla "çevredeki hayatın o dile getirilemez şiddetine ve eşitsizliğine asla alışmamak, en hüzünlü yerlerde coşkuyu aramak, güzelliğin ve iyinin izini ta inine kadar sürmek, karmaşık olanı asla basitleştirmemek, basit olanı asla karmaşıklaştırmamak, kuvvete saygı göstermek fakat iktidara asla saygı göstermemek, hepsinden önemlisi gözlemek, uğraşmak, anlamak, hiçbir zaman başını başka tarafa çevirmemek ve asla ama asla unutmamak" da bu riskli yola girmenin diğer gerekleri. Bunun hiç de kolay bir iş olmadığı, entelektüelin her zaman "&lt;strong&gt;yalnızlık ile saf tutma arasında bir yerde durmaya mahkum olduğu&lt;/strong&gt;" açıkça söylenebilir.&lt;br /&gt;Tüm bu görüşler herhangi bir etnik kimliğe mensup entelektüeller için de yinelenebilir. Farklı bir kimlik taşıyor olmaları, onları, konumları gereği devlete bağımlı olmaktan, verili yaşam biçiminin sunduğu toplumsal doku içinde erimekten, özgül yönlerini yitirmekten korumuyor; aksine daha açık bir hedef haline getiriyor. Oysa, kendi toplumunu tüm bileşenleri ile mevcut kültürel sistemin bir alt sistemi haline getirecek müdahalelere toplumsal düzeyde karşı koyacak güce ulaşmak, her bireyin kendi sorununa gerçek bir entelektüel bilinci ile yaklaşmasıyla "belki" mümkün olabilir. Bu yaklaşım, makro bir bakış açısını, bütüncül bir çerçeveyi gerekli kılar. Belli bir ulusun çektiği acıları daha geniş bir insani bağlama oturtup bu deneyimi başkalarının acılarıyla ilişkilendirebilmek, bir başkasının kültüründeki bozukluklar hakkında konuşurken kendi kültüründeki benzer uygulamalara mazeretler bulmak gibi kolaycı hilelere başvurmamak, toplumunun bireylerinin ifade özgürlüğünü ödünsüz savunmak ve buna engel olan tüm hiyerarşik, tartışılmayan yapıları sorgulamak, toplumsal dokuyu oluşturan tüm ilişki biçimlerini gözlemlemek, uygulanamaz ve zarar verici olanları eleyebilmek, yapıcı yeni ilişki biçimlerini benimseyebilmek, iktidar ilişkilerinden uzak kalabilmek vb. bu yaklaşımın &lt;strong&gt;basit&lt;/strong&gt; örnekleri olarak kabul edilebilir.&lt;br /&gt;Said, Filistinli ancak Amerika'da yaşayan bir entelektüel olarak, sürgünlüğü tanımlarken, 'sürgün olmanın tamamen kopuk, yalıtılmış, doğduğumuz yerden umutsuzca ayrılmış olmak demek olduğu yönündeki varsayımın yanlışlığından' söz eder. Ona göre, sürgünlerin çoğu için güçlük sadece yuvadan uzakta yaşamak zorunda bırakılmaktan kaynaklanmaz; daha çok günümüz dünyasında sürgünde olduğunuzu, yuvanızın aslında pek de uzakta olmadığını hatırlatan pek çok şeyle birlikte yaşamaktan, günlük hayatın normal akışının sizi eski yerinizle sürekli ona ulaşacak gibi olduğunuz ama bir türlü ulaşamadığınız bir temas halinde tutmasından kaynaklanır. Said, entelektüellere, gerçek birer sürgün olmasalar bile öyleymiş gibi düşünmelerini önerir. Entelektüeli "sürgün"e benzetmesi bu noktada herhangi bir etnik kimliğe mensup insanlar için oldukça ironik görünüyor. Çünkü bu insanlar, Said'in sözünü ettiği sürgün olmaktan kaynaklı duyguları sürekli yaşamaktadırlar ve aynı zamanda sürgün olarak yaşadıkları toplum içinde hızla "entelektüeller" üretmek zorundadırlar. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Özetle, bir entelektüel için gerçekten sürgün olan biri kadar marjinal ve yabancı olmak, otorite ve güç sahibine değil hayalleri ve umutları olana, alışkanlığa değil geçiciliğe ve risklere, otoritenin belirlediği statükoya değil yeniliğe duyarlı olmak demektir. Öyleyse, "Sürgünsoylu" entelektüeller cüret ve küstahlığa açık olabilmeli, alışılmışı değil, değişimi ve hareketi temsil edebilmeli, olduğu yerde saymayı kabul etmemeli, sorunlarına bütüncül bakmayı göze alabilmeli, iktidara ve sunduklarına şüphe ile bakmayı öğrenmeli, kendisiyle ve insanlarıyla yüzleşebilmeli, yaratıcılığını ve iradesini baskılayan herşeye meydan okuyabilmelidir.&lt;br /&gt;Otoriteye nasıl hitap edeceği, bir entelektüel için en kritik soru: "&lt;strong&gt;profesyonel bir ricacı olarak mı, yoksa onun itibar görmeyen amatör bir vicdanı olarak mı?&lt;/strong&gt;". Bu soruya yanıt vererek bulundukları yeri tanımlamayı başaramazsa entelektüellerimiz -hergün aynaya bakma ihtiyaçları yüzünden- ömür boyu kapkaranlık bir yüzle karşılaşma yükünü de üstlenmiş olurlar. Entelektüeller üzerinde düşünmek için iyi bir neden değil mi?&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Jıneps&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Not:Bu yazıda E.Said'in "Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı" (1994) isimli kitabından yoğun şekilde yararlanılmıştır&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-113786556073017170?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/113786556073017170/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=113786556073017170' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/113786556073017170'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/113786556073017170'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2006/01/entelektel.html' title='Entelektüel'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-113719554822870061</id><published>2006-01-13T15:39:00.000-08:00</published><updated>2006-01-13T15:39:08.470-08:00</updated><title type='text'>Bir Kitabın Düşündürdükleri</title><content type='html'>Ursula K. LeGuin’in “Karanlığın Sol Eli” isimli kitabını okuyorum şu aralar. Bu bilimkurgu kitabı bana öneren arkadaşım özellikle de “cinsiyetsiz bir gezegen tasavvurunu” içerdiği vurgusu ile kısa bir özet geçtiği için belirli bir beklenti ile okumaya başladığımı kabul etmeliyim. Henüz bitirmedim, ancak kitabın geldiğim yere kadar olan kısmı ve onun üstüne yaptığım bir dost sohbetinin düşündürdüğü şeyleri yazmak istedim. (Bilirsiniz, böyle zamanlarda insan saliseler içinde düşünceden düşünceye atlar ve çok dağınık bir konu&lt;strong&gt; &lt;/strong&gt;yelpazesine yayılan bir düşünce zinciri çıkar ortaya..)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaptaki gezegende gerçekten de ay dönümlerine (tabii o gezegenin zaman dilimlerine göre) tekabül eden zamanlarda canlılar istemleri dışında kadın veya erkek olabiliyorlar. İlişkiler gebelikle sonuçlandığında, gebe kalan canlı 8,5 ay ve artı 6 ay kadar daha kadın olarak kalıyor. Bebek gezegene doğduktan sonra ise tekrar cinsiyetsiz kimliğine geri dönüyor. Dolayısıyla belli bir dönemde çocuk doğurup “anne” olan kişi bir süre sonra başka çocukların “babası” da olabiliyor. Bu duruma bağlı olarak gezegende düalizmlere bağlı anlayışların sıfırlandığı söyleniyor. Bu durumda okuyucu (yani beklenti içindeki ben) güçlü/zayıf, ezen/ezilen, aktif/pasif vb. ikiliklerden arınmış bir dille yazılmış bir kitap beklerken, neredeyse her bölümünde iktidar ilişkilerinin nüfuz ettiği bir metinle karşılaşıyor. Oysa iktidar, kendi başına bir düalizmin konusudur. Alternatif bir yaşamı –mevcut dünyadaki muhalif kimliğinin bir sonucu olarak- kağıda döken bir yazarın, cinsiyetsiz bir toplumda bu denli iktidarla örülü bir yaşamı kurgulamış olmasını, yazarın mevcut “dünya” yaşamından ve dilinden kurtulamayışı olarak gördüğüm için şaşırdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevcut yaşam biçimimizin, ilişki dinamiklerimizin, algılayışlarımızın yarattığı çerçevenin dışında bir metin yazmak farklı bir farkındalık ve ustalık gerektirir gibi görünüyor. Bunun, sözünü ettiğim yazarda olup olmadığının tespiti, iyi bir edebiyat okuru olduğumu söyle(ye)meyeceğim için fazla iddialı olur. Ancak en azından sezgilerine güvenen bir okuyucu olmak iddiasını taşıyabileceğimi düşünerek bu konuya değiniyorum. Bazen yazarlar, hele de alternatif dünyalar/gezegenler, yaşamlar, canlılar, davranışlar vb. tasarlıyorlarsa, hep şikayetçi oldukları, kendilerini “ona” muhalif olmakla tanımladıkları bir mekanizmanın, onu sonuna kadar içselleştirmiş bir parçası olduklarının farkına varmaksızın kalemlerine sarılabiliyorlar. Bu durumda ortaya çıkan metin de alternatif bir şeyleri anlatmaktan daha çok adeta mevcudun vazgeçilmezliğini kanıtlayan bir metin olabiliyor. Aslında aynı rahatsızlığı bazen günlük yaşam alanlarında da duyuyoruz, ancak adını çok zaman koyamıyoruz. Kitabın hissettirdikleri ile birebir örtüşmese de, ondan yola çıkarak geliştirdiğim düşünce zinciri şu şekilde devam etti:&lt;br /&gt;Devlete, onun kurumlarına, belgelerine, takdir mekanizmalarına, statü üreten mercilerine vb. en çok karşı koyanların, kritik anlarda onlara en çok sarılanlar olduğunu görmemizin, bu tutarsızlığı sıkça deneyimlememizin bir anlamı olmalı. Bu haliyle “karşı koyulan” şey, “karşı koyanın” biricik varlık nedeni. Karşı koyduğu mekanizmanın ortadan kalkmasını ister gibi; ama aslında o ortadan kalktığında, kendi varlığı da yok olup gidecek. “Karşı koyma” edimi şaşırtıcı şekilde prim kazandırıyor. Kişisel tutarsızlıkların boyutundan daha tehlikeli olan ise, şüphesiz bu tavrın genelleşmesi ve toplumun belli bir grubunun refleksi haline dönüşmesi. Türkiye’de bugün sol politikalara böylesi bir refleks sirayet etmiş durumda. Birincisi, “karşı konulanın” sınırları gitgide daha da flulaşıyor. İkincisi, “karşı koyma” edimi tümüyle anlık. Yani, “karşı konulan” herhangi bir adım atmadığı sürece “karşı koyan”dan da bir adım gelmiyor. Tepkiler proaktif değil, son derece reaktif. Üçüncüsü ise, karşı konulanın her türlü yaşam dinamiği -feci şekilde- içselleştirilmiş. Hata, içselleştirme süreçlerine teslim olmaktan daha çok, bunu görmemek konusundaki ısrarda ve farkındalık geliştirmemekte. Yani “ben şöyle bir dünya tasavvur ediyorum” demek yetmiyor, mevcut dünyadaki her anı ve yaşanmışlığı, tasavvur edilen öteki dünyada da tüm ayrıntılarıyla tasarlamak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;K. LeGuin’in kitabındaki en ilginç karakterler, “öndeyide bulunan” bir tür kahinler grubu. Bu grup, kendilerine sorulan ve “yaşamanın anlamı nedir?” türünden cevaplanamayacak sorular dışındaki tüm sorulara cevap veriyor. Kendi yaşamımızın öndeyisini söyleyecek bir muhakeme becerisine sahip olduğumuzu düşünerek kendi kendimizin kahini olalım ve farkındalığımızı geliştirmenin ilk aşaması olarak soralım: “Şu anki yaşamımızda olmasını ‘&lt;strong&gt;gerçekten&lt;/strong&gt;’ istemediğimiz şeyler nelerdir?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jıneps&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-113719554822870061?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/113719554822870061/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=113719554822870061' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/113719554822870061'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/113719554822870061'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2006/01/bir-kitabn-dndrdkleri.html' title='Bir Kitabın Düşündürdükleri'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-113632490696381723</id><published>2006-01-03T13:48:00.000-08:00</published><updated>2006-01-09T03:18:26.473-08:00</updated><title type='text'>DOLMUŞ HAYATTIR</title><content type='html'>Her sabah dolmuşla işime gitmeyi çok seviyorum. Bu mazoşizm eğilimi şaşırtıcı gelebilir size; ama inanın, dolmuşlar çok önemlidir. Hele de biraz dikkatli biriyseniz, sabah mahmurluğunuzu yerle bir eden bir sürü ayrıntı gördüğünüzde, dolmuşlar gerçekten öğreticidir. “Dolmuş” ismi onlara, insanlar binip de dolduktan sonra kalktıkları için verilmiştir. Dolmadan kalkmazlar; “dolmuş” olmazlar ki o zaman! Dolmamış bir dolmuşta gitmenin de zaten hiçbir keyfi olmaz. Keyif veren, insanların çokluğu ve çeşitliliğidir. Her sabah aynı saatlerde aynı yerden dolmuşa binen ve işine giden insanlar nasıl olup da hep farklı insanlardır, bir türlü anlayamamışımdır. Her gün farklı bir grup insanla yolculuk edersiniz ve olaysız geçen gününüz yok gibidir. Sabahları yaklaşık yarım saatlik bir yol gidiyorum. Onlarca durakta duruyoruz; onlarca işyeri, mağaza, birkaç okul, birkaç hastane ve bir sürü insan... Neşeli ve mutlu sevgililer de görüyorum, hasta ve halsiz teyze ve amcalar da... Küçük çocuklarını nasıl zaptedeceğini bilemeyip mahçup olan anneler de var, okul sonrası futbol oynamaya giden yeniyetme gençler de... Özürlü çocuklarıyla binen çaresiz yüzlerle de karşılaşıyorum, “işsiz” yüzlerle de... Bir grup insan, bir grup hayat, yarım saatliğine aynı mekanı ve kaderi paylaşıyor; ama yalnızca yarım saatliğine... Tüm garip görüntülere gösterilen bir tür “insanlık halidir, olur” anlayışı da bu kader ortaklığındandır belki... Dolmuşa binmekten başka çareleri olmayışlarında, toplu taşımaya “mahkum” oluşlarında, benzer yaşam standartlarına sahip olmalarında, alt ve orta gelir grubuna mensup oluşlarında, işsizliklerinde ortaklaşan fakat dünya görüşlerinde, görüntülerinde, yüz ifadelerinde, davranışlarında farklılaşan tüm bu insanları izlemek, hem şaşırtıcı, hem gülünç, hem de can acıtıcı olabiliyor.  Mesela, kent belediyesi yolların onarımı için yaklaşık beş ay tüm güzergahları değiştirip trafiği çekilmez hale getirdiğinde, tıkanmış trafikte santim santim yol almaya çalışan bir dolmuşun içindeki kalabalık, hayatlarında hiç olmadığı kadar çok “politika yapmaya” başladığında şaşırıp kalabilirsiniz. Bir anda mühendis kesilip yol yapımıyla ilgili yorum yapanlar da eklenince seyreyleyin alemi. O an Türkiye’nin değil belki ama dolmuşun önemli politikacılarıdır onlar ve dolmuş sakinleri müdahale etmediği sürece doğal bir seçilmişlikleri de vardır. Bir de “kaptan” hak verirse söylediklerine, iddialı cümlelerinin sayısı artar. Göz ucuyla şöyle bir yokladıkları o küçük aracın içinde kısa bir süreliğine de olsa liderdirler. Anlatımlarındaki o “eminlik”, konuşmalarındaki o “eda” ve mekana “hakimiyetleri” gerçekten şaşırtır insanı. Bir de gülünç görüntüler vardır; bu görüntüler genellikle çocuklarla yaşanır. Önünüzde oturan üç-dört yaşlarındaki bir çocuk size dönüp “sen de mi Kazım amcamlara gidiyosun?” diye sorduğunda asla hayır diyemez, onun tatlı konuşmasını duyup tebessümünüzü devam ettirebilmek için Kazım amcayla tanışıklığınıza dair birkaç anı hayal etmeye çalışırsınız. Dolmuşlarda yaşanan şaşırtıcı ve gülünç anlar çok çeşitlidir, ancak can acıtıcı anlar kadar sıklıkla yaşanmaz. Can acıtıcı olanları genellikle işsiz çoğunlukla ilgilidir. Deneyimli bir yolcu iseniz işsizleri hemen tanırsınız. Genç olanlarının bile yüz çizgileri derinleşmiştir; omuzları çökmüştür; hep üşür gibidirler. Mutsuz bile değildir ifadeleri; sadece ifadesizdirler. İşsizliğin bir kokusu vardır; rengi vardır. Elinde evrak çantası, sırt çantası, defterleri ile işine veya okuluna giden güruh bu kokuyu bilmez, bu rengi tanımaz. Onun hissedileceği yer işte dolmuşun ta kendisidir. İşsiz, orada paylaşır tüm gerçekliğini diğer insanlarla. Dolmuşta oluşunun amacı iş aramaktır; o, işe değil, iş aramaya gidiyordur. Günlerdir yaptığı gibi yine küçük bir ihtimal için binmiştir dolmuşa. İşte en acıtıcı deneyimi dolmuşun, bu rengini, kokusunu duyumsamaya çalıştığınız “insanlık dışı durumu” ta içinizde bir yerlerde hissetmektir. Aksi durum bir içsel çöküştür; sonsuz bir duyarsızlıktır. Söyledim ya, dolmuşlar öğreticidir, sizi gerçek bir “kentli” yapar, yaşadığınız kentin insanı yapar. Dolmuş sokağın aynasıdır. Günlük yaşam içinde hiçbir deneyim, dolmuşun penceresinden dışarıyı izlerken gözlerinizin, eski model bir aracın, nefesleriyle buğulanan camından bakan belediye işçilerinin yorgun gözleriyle buluşması kadar öğretici olamaz. Dolmuş hayattır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jıneps&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-113632490696381723?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/113632490696381723/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=113632490696381723' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/113632490696381723'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/113632490696381723'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2006/01/dolmu-hayattir.html' title='DOLMUŞ HAYATTIR'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-113561756891704942</id><published>2005-12-26T09:11:00.000-08:00</published><updated>2005-12-26T09:19:29.100-08:00</updated><title type='text'>HAYAL</title><content type='html'>İnsanlar hayale önem verirler. Yaşamın en önemli fenomenlerinden biridir bu. Herşeyin kurguladıkları gibi gitmesini ister insanlar. Peki ya öyle midir? Hele hayallerimiz diğer insanlarla ortak hayallerse! Bir inançsa, ideolojiyse!&lt;br /&gt;Hayal son derece kırılgandır. Şartlarını yerine getirmezseniz hayalleriniz kırılır. Kutsal metinlere bakınız. Hayal son derece kırılgandır.&lt;br /&gt;Gündemden düşen hayallerin yerini neyle ve nasıl doldurursunuz? Ya daha cazip bir hayalle, ya boş şeylerle, ya da yüzyüze kaldığımız bir gerçekliğe teslim olarak.&lt;br /&gt;Birilerine bel bağlarken yalnız olduğunu unutmamalı insan. Kendini ve kendi adına yapacaklarını ortaya koymadan hayallerini paylaştığı ortaklarından çaba beklemek haksızlık.&lt;br /&gt;Hayallerin kırılganlığını bize hatırlanlara teşekkür etmeli. Yeni hayallerin peşine düşerken nereye kadar gidilebileceğini böylelikle kestirebilmeli...&lt;br /&gt;mim   1996&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-113561756891704942?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/113561756891704942/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=113561756891704942' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/113561756891704942'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/113561756891704942'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/12/hayal.html' title='HAYAL'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-113166523745576812</id><published>2005-11-10T23:26:00.000-08:00</published><updated>2005-11-10T15:28:58.583-08:00</updated><title type='text'>Baskaldiri elitislere karsi koymanin en iyi yolu diyor Fransiz Isci sinifi</title><content type='html'>Insan haklari savunucusu Martin Luther King "Eylemler sessiz insanlarin sesidir" demisti 1960daki siyahi Amerikanlarin baskaldirilari icin.&lt;br /&gt;O zamanlar siyahi getolardaki yoksul halkin irkciliga ve baskilara karsi baskaldirisi vardi.  Daha sonralari 1980 lerde Ingilterede siyahiyla beyaziyla yoksul halk devletin somurusune buyuk sehirlerde karsi cikti.&lt;br /&gt;Simdiyse Fransa'da buyuk sehirlerin varoslarinda ikinci ucuncu kusak Afrikali, Arap kokenli yoksul halk uzerlerindeki baskiyi silkelemek icin baskaldiriyor.&lt;br /&gt;Her defasinda yoneten sinif ve burjuvazi onyargili goruslerle olaylari farkli yonlere dogrultup isi bir irk savasi durumuna suruklemek istiyorlar. Olaylari 'kendini bilmez' genclerin cikardigi dusuncesiz eylemler olarak aciklamaya ve lanse etmeye calisiyorlar.  Ve tabiki arkasindan sorunlarin ana kaynaginin ne oldugunu aciklamaya calisanlari dislayip yeni cozumler oneren neo-liberal muhafazakarlari dahada one cikariyorlar.&lt;br /&gt;Butun bunlari cok kulturlu toplumun sorunlari olarak aciklamaya calisan burjuva yazarlari ulusal kimligin kayboldugu ve bunun yeniden yapilanmasi gerektigini vurgulayan yazilar ve yorumlarla sovenist ideolojilere yataklik etmekten geri kalmiyorlar.  Ki bu Turkiye dede ayni sekilde uygulanmaktadir, ozelliklede Kurt toplumu uzerine yapilan baskilarda bu cok iyi gorulmektedir.  Ama her zaman gozlenen sey burjuvazinin ortak kimliginin ileriye surulmesidir ki hic kimse yoksul halkin kimliginin ne oldugunu , ne soylemekte nede tartismaktadir.&lt;br /&gt;....&lt;br /&gt;Yabancilasma&lt;br /&gt;Ornegin 2002 yilinda Fransiz ic isleri bakani Musluman gruplari dislamaya ve onlari marjinellestirmeye calisti, ki ayni sey Ingilterede Tony Blair ve onun New Labour partisi tarafindan yapilmaktadir.  &lt;br /&gt;Fransiz Parlementosu okullarda basortusunu ve diger dini sembolleri yasaklayaraktan bir radikal adim daha atti. Ki bunun arkasinada 'Fransadaki ayrimlari kaldirmak istiyoruz ' kisvetiyle girdi.  Daha dogrusu: insanlari daha cok ayirip yabancilastirmak istiyoruz demeleri gerekiyordu, ozelliklede Musluman kokenli kuaey Afrikalilari.  Duzen partilerinin hepside toplumdaki , Arap ve Afrikali karsitligini gormezlikten gelip , katilasan irkciliga goz yummanin Fransiz esitciliginin ilkesi oldugunu savunmaktanda cekinmediler, tabiki bugunku sorunlarin ana kaynaginin kendileri oldugunuda inkar etmekten kacinmadan.  &lt;br /&gt;Tabiki bunun yaninda sorunlara bulacaklari gunah keciside hazir durumdaydi, oda 'kendilerini Avrupali Fransiz toplumuna ayak uyduramayan Musluman Araplardi'.  Bilindigi uzere, Fransizlar gelismis , uygar bir toplumdur ve bu ulkeye gelen herkes onlarin istedigi gibi yasamalidir cunku onlarin yasam tarzi en yuksek degerlere sahiptir.  Yani irkci, baskici bir toplumun degerleri onlarin somurgelerinden gelen halklarin degerlerinden dahada ustundur.  Ne kadarda mantikli bir yaklasim!  Tamda uygar burjuva Avrupalisina yakisir bir anlatim.  Tabi hic kimse bu insanlarin normal isci sinifindan gelen , yoksul halk oldugunu belirtme ihtiyaci duymamaktadir cunki, bu insanlar 'gercek Fransiz' degillerdir.  Oda ne oluyor ise? Gercek Fransiz, sanki kafatasi arastirmasi yapan nazi Almanyasindaki SS subaylarinin soylemleri gibi, 'Gercek Alman' ariyoruz, 'hakiki Turk' ariyoruz. Bu fikir neo-liberal burjuvazinin isci sinifini bolme cabalarinin bir parcasindan baska bir sey degildir.&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;Baskaldiri:&lt;br /&gt;Bu sehir kavgalari, iscilerin hep birlikte organize olarak greve gitmelerinden farkli bir sey degildir.  Cunki isin sonunda kendi basina orgutlenen bir sinif mucadelesinden bahsetmekteyiz.  Mucadele her iki taraftada kapitalistler ve onlarin yoksul halklar uzerinde uyguladigi baskilara karsi koyan orgutlenmis guclerden bahsetmekteyiz.  Fransiz devleti yakinda baskilarla bu baskaldiriyi ortadan silkecegini umut etmektedir, ki kendisine Amerika'daki 1960 olaylarini ornek almaktadir.  &lt;br /&gt;Tabiki bu onemli gunlerde, sola cok buyuk gorevler dusmektedir, oda Avrupa'daki muslumanlarin savunulmasidir.  Onlarin seytanlastirilmasina ve marjinellestirilip yabancilastirilmasina izin verilmemeli, sosyalistler olarak onlarin insan hak ve ozgurluklerinin savunulmasi gerekliligini her alanda belirtmemiz ve savunmamiz gerekmektedir. Buda , eger olacaksa , Avrupada ki sosyal kaynasmanin tek yolunun irk uzerinden, din uzerinden degil, sinif uzerinden gerceklesecegini belirtmekten gececektir.&lt;br /&gt;Daha huzurlu bir dunya icin tum  dunyanin isci siniflari kapitalizme ve emperyalizme karsi birlesin!&lt;br /&gt;Sores&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-113166523745576812?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/113166523745576812/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=113166523745576812' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/113166523745576812'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/113166523745576812'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/11/baskaldiri-elitislere-karsi-koymanin.html' title='Baskaldiri elitislere karsi koymanin en iyi yolu diyor Fransiz Isci sinifi'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-113094659809850277</id><published>2005-11-02T07:49:00.000-08:00</published><updated>2005-11-02T07:49:58.123-08:00</updated><title type='text'>SAĞIMIZ SOLUMUZ BELLİ OLMUYOR</title><content type='html'>Herşeyden önce sağın solun birbirine karışması nasıl mümkün oluyor bunu anlamak güç. Fakat netice itibariyle karıştırıldığı taktirde böyle bir şeyin mümkün olabileceğini de görüyoruz. Bakınız ulusalcılık denilen kavram&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusalcılık düşüncesinin temelinde iki neden yatıyor. Birincisi, milli-milliyetçilik kelimelerinin uyandırdığı olumsuz izlenimleri gözardı etmeye çalışmak olsa gerek. Çünkü sadece bir kelime oyunuyla; birbirinin aynı olan şeylerden, bambaşka şeylermiş gibi sözetmek mümkün olabiliyor. İkincisi de, Türk milletinin İslam inancıyla olan ilişkisinin yok sayılmasıyla ilgili. İlhan Selçuk, Cumhuriyet’teki bir yazısında, Türkçülüğün en önemli ismi Nihal Atsız’ı ve onun Türkçülüğe bakışını olumlayarak bunun ipucunu vermişti. Ulusalcı çevrelerde, yeniden antropoloji biliminin önem kazanması, orta asya tarihinin bu güne kadar rastlanmayan derecede ilgiye mazhar olması, yine İslam inancı ve bu inancın bir arada tuttuğu, Osmanlı coğrafyasında yaşayıp, kurtuluş savaşına omuz veren tüm diğer halklar dışlanarak, “Türklerin çılgın”lığının göklere çıkarılması da konunun anlaşılması bakımından önemli birer ipucudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Türkiye’de Ulusalcılık kavramının ifade ettiği prensiplerin ve bu prensiplere dayanarak ortaya çıkacak yegane toplumsal modelin, yıllardır ortadoğuda bir şekilde yaşayan BAAS (Milliyetçi Sosyalizim) çizgisinin Türkiye’ye uyarlanmış bir modeli olduğunu görememek için, Ulusalcılık denilen kavrama koşulsuz olarak inanmak gerekiyor. Bunun bir inanç olmaktan kurtarılıp bir düşünce olmasıysa mümkün değil. Çünkü sağ başkadır sol başkadır. Bu ikisinin birbirine karışımı basit bir mantık ilkesine taban tabana zıt düşüyor. Üçüncü bir hal imkansızdır. Ya sağdır, ya soldur. İkisi birden aynı anda olamaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka mantık hatası da şurada. Şayet Ulusalcılık, yani bir ulusun kendi yararlarını gözetebilmesi için, ancak kendi ulusal dinamiklerinden yararlanması gerekiyorsa: Ve bu nedenle sözgelimi kapitalizme, oligarşiye, Avrupa Birliği gibi daha somut bir şeye karşı çıkılması gerekir. Ulusalcı bir mantığın doğal sonucu budur. Fakat yine aynı nedenle sosyalizm, köktendincilik veya başka bir dış kaynaklı ideolojiye de ulusun yüzünü çevirmesi gerekir. Şayet dinciliği, yahut sosyalizmi ulus için kaçınılmaz bir kurtuluş reçetesi sayıyor ve diğer düşüncelere, ideolojilere bu şekilde karşı çıkıyorsak, düşüncelerini benimsemediğimiz insanlarla aslında aynı yerde (yani ulusalcılık/milliyetçilik = sağcılık solculuk) fakat simetrik bir cephede bulunuyoruz demektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer gerçekten Türk Ulusu’nun farklılıklarını koruyarak, Türk Ulusu’nun özelliklerini koruyan ve ona yaraşan bir yaşam sürmesini arzuluyorsak, bunun için Bill Gates’e gösterdiğimiz tepkinin aynını, Karl Mark’a da göstermek, bu ulusa duyulan sevgiyi göstermenin en geçerli göstergesi olacaktır. Belki o zaman sağımızla solumuzu karıştırmaktan da kurtulup aklımızı mantığa uygun bir mecraya yönlendirebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Problem aşağı yukarı belli. Peki çözüm ne? Devlet denilen kurumun tamamen insan yaşamından çıkarıldığı ütopik bir dünyayı önermek saflık olur. O halde insani isteklerimizin, insan gibi yaşayacağımız bir devletin hayalini kurmak veya böyle bir devlet hayalinin gerçekleşmesi için çaba göstermek şu an için en mantıklı olan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bireylerin, düşüncelerini, inançlarını, kültürel farklılıklarını, sosyal, siyasal, ekonomik haklarını, varsa farklı dillerini, hatta farklı adalet anlayışlarını doyurucu bir şekilde yaşayabilecekleri bir devletin varolmasını arzularım. Şayet muhalefet edeceğim noktalar görürsem, çocuğumu omzuma alıp mitinge katılabileceğim, coplanmadan, dövülmeden, fişlenmeden meramımı anlatabileceğim bir devlet. Beni farklı düşüncelerime, yaptığım muhalefete, siyasi fikrime, kıyafetime, dilime, dinime rağmen düşman olarak görmeyen bir devlet. Türksem, Türk gibi yaşamama izin veren, başıma fes giydiğimde, ayağıma şalvar geçirdiğimde, beni iğrenç bir pislik gibi, bir köpek gibi kamusal alanların kapılarından yaka paça sürüklemeyen bir devlet. Aleviysem, Bektaşi isem, Nakşi isem, Ateist isem, Sünni isem her neysem diğerlerinden farklı muamele görmediğim bir devlet. Hastalandığım zaman, yaşlandığım, çocuğumu okula gönderdiğim zaman,  ödediğim vergilerin karşılığını beni aşağılayıcı durumlara düşürmeden ödeyen bir devlet. Oy verip iktidara getirdiğim insanları dakka başı askeri ihtilallerle alaşağı etmeyen bir devlet. Kafası bozulduğunda çarşı pazara tanklarla dalmayan, adalet uygulayacağı vakit memurunu, askerini, başbakanını, lazını çerkezini, kürdünü, vesairesini koruyup kollamadan adaleti tesis eden bir devlet. En haklı isteklerimi dile getirdiğim vakit, öfkelenip sopasını eline almayan bir devlet. Kaptığı köşelerde yakınlarına imtiyaz dağıtmayan, basit işleri bile rüşvetle halletmeme gerek bırakmayan bir devlet istiyorum. Bunları bir liste halinde sonsuza kadar sıralayabilirim. Ki sonuçta bu gün içinde yaşadığım Türkiye’nin bana bu isteklerin hemen hemen hiçbirini sağlamadığı ortada. Bugünkü gerçekleriyle, böyle bir ülkede yaşamak kimin hoşuna gidiyor. Bakıyorum. Hoşnut olan yok. Kapitalisti, dincisi, sosyalisti, alevisi, sünnisi, lazı, kürdü, çerkezi... Bu listeyi de uzatalım. Uzatabildiğimiz kadar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzerinde yaşamaktan gurur duyduğumuz, sahip olmaktan sonsuz mutluluk duyduğumuz bu vatanda, Kurtuluş savaşını ve bu ülkenin  nizamını intizamını kanıyla sağlayan insanların torunları, yani “Şu Çılgın Türkler” bunlara revamı? Elbette ki değil. Bu yüzden daha iyi bir Türkiye diye yanıp tutuşuyoruz. Bu yüzden birileri Avrupa Birliğine üye olalım diye yanıp tutuşuyor. Çünkü Türkiye’deki bir çok insan Avrupa Birliğine dahil olduğumuzda vahşi kapitalizmin kucağına düşeceğimizden habersiz. Çünkü Türkiye’de yaşayan bir çok insan kapitalizmin yaşatacağı olumsuzlukları umursamıyor bile. Çünkü zaten çarpık bir kapitalizmin ayakları altında inliyor. Önce biraz insan gibi yaşamak istiyor. Yıllardır tüylü şapkalarıyla, vatkalı elbiseleriyle, güzel arabalarla gelip Alamanyalarda nasıl insan gibi yaşadıklarını anlatan akrabaları gibi yaşamak istiyorlar. Öncelik burda. İnsan gibi yaşamakta. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şunu unutmamak gerekiyor. Avrupa Birliği gibi çok netameli bir konunun, hatta Kuvvay-ı Milliye ruhunu yeniden canlandırabilecek kadar önemli bir konunun taraftar bulabilmesi yukarda bahsettiğim nedenlerle doğrudan ilgili. O yüzden Ulusalcı/Milliyetçi’lerin, Türk Ulusunun ve Türkiye’de yaşayan tüm diğer insanların beklentilerine cevap verecek düzenlemeleri öngörmeleri, beklemeleri ve bu insanların beklentilerini de şiddetle savunmaları gerekiyor. Aksi halde Avrupa Birliği’ne yapılan muhalefetin Cumhuriyetin Hidaloglarının son çırpınışları olduğunu düşünmeye devam edeceğim. İster istemez bu böyle olacak. Mevcut durum devam ettiği, yani sağ ve sol birbirine karışmış bir durumda devam ettiği sürece, buralarda saf tutmayacağım. Çünkü safım Türkiye’de yaşayan tüm insanların muttuluğu, başarısı, kısacası insanca yaşamasının yanında olacak. Devletin kendini ne ile adlandırdığı ben dahil kimsenin pek umurunda olmaz herhalde o vakit. O vakit Avrupa Birliği’ne, ABD’ye, kapitalizme, şeriata, sosyalizme gerek kalmaz. Kimsenin sevmemek gibi bir durumu olmayacağı için terketmek gibi bir durumla da karşılaşmaz bu ülkede. Keşke Laik Demokratik Cumhuriyetimiz bizi başka çözümler aramaktan, birbirimizle didişmekten kurtarabilecek bir devlet olmayı başarabilse. Bunu tüm kalbimle isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mim&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-113094659809850277?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/113094659809850277/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=113094659809850277' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/113094659809850277'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/113094659809850277'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/11/saimiz-solumuz-belli-olmuyor.html' title='SAĞIMIZ SOLUMUZ BELLİ OLMUYOR'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-113088263706535555</id><published>2005-11-01T14:03:00.000-08:00</published><updated>2005-11-01T14:03:57.076-08:00</updated><title type='text'>kafkasya...</title><content type='html'>Kuzey Kafkasya’dan sürgün edilen insanların, unutmadığı, unutamadığı o göçün üzerinden tam 140 yıl geçmiş. Kızılderililerin kaderine benzemiyor mu? Soluk benizli kötü adamların zulümleri belki Kızılderililerin kaderinden daha ağır koşullar yaşatmış Kafkasya insanlarına. Vatanlarından, topraklarından zorla ve zorunlu olarak çıkıp gitmek zorunda kalmışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dile kolay, 140 yıl birlikte yaşamışız. Biz onların acılarını ne kadar paylaşabildik, vatan müdafaalarında ne kadar yanlarındaydık bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa onlar kurtuluş savaşımızda bizimle birlikteydiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında onlarla aramızda siz/biz diye bir şeyin varolduğuna inanmıyorum. Çünkü onlar akrabalarımız, onlar komşularımız, en yakın dostlarımız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;140 yıl dile kolay. Ama unutmuyorlar. Nasıl unutsunlar ki... İçimizde ortaasyayı bile özleyenler varken bu onlar için çok normal...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-113088263706535555?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/113088263706535555/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=113088263706535555' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/113088263706535555'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/113088263706535555'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/11/kafkasya.html' title='kafkasya...'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-113069030899208803</id><published>2005-10-30T08:25:00.000-08:00</published><updated>2007-10-15T01:18:55.885-07:00</updated><title type='text'>Soguk Savasin Ardindan Macaristan ve 1956 devriminin onemiyle Avrupa Birliginin anlasilmasi</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/6968/1190/1600/budapest%20002.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/6968/1190/320/budapest%20002.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;1956nin 23 Ekimi Macar tarihinde onemli bir yer tutar.  Hem sagcisi hem solcusu, milliyetcisi, devletcisi ve sosyalistiyle farkli yorumlarla aciklanir.  Bense Macar olmayan bir sosyalist olarak olaylara bakacagim. Avrupa'nin cicegi burnunda yeni uyesinin (1 Mayis 2005 den beri)Sovyet isgalinden bu gune gecirdigi bazi evreleri kisaca bir gozlemci olarak sunmaya calisacagim. &lt;br /&gt;23 Ekim 2005'de tatil dolayisiyla MAcaristan'nin baskenti Budapeste'deydim.  Sakin huzurlu bir sehir havasi vardi sehirde, cumartesi olmasina ragmen sokaklar arabalarla ve insanlarin gidis gelisleriyle , alisveris merkezlerinin yogunluguyla dolup tasmiyordu.  Insanlar kucuk kose basi magazalarindan ucuz birseyler bulmaya calisiyorlar ve sokaktakilerin bir cogu turist olduklarini hemen belli ediyorlardi.  Burasinin cumartesisi hicte bir avrupa sehrinin cumartesisine benzemiyordu.  Burasi soguk savastan cikmasinin 16. senesini dolduran, burokrasinin ve yoksullugun hala hukmunu surdurdugu Budapeste'ydi.  Avrupa Birliginin ulkeye kisa zaman icinde kazandirdigi tek sey, yoksullugun ve sefaletin isci sinifi arasinda dahada yayilmasindan baska bir sey degilmis gibi gorunuyordu.  Zaten kapilarini sermayeci duzene sonuna kadar acmis olan Macar devleti AB uyeligi ile Avro'ya girme egimlerinin ulkeye kazandiracagi gelecegi gercekligi yanlis olarak yansitaraktan, halki kandirmaya ve bir yandan da gelecek secimlere hazirlaniyordu.  Sanki bu Turkiye'de farklimiki? Ayni yanlis anlatim ve tanitim insanlarimiza verilen bos umutlar.  Macar halki icinde gecerli.&lt;br /&gt;Gozumuze carpan en onemli seyelerden bir tanesi, evsizligin insanlari nasil etkiledigi ve sokak koselrinde banliyolarda, alt gecitlerde yoksul insanlarin birarada nasil yasamaya basladiklariydi.  Bunun tam karsiti olarakta yeni nesilin kapitalizme ayak uydurma cabasi ve yasam sekillerindeki degisikligi dunya goruslerine uydurmak icin harcadiklari cabayla kafelere, birahanelereve restorantlara akin akin etmesiyle karsi karsiya kalmamizdi. &lt;br /&gt;Fakat bu sehir hala ruhunu kaybetmis gibi gozukmuyordu.  Dedim ya burasi bir avrupa baskentine tam benzemiyor, neon isiklariyla suslenmis caddeleri cok az, cok uluslu sirketlerin acmis oldugu magazalar kentin en onemli yerlerinde hicte ortada gozukmuyorlar.  16 sene gecemsine ragmen burayi tam anlamiyla istila edememis kapitalizmin babalari, bilmiyorum neden ama yavas kalmislar.  Yada daha zamaninin gelmedigini dusunmekteler.  BIr kac sene sonra gidipte yeniden gormek lazim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-113069030899208803?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/113069030899208803/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=113069030899208803' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/113069030899208803'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/113069030899208803'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/10/soguk-savasin-ardindan-macaristan-ve.html' title='Soguk Savasin Ardindan Macaristan ve 1956 devriminin onemiyle Avrupa Birliginin anlasilmasi'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-112986413543593001</id><published>2005-10-20T20:08:00.000-07:00</published><updated>2005-10-20T20:08:55.446-07:00</updated><title type='text'>Yeni Gelişmeler, Değiniler...</title><content type='html'>Dünyadaki gelişmelerden uzak duramadığı için Türkiye de çeşitli gelişmelere sahne oluyor. Doğal olarak Türkiye’yi ve Türkiye’de yaşayan tüm insanların geleceğini ve kaderini etkileyeceği çok açık olan Avrupa Birliği konusu birinci sırada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslına bakılacak olursa Avrupa Birliği adı altında kurulmak istenilen devletler topluluğu, insanlık tarihinin dönüm noktalarından biri sayılabilir. Çünkü Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra tek kutuplu yeni dünya düzeni tüm dünya siyasetinin ciddi bir tıkanıklık yaşamasına neden olmuştu. Amerika’nın asla önüne geçilemeyen kudreti, Amerikan kültürüne beşiklik eden Avrupa’yı çoktan geride bırakmıştı. Fakat Avrupa Birliğinin asıl önemi, devrimlere, iç savaşlara, işgallere gerek kalmadan, gönüllülük esasına dayanan bir devletler birliğine doğru adım adım ilerlemesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa birliğinin ne olduğu ve ne için olduğunu tam olarak anlayamadıktan sonra bu projeye karşı nasıl bir tavır takınacağımızı belirlemek elbette zor olacak. Nitekim Avrupa Birliği taraftarlarıyla muhalifleri arasındaki tartışmalara bakarak bir sonuç çıkarmak oldukça zor görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence Avrupa Birliği projesi iki temel sorundan kaynaklanıyor. İlki Mevcut dünya konjonktürünün bir gereği olarak Avrupa devletlerinin bu türden bir birleşmeye ihtiyaç duymalarıdır. Bu ihtiyacı doğuran nedense Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bozulan dünya dengeleri içerisinde yeni bir güç oluşturmanın kaçınılmazlığıdır diyebiliriz. En azından Amerika’nın dünya siyaseti içerisinde Avrupa devletleri neredeyse bir figüran durumuna düştüler. Yıllarca soğuk savaş bahanesiyle himayesine sığındıkları Amerika, Avrupa’ya bunun bedellerini Nato aracılığıyla ağır bir biçimde ödetmeye başlamıştı. Elbette kendi bünyesinden çıkan bir kültür karşısında koskoca batı medeniyetinin böyle bir acz içine düşmesi kabul edilebilir bir durum değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa Birliği üyeliği çerçevesinde yaklaşık iki yüz yıldır tam olarak anlaşılamayan, bize has yorumlarla adeta yutturulmaya alışılan batılılık düşüncesini tam anlamıyla anlamak gibi bir imkan doğmuş oldu. Çünkü bizzat Avrupa’nın kendisi hangi kriterlere sahip olunarak Avrupalı olunabileceğini açıkça anlatıyor bu günlerde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu imkanın doğuşuyla birlikte, kendine has bir Avrupa ve batı medeniyeti tarif eden, bu tarife dayanarak Türkiye’nin resmi ideolojisini belirleyen kesimlerde ciddi bir rahatsızlık duyulduğu ortadı. Bu rahatsızlığın sebepleri ve sergileniş biçimi de oldukça şaşırtıcı, hayret verici bir manzarayla karşılaştırıyor bizi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Tarihteki devrimler daima iktidardaki sınıfın alaşağı edilmesiyle anlamdaştır. Doğal olarak herhangi bir muhalefetin devrimci eğilimi ilk başta iktidarda olan ve iktidarda bulunduğu için üst sınıfta bulunan, üst sınıfı teşkil ettiği için ayrıcalıklara sahip olan sınıflar rahatsızlık dumuşlar ve karşıdevrimlerin ön saflarında olmuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendilerinden menkul değerlerine zarar vereceğini düşündükleri her tür siyasal, sosyal, ekonomik ve bilimsel gelişme de bu sınıfların direnişiyle karşılaşmaktan kurtulmamıştır. Ortaçağın hikayesi özetle budur. Rönesans, sanayi devrimi, halk devrimleri, modern devlet anlayışı, insan haklarınının hikayesi bundan ibarettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akira Kurosova’nın ünlü filmi Yedi Samuray, artık değerlerini kaybeden, değişen toplumda konumunu koruyamayan samurayların acıklı hikayesini anlatır. Bu hikayenin bir benzeri bizde yeniçeri teşkilatı dağıtıldıktan sonra yaşanmış olmalı. Yukardaki saptamanın birer örneği olarak değerlendirilebilir. Ki bu olgu İspanyolca’da bir kavram olarak adlandırılmış. Hidalgo deniliyor. Bu kez uzunca bir alıntıya başvuracağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Don Quijote, İspanya'da artık yok olmakta olan hidalgo sınıfının kılıç artığı temsilcilerinden biridir. Hidalgo, İspanyolca'nın "hijo de algo" (bir şeyin oğlu) teriminin zaman içinde aldığı biçimdir ve soylu sınıfının en alt kesimini ifade eder. Bu kesimin üyeleri, soyluluğu belirleyen Don unvanını taşıma hakkının yanı sıra, vergiden bağışık tutuldukları için halkın üstünde bir statüye sahiplerdi. Bu üstünlük, çoğu kimsenin her yolu deneyerek bu unvanı elde etmek için uğraşmasına yol açıyordu. Bunun yanı sıra, özellikle 14. yüzyıldan itibaren soyluluğun ekonomik düzlemde gerilemeye başlamasıyla, Cervantes dönemine kadar çok sayıda büyük soylu hidalgoluğa düşmüştü, sonuçta İspanya nüfusunun yaklaşık yüzde 20'si hidalgolar ve ailelerinden meydana gelmekteydi. "Fakir ama soylu" hidalgolar, hiçbir iş yapmayıp yalnızca kasım kasım kasıldıkları için, sonunda gelişen burjuvazi karşısında yok olup gitti.” (www.duslerveerdemler.blogspot.com)’dan alıntı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu satırları okuduğum günder beri, yani aylardır, Türkiye’de Avrupa Birliği karşıtlığı konusunda hayret verici bir muhalefet yapan Kemalistleri ve bütün Ulusalcıları takip ediyorum. Yıllardır “muasır medeniyet seviyesi”ni savunan bu insanların Avrupa Birliği’ne tam üyelik gerçekleştiğinde kaybedecekleri soyluluklarının derdiyle Milliyetçilik, Devletçilik gibi Atatürk ilkelerine sıkı sıkıya sahip çıkarken düştükleri çelişkiyi buruk bir tebessümle takip ediyorum. Belki de haklılar, Akira Kurosawa’nın Yedi Samuray’ı gibi ellerinden uçup gidecek olan ayrıcalıklar onları bu telaşa düşürüyor olmalı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Öte yanda, aynı bağlamda yaşanan güncel gelişmeler de ilginç ve dikkat çekici. AB katılım müzakereleri kapsamında bilim ve teknoloji başlığı altında ilk tarama toplantısı başladı. Aynı anda gelişen bir başka olay bu yazıyı biraz daha ilginçleştirebilir. Van Üniversitesi rektörünün, yolsuzluk iddialarıyla tutuklanışının ardından YÖK başkanının yaptığı açıklamalar ülkemizde hukuka sıra gelmese bile bilimin ne durumda olduğunun bir göstergesi olarak değerlendirilmeli. Kendisi bir hukuk profesörü olan Teziç, yargıya müdahale eden açıklamalarıyla davada taraf olmayı Cumhuriyet adına bir görev biliyor. Ve müthiş bir mantık örneği sergiliyor aynı zamanda. Tutuklanan rektörle ilgili soruşturma hakkının YÖK’e ait olduğunu söylüyor. Fakat yaptığı açıklamaya bakılırsa muhtemelen YÖK tarafından açılacak bir soruşturmada rektörün karıştığı yolsuzluğun nasıl sonuçlanacağını da göstermiş oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyreyleyelim bakalım. Neler olacak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-112986413543593001?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/112986413543593001/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=112986413543593001' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112986413543593001'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112986413543593001'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/10/yeni-gelimeler-deiniler.html' title='Yeni Gelişmeler, Değiniler...'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-112837132106092456</id><published>2005-10-03T13:28:00.000-07:00</published><updated>2005-10-03T13:28:41.133-07:00</updated><title type='text'>Eğitimde ‘Yeni’ Anlayış</title><content type='html'>Eylül ayı içinde gerek ilköğretim okulları, gerekse de üniversiteler eğitim öğretim yılına başladılar. İlköğretim okulları, Milli Eğitim Bakanlığı’nın, yılların eğitim zihniyetini bir çırpıda siliverecekmiş gibi hızlıca ve sıklıkla değiştirmeyi alışkanlık haline getirdiği müfredatları ile, üniversiteler ise giriş sınavından değişen yönetmeliklerine kadar pek çok yönleri ile medyanın ve ilgili tarafların gündeminde idi. Fakat tüm tarafların dikkatini çekmesi gereken bir konu var ki, medya tarafından özellikle “ilgi dışı” bırakılmaya çalışılıyor: eğitim sisteminin tüm kademelerine nüfuz eden piyasa zihniyeti. &lt;br /&gt;Televizyonda, üçüncü sayfa haberleri ciddiyeti ile sunulan “zorla bağış” gerçeği, aslında ilköğretim okullarına sirayet eden piyasacılığın en güzel örneklerinden birini yansıtıyor. Üniversiteler de kayıtlar sırasında öğrenci annelerinin genellikle evde ‘toz bezi torbası’ olarak kullanmayı tercih edecekleri türde bir çanta hediyesine karşılık öğrencilerden 20YTL’ye varan ücretler alıyorlar. Yalnızca kayıtlarla da kalmıyor. Eğitim öğretim yılı boyunca ilköğretim okullarında ısınma ihtiyacı genellikle çocuklarının donmasına gönülleri razı olmayan veliler tarafından sağlanıyor; okul dolapları da yine çocuklarının tonlarca ağırlıktaki kitapları taşımasını istemeyen anne babalar tarafından yaptırılıyor.  Tuvaletlerdeki sabun-tuvalet kağıdından tutun sınıflardaki eğitim araçlarına kadar hemen hemen tüm ihtiyaçlar velilerin vicdan sızılarının birer ürünü olarak temin ediliyor. Üniversitelerde ise öğrenci belgesi edinmek, gerekli kitapları temin etmek, üniversitenin sosyal yaşamına uyum göstermek vb. tüm hayati (öğrenci olmak başka nedir ki zaten?) konular belli bir ücrete tabii. Yani eğitim hayatının her aşamasında her öğrenci kendisi için yapılan işlemlerin tümü için belli bir maliyete katlanmak zorunda. Bunda ne var diyeceksiniz? Belli bir hizmeti alan herkes bunun karşılığını ödemeli değil mi? Sorun tam da burada zaten.&lt;br /&gt;Aslında eğitim sistemi için gözden kaç(ırıl)an ve zurnanın zırt dediği nokta burası. Sorunu “işlem” ve “maliyet” terminolojisi ile tanımlamak bile neoliberal iktisadi anlayışın sonuna kadar benimsendiğinin bir göstergesi. Bu terminoloji eğitim alan öğrencileri yurttaş kategorisinden çıkaran ve birer müşteriye dönüştüren çok tehlikeli bir zihniyetin uzantısı. Devletin temel kamu hizmetlerinin başında gelen eğitim hizmetinin unsurları piyasa zihniyetine entegre edildiğinde okullar/üniversiteler birer şirkete, öğrenciler birer tüketiciye, öğretim elemanları ise bilgilerini pazarlayan birer çalışana dönüşüyor. Eğitim kurumlarının şirket gibi yönetilmelerinin küçümsenmemesi gereken olumsuz sonuçlarından bazıları şunlar: İlköğretim okullarında gelir düzeyi yüksek velilerin çocukları iyi öğretmenlerle donanımlı sınıflarda okurken, gelir düzeyi düşük ailelerin çocukları her açıdan eğitim hizmetinden yoksun kalıyor; özel ilköğretim okullarında deyim yerinde ise ‘fanus’ içinde eğitilen ‘şanslı’ çocuklar hayata ülkenin şanssız kesiminden bihaber şekilde atılıyorlar; özel üniversitelerin sayısı gün geçtikçe artıyor; ücret cazibesine kapılan değerli öğretim üyeleri birer birer özel üniversitelere transfer oluyorlar; transfer olmayanlar da bilgilerini danışmanlık yaparak pazarlamak yolunu seçiyorlar (bilgi toplumu söylemi bilginin parayla satılmasını da meşru kılıyor); kamu üniversitelerinin öğretim üyesi kadrosu hızla daralıyor; kadronun daralması genç öğretim elemanlarının yetiştirilmesinde sorunlara neden oluyor; kamu üniversiteleri YÖK uygulamaları ile boğuşmanın yanısıra araştırmaya bütçe ayıramıyor ve temel işlevlerini tam olarak yerine getiremiyor. Merkez ve perifer arasındaki görüntülerin farklılığına ayrıca değinmek gerekmiyor sanırım. Bu karanlık tablonun işaret ettiği gelecek, devletin eğitim işine ‘yetişemediği’ söylemine paralel, eğitim işlevinin büyük oranda veya tümüyle özel sektöre devredildiği, gelir farklılıklarındaki uçurumla pekişen bir eğitim adaletsizliğinin yaşandığı bir gelecek olacak. &lt;br /&gt;Bu bir kehanet değil şüphesiz. Söz konusu tablo, kamu yönetiminin şirket gibi yönetilmesini meşru kılan, uluslararası düzeyde kapitalist ülkeler arasında kabul gören ve Dünya Bankası, OECD, Birleşmiş Milletler kanalı ile de üçüncü dünya ülkelerinde kabul ettirilen yeni bir siyasal iktidar modelinin ipuçlarını veriyor bize. Bu siyasal iktidar modelinde yeni bir devlet ve toplum ilişkisi tanımlanıyor. Bu modelde devlet güçsüz ve küçültülmesi gerekli. Güçsüz devletin işlev ve yetkilerini, toplumun iki temel ayağı olan piyasa ve sivil toplum örgütleri ile paylaşması gündemde. Devlet aygıtının işleyiş biçimi, karar alma mekanizmaları, kamu politikalarına dair herşey bir tür mühendislik işi gibi; resmi olmayan (informal) tüm yaşam alanları da piyasa ile birlikte düzenleniyor*. Devlet artık toplumun eğitim, sağlık, güvenlik gibi kritik varlık noktalarını düzenlemekle yükümlü görülmüyor. Devlet ve toplum arasındaki ilişki ‘eşitlerarası ve karşılıklı bağımlı’ bir ilişki olarak tanımlanıyor; birlikte yönetmenin, yönetimi piyasa, STK ve bireylerle paylaşmanın mümkünlüğü de buradan kaynaklanıyor. Devletin işlevsizleştirilmesinin ve kamusal olan herşeyin birer meta haline dönüştürülmesinin meşruiyeti doğal felaketlerde bile kendini gösteriyor (depremde AKUT olmasa bu millet ne yapardı?)  Müşteri/tüketici olan yurttaş eğitim, sağlık, güvenlik vb. temel “iktisadi (ki artık bunlar kesinlikle kamusal değildir) işlemler” karşılığında gerekli maliyeti karşılamak zorunda.  Sonuç, yoksulluğun kol gezdiği, sınıfsal farklılıkların ve gelir uçurumlarının yaşamın her alanında keskinleştiği, dolayısıyla da, bu maliyeti karşılayamayanların kamusal hizmetlere ulaşmasının engellendiği bir toplumsal yapı. &lt;br /&gt;(Eğitim için dile getirilen bu gözlemler, sağlık hizmeti için de geçerli. Sağlık hizmeti her geçen gün kapsamlı bir planın bir parçası şeklinde piyasalaştırılıyor. Piyasalaştırılan sağlık hizmetinin bir sonucu olarak son 10 yıl içinde bebek ölümlerinde 2,5 kat artış gözlemlenen Çin, bizi bekleyen son için önemli ipuçları veriyor).  &lt;br /&gt;Pek çok uluslararası karşılaştırmalı örnekle de zenginleştirilebilecek bu yazı, kamu hizmetleri alanına nüfuz eden pür neoliberal anlayışa bir nebze de olsa dikkat çekmek üzere yazıldı. Devletin kamusal işlevinin sürdürülmesinde ısrar edenler için “ülkemizin kamu çıkarlarını korumakta direnmesinin ne pahasına gerçekleşeceği” sorusu da  şüphesiz önemli bir tartışma konusu olacaktır. Önemle üzerinde durulması gereken, eşitsizlikleri ve adaletsizliği derinleştirecek yeni modelin, ‘mevcut kamu anlayışında açılan bir gedik değil, kapitalist sistemin bizzat kendisi olduğu’ tespitidir**.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jıneps&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: *Sonay Bayramoğlu’nun İletişim yayınlarından çıkan “Yönetişim Zihniyeti” isimli kitabı ve **Metin Özuğurlu’nun özel üniversiteler üzerine yaptığı çalışmaları şiddetle önerilir.&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-112837132106092456?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/112837132106092456/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=112837132106092456' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112837132106092456'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112837132106092456'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/10/eitimde-yeni-anlay.html' title='Eğitimde ‘Yeni’ Anlayış'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-112793126246772444</id><published>2005-09-28T19:20:00.000-07:00</published><updated>2005-09-28T11:14:22.476-07:00</updated><title type='text'>Turkiye'nin Kara Kasina Kara Gozune Hasret Avrupa</title><content type='html'>1950 lerden bu gune Turkiye Cumhuriyeti hukumetlerinin devlet politikasi olan Avrupa'nin bir parcasi olmak zihniyeti ne Turkiye'ye nede Turkiye halklarina bir yarar saglamistir, saglayacaktir. Turkiye ekonomisi, zaten neo-liberal politikalar isiginda IMF ve Dunya Bankasinin her turlu yaptirimlarini bu gune kadar kabul etmis durumdadir. Cok uluslu sirketler ulkemizde -tabiki dunyanin baska ulkelerinde de oldugu gibi- istedikleri gibi ticaret yapabilmekte ve tasoranlar sayesinde ulkenin ucuz emek gucunu somurebildikleri kadar somurmektedirler. Bu gunki iktidar partiside gecmisteki iktidarlar gibi dunya kapitalistlerine hizmet etmekten daha farkli bir sey yapmamaktadirlar. Duzen icerisindeki politikacilar , Avrupa Birligini halkimiza satabilmek icin ellerinden geleni yapmaktadirlar, sanki Avrupa Birligi'nin bir sihirli deynegi varda biz uye olur olmaz butun dertlerimize bir anda care bulabilecegi inancini yaymaya calisiyorlar. Bu tamamen ters bir dusuncedir, oncelikle: Avrupa Birligi tamamen bir ekonomik birliktir, kulturel yanini bir kenara koymak gerekir. Salt ekonomik olmasida Avrupa kapitalistlerinin butun gelismeleri islerine gelebilecek sekilde duzenlemelerini gerektirir. Turkiye'ye bir bakalim. Iktidar partisi neo-liberal politikalari izleyen, ozellestirme yanlisi buyuk sermaye arkadasi bir iktidar. Kapilari sermayeder icin sonuna kadar acik. Ayrica Orta Doguda'ki savasin destekleyicisi bir iktidar. Tabiki Ingiltere gibi emperyalist, savas duskunu bir ulke, Turkiye' nin Avrupa Birligi'ne girebilmesi icin destegini gosterecektir. Ama Turkiye'den beklenenler nedir? Ingiltere Turkiye'nin kara kasina kara gozune hasretliginden Turkiye'yi desteklememektedir. Amac , zaten kullandiklari ucuz is gucumuzu daha da fazla ve yararli bir bicimde kullanmak ve Turkiye gibi buyuk bir ordusu olan ulkeyi Avrupa saflarina alip-zaten pratik olarak orada-daha fazla yaptirim gucune sahip olmaktir. Bunun yaninda sunuda soylemek gerekirki, yukarida belirttigim iki onemli unsur , Avrupa Birligi uyeligi konusunun yalnizca kucuk bir parcasidir, daha dogrusu olay biraz daha karmasiktir. Fakat burada konuyu basitlestirmek acisindan yalnizca bu iki onemli unsura deginilmistir. Ayrica, Avrupa Birligi her firsatta Turkiye'deki insan haklarindan bahsetmektedir, ve bizim bazi aydinlarimizda eger AB ye girersek ulkemize insan haklari gelecektir yanilgisindadirlar. Buda bir baska yanlis, eger biz halk olarak insan haklarini kendi cabalarimizla, sivil toplum orgutlerimizin gucleriyle kazanamiyorsak, ithal edilen insan haklari bizlere hic bir sekilde yarar saglamaz. Zaten bu haklar yalnizca kagit uzerinde kalan kurumus murekkepler olacaktirlar. O kadar uzaga gitmemek gerekir, terorle mucadele adi altinda Ingiltere, ki Avrupa'nin sozde en liberal ulkesi,onune geleni tutuklamaya hatta sokak ortasinda infaz etmeye baslamistir. Insan haklarini kendi ulkesinde cigneyen bu neo-liberal savas duskunleri Turkiye'ye insan haklari ve demokrasi ihrac etseler ne olurki. Turkiye halklari icin en onemli sey, birlikte hareket edip yeni bir siyasal olusum icerisinde hem kapitalizme hemde emperyalizme karsi insan haklarini savunun barisci bir dunya icin mucadele vermektir.&lt;br /&gt;Ses Online daki bir haber icin gonderilen bir yorumdur&lt;br /&gt;Sores&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-112793126246772444?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/112793126246772444/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=112793126246772444' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112793126246772444'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112793126246772444'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/09/turkiyenin-kara-kasina-kara-gozune.html' title='Turkiye&apos;nin Kara Kasina Kara Gozune Hasret Avrupa'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-112678502268689684</id><published>2005-09-15T04:49:00.001-07:00</published><updated>2005-09-15T04:52:16.490-07:00</updated><title type='text'>GRAFİK TASARIM AÇISINDAN 82. KURULUŞ YILDÖNÜMÜNDE CHP AMBLEMİ</title><content type='html'>Bir sembolün, değere ulaşabilmesi için öncelikle bir değere işaret ediyor olması şart. Bu değer ayrıca bir söylemi ifade edebilmeli, temelinde bütünlüğü olan bir düşünceyi barındırmalıdır. Ancak böyle bir altyapısı olan bir sembol anlamlı hale gelir. Bir bütünlük içeren ve etrafında savunucuları olan hemen her fikrin de bunu kestirmeden deklare eden bir sembolü vardır. Bu açıdan bakıldığında sembollerin kendisini oluşturacak bir fikre, fikirlerin de kendilerini en kısa ve öz biçimde başkalarına iletecek bir sembole ihtiyacı vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sembollerin ifade ettiğini çoğu zaman başka şeylerle ifade etmek güçtür. Söze döküldüğünde saatlerce konuşulacak, yazıya döküldüğünde kitaplar dolduracak anlamlar genellikle bir sembolle dile getirilebilir. Ayrıca bu türden bir sembol, sembolün ifade ettiği düşüncenin etrafında toplanan insanların mücadeleleriyle giderek güçlenir. Uğrunda ölünebilecek bir değer haline gelir. Her ülke için bayrak böyledir mesela. Sonra Nazilerin gamalı haçı, komünistlerin orak çekici, anarşistlerin daire içindeki A’sı, futbol kulüplerinin renkleri (Beşiktaş’ın kara kartalı, Galatasaray’ın aslanı, Fenerbahçe’nin kanaryası) ilk akla gelenlerdir ve örnekleri rahatlıkla çoğaltılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğal olarak ve taşıdığı daha başka işlevsel özelliklerinden dolayı semboller siyasi partiler için de vazgeçilmez. Bu açıdan bakıldığında ihtiyaçlarını karşılamak için bir ambleme sahip olsalar bile Türkiye’deki bir çok siyasi parti amblem konusunda şanslı değildir. Örneğin Turgut Özal’ın Anavatan Partisi için hazırlattığı petek dokulu arı kanatlı Türkiye haritalı amblem çok başarılı bir çalışma değildir. Teknik açıdan eksiği olmasa bile, sembol üretebilecek bir düşünsel altyapısı olmadığı için Anavatan Partisi (üstüste bir kaç iktidara geldiği halde) kendisini daha ileriye taşıyacak, insanları daima çevresinde tutabilecek bir sembole sahip olamamıştır. Çok bilinen bir diğer örnek MHP’nin üç hilalli amblemidir. Üç hilal hem MHP’nin yandaşları açısından, hem de muhalifler açısından son derece güçlü bir semboldür. Fakat en sağlam ülkücünün bile üç hilalin temelde hangi anlama geldiği hakkında bir fikir sahibi olduğunu sanmıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu iki örneğin karşısında CHP ve altı oklu amblemi çok özgün bir örnek olarak duruyor. CHP, 9 Eylül 1923’te bizzat Atatürk tarafından kuruldu. 1927 yılına kadar dört tane oku vardı. Cumhuriyetçilik, halkçılık, milliyetçilik ve laiklik. O tarihte Chp’nin bir amblemi var mıydı? Bu ilkeler yine oklarla mı belirtiliyordu bilmiyorum. 1935 yılında bu ilkelere devletçilik ve devrimcilik eklendi. İlkeler ve dolayısıyla altı ok tamamlanmış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP amblemini oluşturan altı ok biçimsel olarak aynı merkezden çıkar. Ve hepsinin yönü de doğal olarak ileriye ve geleceğe doğru gitmektedir. Bununla birlikte oklar belli açıyla dizilmiştir ki, bu diziliş, okların güneş ışınlarını, yani aydınlığı ifade etmek için tercih edilmiş olabilir. Bu özellik de amblemin olumlu yanlarından biridir. Kaldı ki buraya kadar CHP ambleminin; Atatürk tarafından kurulan bir partinin, Atatürk’ün ortaya koyduğu ve savunduğu bütün değerleri anlamlı kılan bir sembol olması gayet doğaldır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadar herşey normal seyrinde görünüyor. Fakat, bugünlerde 82. Kuruluş yıldönümünü kutlayan CHP’nin altı okunun bir tek hedefe doğru yönelmemiş olması ciddi bir karmaşıklığa neden oluyor. Altı okun herbirinin farklı yönlere ilerleyişi adeta CHP’nin sürekli iç muhalefetle, olağanüstü kongrelerle boğuşmasının nedenlerinin aranabileceği bir ipucu olabilir. Hedefin tek olmayışı zaman zaman bu oklardan birinin ilke olarak ön plana çıkmasına, diğerlerinden baskın çıkmasına da neden oluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya ölçeğinde yaşanan değişimlere göre zaman zaman ayarlama yapmak da gerekiyor. Çünkü, devlet, millet, devrim, cumhuriyet ve demokrasi gibi kavramlara sürekli eklenen ve yenilenen yaklaşımlar sözkonusu. Yeni yaklaşımlara ayak uydurma konusunda gösterilen direnç CHP’nin çağın gerisinde kaldığı düşünceleri ve tavırları doğuruyor. Öte yandan gelişmeler karşısındaki konumu nedeniyle CHP’yi belirleyen ilkeler arasında ciddi çatışmalar ve tutarsızlıklar meydana geldiği de ortada. Yoksa ne olacak bu CHP’nin sonu tartışmaları bir yerde son bulabilirdi. Ya da biteviye toplanan olağanüstü kurultaylardan memleketi bir yana bırakalım, kendilerine yarayacak bir sonuç alınabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-112678502268689684?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/112678502268689684/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=112678502268689684' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112678502268689684'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112678502268689684'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/09/grafik-tasarim-aisindan-82-kurulu.html' title='GRAFİK TASARIM AÇISINDAN 82. KURULUŞ YILDÖNÜMÜNDE CHP AMBLEMİ'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-112643386056828294</id><published>2005-09-11T03:17:00.000-07:00</published><updated>2005-09-11T03:17:40.576-07:00</updated><title type='text'>BUGÜN 11 EYLÜL, AMERİKAYA YENİ TERÖRİSTLER LAZIM</title><content type='html'>Unuttuğumuz Bazı Şeyler&lt;br /&gt;Terör sorununu, ABD çok önemsediği ve bizzat tüm dünyada terör estirdiği için halen dünyanın bir numaralı gündemi. Doğu bloku tamamen çöktükten sonra, sosyalist blokun lideri Rusya’nın, G8’de eski düşmanlarıyla aynı masaya oturmasıyla bozulan küresel dengeyi sağlamak gerekiyordu. Bu nedenle ABD dış siyaseti muhatapsızlık yüzünden çapulcuları karşısına almak zorunda kaldı. Hatta kuvvetle muhtemel ki, dünyayı kurtarılabilecek durumda tutmak için düşmanlarını kendi elleriyle yarattı.&lt;br /&gt;Gerçekte varolduğu bile belli olmayan bir adamı ve onun örgütünü bahane ederek şimdiden iki ülkeyi fiilen işgal etmiş durumda. Öncelikle Afganistan’ın işgaline neden olan Üsame Bin Ladin sayesinde ABD çeşitli açılardan (en azından Çin’e doğrudan müdahale edebileceği bir mesafede) konuşlanmayı meşrulaştırdı. Aynı gerekçeyle Orta Asyadaki diğer ülkelerde kurulan üsler ise dostça bir işgal olmanın ötesinde anlam taşımıyor.&lt;br /&gt;Afganistan dünya medyasının gözlerinden hayli uzaklarda bugünlerde. Oradan ses, soluk çıkmıyor. Dolayısıyla varsa bile dünya kamuoyu herhangi bir feryat figan duymuyor oralardan. Hiçbirşey duymadığımız için bölgede herşeyin güllük gülistanlık olduğunu varsayıyoruz. Ebu Garib cezaevine benzer cezaevleri varmı yokmu bilmiyoruz sözgelimi. Guatanamo hapisanesinde yaşanan açlık grevi hangi uygulamalara itiraz olarak gerçekleşiyor bunu da bilmiyoruz.&lt;br /&gt;Tekrar hatırlayacak olursak, Irak işgalinin üç önemli nedeni vardı. İlki Saddam’ın El-Kaide örgütüyle ilişkisiydi. İkincisi Irak’ın sahip olduğu kimyasal silahlardı. Üçüncüsü de Saddam’ın zalim yönetiminden Irak Halkını kurtarıp demokrasi hediye etmekti. Neredeyse işgalin ilk günlerinde Irak yönetiminin El-Kaideyle ilişkisinin ve bulunduğu iddia edilen kimyasal silahların tamamen yalan olduğu ortaya çıktı. Ne kadar direnseler de Bush ve Blair bu yalanı itiraf etmek zorunda kaldılar. &lt;br /&gt;Sıra en son yalan da. Irak’a demokrasi gelince ABD’nin askerlerini çekeceği yalanı. Bush, Irak işgaline sırtını yaslayarak ikinci dönem başkanlığına seçilmeyi başardı. Dünyanın en önemli seçimini kanlı yalanlarıyla yeniden kazandı. G8 zirvesi sırasında Londra’da meydana gelen patlamalarsa ABD ve müttefiklerine soluk aldırmakla kalmadı. Yığınların desteğini ve güvenini tazelediler böylelikle. Yaşanan terör olaylarının bir şekilde ABD’nin ekmeğine yağ sürdüğünü bir kez daha görmüş olduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orda bir ABD var Uzakta&lt;br /&gt;Amerika çok uzak bir coğrafya. Belki bu yüzden dünyanın geri kalanında yaşayan insanlar için ya bir hayal, ya da bir kabus. Ama ABD vatandaşları kesinlikle rüyada yaşıyorlar. Amerikan Rüyasında. Bu rüyada yaşanan savaşlar onların canını yakmıyor. Evini yıkmıyor. Onurunu çiğnemiyor. Namusunu kirletmiyor. Malına mülküne dokunmuyor. İşkence görmüyorlar. Ölmüyorlar. Evlat acısı yaşayan bir kaç ana babanın feryatlarını da duymuyorlar. Çünkü eninde sonunda ateş düştüğü yeri yakıyor. Tıpkı Irakt’ta olduğu gibi...&lt;br /&gt;Dünyanın geri kalanından bu kadar uzakta yaşadıkları için savaşın ne anlama geldiğine dair Amerikan kamuyonunun hiçbir fikri yok. Herhangi bir fikre sahip olmadıklarından empati kuramıyorlar. Yazık ki belki sırf bu yüzden yönetenlerin çektiği yuların güdümünden çıkamıyorlar. Haritadaki yerlerini bilmedikleri ülkelere çocuklarını asker olarak gönderiyorlar. O askerleri beslemek ve silahla donatmak için vergi ödüyorlar. Tüm bunları savaşa değil, teröre karşı korunmak için yapıyorlar. Daha insancıl bir kısım Amerikan vatandaşı, oralara da bizim medeniyetimiz, demokrasimiz, insani haklarımız yerleşecek, oradaki insanlar daha iyi yaşayacak diyerek, buna inanarak ABD yönetiminin zulmüne ortak oluyor. &lt;br /&gt;Bir de Amerikan ırkçılığı var ki daha büyük bir beyinsizlik örneği, daha aptalca bir zalimlik düşünmek zor. Onlar işgal edilen ülkelerin insanlarına, kadınlarına, çocuklarına yapılanları reva görüyorlar. Haklı olduklarını iddia ediyorlar. Hitler yaşasaydı hayretten parmaklarını ısırırdı bu tutuma karşı.&lt;br /&gt;Afganistan’ın işgali ABD’nin ekonomi politikalarından kaynaklanmıştı. Fakat Irak işgali daha çok ortadoğunun dinsel öneminden kaynaklanıyor. Mesele asla petrol olamaz. Bu çok dar bir bakışı gerektirir. Çünkü Kuveyt ve Suudi Arabistan sadık birer müttefik olarak herşeyini vermeye hazır beklerken petrol makul ve mantıklı bir gerekçe gibi görünmüyor. Belki İsrail’in su ihtiyacı ve diğer siyasal menfaatleri işin içindedir. Bu da Amerikan dış siyasetini belirleyen yeni muhafazakarların dini inanışlarıyla örtüşüyor. Bir taşla iki kuş vurmak diye buna denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğa Terörüne Bush Nasıl Karşılık Verecek&lt;br /&gt;Çevre sorunları karşısında takındığı haşin ve cüretli tavır Amerika’nın en belirgin özelliklerinden biriydi son zamanlarda. Dünya’nın geleceğini doğrudan ilgilendiren kararlara karşı tutumunu inatla sürdürüyordu Amerikan yönetimi. &lt;br /&gt;Amerika başta olmak üzere teknoloji üreten dünya devlerinin doğaya yönelik terörüne, dur diyen çevrecilerden başka doğa adına konuşan yoktu. Onlar da sözlerini dinletebilecek güce sahip olmadıklarından dikkate alınmadıkları ortada. &lt;br /&gt;Geleceği belli olan, daha gelmeden önce şiddeti tahmin edilen ve buna göre adı konulan Katrina Kasırgası ve yolaçtığı felaket, tüm dünya kamouoyunda değişik tepkilerle karşılandı. Neredeyse Afrika ülkeleriyle aynı yoksulluğu yaşayan Afganistan bile yüzbin dolar yardımda bulunabileceğini açıkladı. Irakt’ta yaşanan felaket karşısında kılını bile kıpırdatmayan Kuyveyt kesenin ağzını sonuna kadar açtı. Zevahiri başta olmak üzere Amerikan’nın özellikle müslüman halklara yaptığı eziyeti eleştiren insanlar bunu tanrının bir uyarısı ya da intikamı olarak değerlendirdiler. &lt;br /&gt;Katrina Kasırgası bu açıdan bakıldığında; doğanın, Amerika (ve çevre konusunda amerikayla aynı safta yer alan ülkeler) tarafından maruz kaldığı teröre bir misillemesi olarak da değerlendirilebilir. Çünkü uzmanlar doğa olaylarındaki şiddetin çevre kirliliğine doğru orantılı olarak şiddetlendiği konusunda hemfikir durumdalar. &lt;br /&gt;İnsanların kendi elleriyle yarattığı felaketlerde, yani savaşlarda olduğu gibi yine ateş düştüğü yeri yaktı. Olan Katrina’nın biçip geçtiği onbinlerce Amerikan vatandaşına oldu. Bush tüm dünyayı kurtarma adına giriştiği çabaların yüceliğinden ve kazandığını iddia ettiği başarılardan dem vurarak Amerikan iç siyasetini bugüne kadar getirmişti. Fakat Katrina karşısında düştüğü çaresizlik tam anlamıyla bir yıkıma dönüşmüş durumda. Felaketin yaşandığı bölgelerdeki insanların çoğunlukla Zenci olması olaya tamamen farklı bir boyut katıyor. Ama eninde sonunda sıradan Amerikan vatandaşları bu güne kadar maruz kaldıkları göz boyama operasyonlarından bir nebze olsun haberdar olup, gerçekleri sorgulamak için fırsat yakaladılar. Çuvallayan Bush yönetimi ise herhalde yeni ve kasırgayı unutturacak bir terör olayına 11 Eylülden daha çok ihtiyaç hissediyor olmalı bugünlerde.&lt;br /&gt;mim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-112643386056828294?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/112643386056828294/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=112643386056828294' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112643386056828294'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112643386056828294'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/09/bugn-11-eyll-amerikaya-yeni-terristler.html' title='BUGÜN 11 EYLÜL, AMERİKAYA YENİ TERÖRİSTLER LAZIM'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-112616711229660778</id><published>2005-09-08T01:11:00.000-07:00</published><updated>2005-09-08T01:11:52.306-07:00</updated><title type='text'>G8 in Arkasinda Yatan Gercekler</title><content type='html'>Dunya liderleri, Birlesmis Milletler tarafindan her kusagin nadir gorecegi ve radikal kararlarin alinabilecegi toplanti olarak nitelendirdigi New York'ta yapilacak olan Milenyum Toplantisina hazirlaniyorlar.  Ki bu toplantinin taslak raporu Gleneagles'ta alinan kararlardan cok daha radikal degil, aslinda bir kopyesi olarakta kabul edilebilir.  Isin aslina bakilirsa, New York zirvesi basarisizliklar zincirine eklenecek bir baska toplanti olacak.&lt;br /&gt;G8 in zengin ulkeleri yardima muhtac olan ulkkelere yapilacak yardim miktarini 2010 yili itibari ile 48 Milyar Dolara cikarmaya karar verdi. Britanya'nin basbakani Tony Blair(ki kendisi Avrupa Birligi'nin ve G8'in donem baskanligini devralmistir), kendi parlementolarinda yaptigi bir aciklamada "en cok borc icinde olan ulkelerin, cok uluslu orgutlerden aldiklari borclarinin %100 unun iptaline karar verildi" diyerekten Gleneagles'in basarisini dile getirdi.  Ayni zamanda da yardimlarin hic bir kistaya tabi olmadan verilecegi garantisini verdi.  Bunlarin hepside iddaali aciklamalardi ve zaman gosteriyorki, hepside asilsiz aciklamalardi.&lt;br /&gt;Ilk olarak Tony Blair'in maliye bakani Gordon Brown'in bir aciklamasina bakalim.  Bu aciklama hazine bakanliginin genel kurulunda yapilan bir aciklama," kararlastirilan yardim artirimi eski borclarin silinmesi icin ayrilan tutarida icine alacaktir".  Yani silinen borclarin tutari yardim olarak kabul edilecektir.  Ornegin Ruanda'nin "yardimi"silinen borclarindan oteye gidemeyecektir.  Fransa'nin yardiminin ucte biri sildigi borclardir.  Kisacasi sozde yardim adi altinda yapilan bu kararlar bir defter kitap duzeltmesinden baska birseye benzememektedir.  Ve gercek borc indirimi ile ilgili Tony Blair'in yaptigi aciklamalar bu detaylari icermemektedir.&lt;br /&gt;%100 borclarin silinmesi kararida gerceklikten cok uzaktadir ve yalnizca 18 ulkeyi kapsayan bir karar niteligindedir ki buda 1 milyar dolarlik bir tutarla sinirlidir (Amerika ve Britanya'nin Irak'taki savasa yapmis oldugu harcama goz onunde tutulursa bunun findik kabugunu bile doldurmayacak cuzzede bir meblag oldugu acikca gorulebilir).&lt;br /&gt;Birlesmis Milletlere gore, borclarinin hepsinin topyekun silinmesi gereken 68 ulke bu yeni alinan kararlar isiginda su an odediklerinden 10 kere daha fazla borc odemekle karsi karsiya kalmis durumdadirlar.  Ayrica Dunya Banka'sindan sizan yeni bilgilere gore G8 in kararlastirdigi ve 18 ulkeyi icerisine alan yeni yardim programi yalnizca 3 yillik bir sure icin yururlukte kalacaktir, yani uzun vadeli bir karar degildir.&lt;br /&gt;Ayrica yardimi yapan ulkeler verilen yardimin finans islerini tam olarak kontrol etmezlerse yardim vaadinde bulunulan ulkeler bu yardimdan faydalanamayacaklardir.  Bunun yaninda anlasma, Dunya Bankasindan, IMF den ve Afrika Kalkinma Banka'sindan yardim almis ulkeleri kapsamaktadir, ki borclu ulkelerin cogu baska kaynaklardan yardim almis durumdadirlar, yani burada bir ayirimcilik soz konusudur. Buda Afrika Ulkelerinin tum borclarinin kaldirilmasi cagrisinda bulunan Afrika Birligi'ninde basini agritmaktadir.&lt;br /&gt;Daha onceleri yardim yapan ulkeler, borclar silinirse magdur durumda olan ulkelerde egitime ve sagliga daha fazla butce ayirilanilecegi konusunda olumlu aciklamalarda bulunup bu ulkelerin insanlarina bir nebze olsun umut vermislerdi.  Ama anlasma sartlarina bakarsak bunun imkansiz olacagi gorunuyor soyleki: karar acik acik borcu silinecek ulkelerin ayni orandada yardimlarinin kesilecegini belirtmektedir.  Ornegin, Senegal'in 100 milyar dolarlik borcu silinirse, dunya Bankasin'dan aldigi 100 milyar dolarlik yardimda kesilecek, yani ayni tas ayni hamam.  Bunun yaninda bu kesilen yardim diger ulkelere faiz karsiliginda "yardim" olarak verilecektir, ustune ustelik bu yardimlar ve kesintiler eger IMF ve Dunya Bankasi'nin uygulamis oldugu ekonomik yaptirimlari kabul ederlerse yururluge konulacaktir.  Anlayacaginiz ozellestirme ve ekonomik yaptirimlardir.&lt;br /&gt;Yukarida Tony Blair ve onun vermis oldugu sozlerden bahsetmistim, bir de onun Uluslararsi Gelisme Bakani Hilary Benn'nin soylediklerine bakalim.  Hilary Benn 19 Temmuz 2005 de Parlementoda yaptigi aciklamada, Dunya Bankasi'nin yaptigi yardimlarin yarisinda cogunun ozellestirme kosuluna bagli olarak yapildigini ifade etmistir.  Bir baska arastirmada EVRADOL tarafindan yapilmis ve Dunya Bankasi'nin yaptigi yardimlardan belli kosullar dayatili olarak  yapilanlarinin her gecen gun dahada arttigini gostermistir. Ornegin; Benin 130 farkli kosulu yerine getirecekki bu yardimi alamaya aday olabilsin, ki bir onceki analsmaya gore bu kosullar yalnizca 58 maddeyi icermekteydi.  Ayrica gene bu zirvede alinan kararlardan birisi en cok ihtiyaci olan 13 ulkeye Dunya Bankasi tarafindan yapilacak yardim, bu ulkelerin ozellestirmeyi tesvik etmelerine baglidir ki bunlardan iki tanesi zaten IMF ve Dunya Bankasi tarafindan cok hizli bir ozellestirme programi altina sokulmustur.  Kaldiki Tony Blair G8 zirvesinde ozellestirmenin yardim almak icin kosul olmadigini ileri surmustur.  Gelin karari siz verin.&lt;br /&gt;Yakinlarda basina sizan bir baska habere gorede zengin ulkelerin IMF temsilcileri, yardim verilebilmesi icin gerekli olan kosullarin dahada agirlastirilmasi konusunda calismalar yaptiklarini aciga cikarmistir.  Bu temsilcilerin New York'taki toplantidan sonra yapilacak IMF'nin yillik ologan genel kurulu toplantisinda yapmak istedikleri degisiklikleri tartisacaklari simdiden bellidir.  Britanya hukumeti bu kosullara karsi cikmakla birlikte, genel olarakta anlasmayi desteklemektedirler.  Yani bu ne perhiz bu ne lahana tursusu dedirtecek turden bir anlayis.&lt;br /&gt;Tabiki bu uygulama Tony Blair ve Gordon Brown'nin sozde destekledigi "gelisen ulkeler kendi politikalarini uretmekte ozgurdurler" ifadesini yerle bir etmektedir.  Fakat ayni zamanda G8 ulkelerinin "gelisen ulkelerin kendi politikalarini belirlemeleri ve kendi gelisme kosullarina gore hareket etmelerini" destekledikleri dogrudur.  Fakat kimin kosullari altinda bu gerceklesecektir, o da G8 tarafindan belirlenmektedir.  Soyle ifade edilmistirki: Afrika ulkeleri daha guclu yatirim kosullari uretmelidirler ve kuresel ekonomiye daha kolay adapte olmalidirlar.  Bunun anlamida "serbest piyasa ekonomisinin" tesvikinden daha fazlasi degildir.  Yani ozellestirme, cok uluslu sirketlerin yaptirimlari, isci sinifinin dahada somurulmesi, sanayilesmis ulkeler icin ucuz isci gucu vs. dir.  Bu kosullari kabul edenler yardim alamaya daha fazla hak kazanacaklardir.&lt;br /&gt;Bir baska deyisle, yoksul ulkeler zengin ulkelerin kendilerine soylediklerini yapmakta ozgurdurler.  Ama bunu karsisinda odenecek fiyat cok buyuk gorunmektedir.  Hristiyan Yardim (Christian Aid)orgutune gore Afrika neo-liberal politikalara vermis oldugu odunlerden dolayi ve bunun sonucunda Dunya Bankasi'ndan aldigi kredilerin sonucunda son 20 yilda 272 milyar dolar kayiba ugramistir.  Milenyum toplantisinin hazirlik calismalari bu bahsettiklerimden hic birisini goz onunde tutmamakta ve kosullu yardimlarin tamamiyle tavsiyesini iceren hic bir maddeden bahsetmemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afrikanin yoksulluguna care yardimlardan degil, somurunun ortadan kalkmasindan gecer.  Ki bu tum dunyadaki somurulenlerin ve yoksullarin tek cozum yoludur.  Buna ragmen, yinede onumuzdeki gunlerde hem G8 ulkelerine hemde New York zirvesine katilacaklara baski yapmayida unutmamaliyiz.  Cunki ancak sesimizi yukselterekten kendi saflarimiza insanlari cekebiliriz.  Solun yapmasi gereken ayrimciliga degil birlesmeye ve ayni saflardaki kisileri tek bir guc halinde toplamaya yonelik olamidir.  Kisaca dunyanin heryeninden bunu yapmamiz mumkundur yeterki inancimiz ve azmimiz olsun.&lt;br /&gt;Bu yazi the Guardian Gazetesinden alinan bilgiler isiginda Sores Hewal tarafindan yazilmistir&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-112616711229660778?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/112616711229660778/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=112616711229660778' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112616711229660778'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112616711229660778'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/09/g8-in-arkasinda-yatan-gercekler_08.html' title='G8 in Arkasinda Yatan Gercekler'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-112612633453861855</id><published>2005-09-07T13:50:00.000-07:00</published><updated>2005-09-07T13:53:40.346-07:00</updated><title type='text'>GENEL BİR BAKIŞ</title><content type='html'>Geçtiğimiz aylarda G-8 ülkelerinin başkanları son toplantılarında geri kalmış (geri bırakılmış) ülkelere parasal yardım yapacaklarını dair söz verdiler. ABD kendi payına  yardımda artış olmayacağını yineleyerek ve bunun yanında Kyoto sözleşmesini de imzalamayarak (dünyaya restini yine çekmiş oldu) küresel çevre felaketine evet demiş oldu. Büyük şirketlerin ve dev fabrikaların çevreye zarar veren artıklaırın maliyeti düşünüldüğünde gelirlerinin çok altında olmasına rağmen (ne hikmetse yanaşmıyorlar) bunu bile yapmak istememektedirler. Sözde geri kalmış ülkelerin borçlarını silerek,bir anlamda toplumların bakış açılarını biraz olsun değiştirerek, asıl görünmesi gereken kapitalist politikalarının  yıkıcılığını gizlemek istemektedirler. Afrika ülkelerinin kamu boçlarının silinmesi genel olarak kabul görebilir ama bana göre özel şirketlerin alacaklarından vazgeçmelerini düşünmek pek mantıklı gelmiyor. Bütün bunların yanında gerçek olan, bu ülkelerin politik olarak bütün kapılarını özel şirketlere açmış olmaları(yada açtırılmış). Sanayiden tarıma, iletişimden sağlığa, vb. birçok alanda dışa bağımlı olmaları ve liberal politika izlemiş olmaları. Geçen yıllarda Hindistanın bir bölgesinde tarımra liberal politikaların uygulanmaya başlanması, tarımla uğraşan çiftçilerin toplu intiharıyla sonuçlanmıştı. Bu beş bin çiftçinin ölümü borçlarını ödeyememeleri yüzünden gerçekleşmiştir. Kapitalizm nerde bir açık alan varsa bir vürüs gibi oraya yerleşip insan yaşamlarırını ve doğayı yok etmektedir. Bugün gelişmekte olan Türkiye de özelleştirme rüzgarına hızla girmiş bulunmaktadır. Değerleninin çok altında satışa  sunularak  yabancılara verilmektedir. Uzun yıllar boyunca iktidara gelen hükümetler  bu kamu kurumlarını babasının çiftliği gibi kullanarak yandaşlarına sunmuşlardır ve bugün bu hale gelmiştir. Bunun nedeni ise Türkiyenin devlet politikalarının  sonucu oluşmuş olmasıdır. Örgütsüz ve sendikasız bir toplum. Sendikaların olmadıgı bütün alanlarda nasıl haberi olacaktır ki toplumun. Sivil toplum örgütlerinin de cılız sesleri de yetmemektedir.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arjantin  120 milyar dolar borçla iflas bayragını çekmişti. Bütün kurumlar işlemez hale gelmiş ve toplum bir kaosun içine sürüklenmişti. Uyguladığı mali politikalırın IMF ve Dünya Bankasının politikaları sonucu olduğunu herkes görmüş oldu. Bu arada fabrikalarda üretim durmuş ve işçiler bir çözüm yolu bulmaya çalışıyorlardı. İşçiler kendi aralarında konseyler oluşturarak devletle bir anlaşmaya gittiler. 2 yıllığına yapılan bu anlaşmalar sonucunda işçiler fabrikaları kendi yönetimleri doğrultusunda çalıştırmaya başladılar ve bu insanlar emeğe yabancılaşmadan özgür olarak üretimde bulundular. Bu iflas eden fabrikalar işçiler sayesinde kara bile geçerek belirli bölgelerde örnek oluşturdular. ama 2 yıl dolduktan sonra bu arada fabrika sahipleri de ülkelerine geri döndüler ve işyerlerini almak istediler. İşçiler bu duruma karşı çıkmalarına rağmen devlet anlaşmanın süresinin  dolduğunu ve patronların işyerlenini geri almak istediğini söyledi. İşçiler grev yapmasına ragmen grev kırıldı. Fabrikaları terketmek zorunda kaldılar. Bütün bunlar  göstermektedir ki bu hayvanca üretim anarşinde bile işçilerin  kendi özgür iradesince üretimde bulunmaları ve  kendilerini var etmeleridir. Belki ilk defa kendi yönetimlerince üretim ilişkisinde bulunmaları onlara inanılmaz bir mutluluk vermiştir bu zamanda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda bilim ve teknolojideki ilerlemeler sonucunda insanlar artık bu devasa üretim anarşisinde kendilerini kaybetimiş durumda. Bu şekilde  metalara yabancılaşan insan bilimin ve gelişen yeni teknikler sayesinde yabancılaşmaları daha da artmıştır. Bu üretim anarşisini Marx’ın şu sözü çok güzel bir biçimde açıklamaktadır. “Modern burjuva toplumu böylesi devasa üretim mübadaele araçlarını  bir araya getirebilmiş bu toplum, tılsımlarla çağırdığı yer altı güçlerini artık kontrol edilemeyen bir büyücüye benziyor.”  İnsanlar bilimsel ve ternolojik gelişmelerin bir zamanlar insanın refah düzeyini ve kendisine daha çok zaman ayıracagını söylüyorlardı. İş saatlerinin kısalması, daha bir insanca yaşam, daha çok insani haklar vb. Kendi adıma bilimin ve teknolojinin karşısında degilim fakat bütün bu devasa gelişmelerin kim tarafından ve ne amaçla kullanıldığına bakmak gerekiyor. Kapitalizm şu an tek erk olduğu için bütün araçları elinde tutmaktadır ve bunun sonucunda ne insanı ne de doğayı düşünmektedir. Büyük kapitalist devletler ve özel şirketler devasa zenginligi içinde kendi çıkarları dogrultusunda (özünde hayvanca kazanç ve erk oldugu için) pratik bulmaktadır. İlaç sektörü, silah sektörü, genetik, bilişim, petrol vb. Sektörler bilmem kaç yüzmilyar dolarla servetlerine servet katmaktadırlar. Tam istihdam yerine artık hizmet sektörü gelişti yani işe yaramayan bir bir bilgisayar yazılımcısı garson olabilir. Gelişmiş ülkeler  sanayilerini ucuz işgücünün olduğu yerlere kaydırmaktadır. İnsanlar artık işbulmakta zorlanmaktadırlar ve beyaz yakalılar da proleter sınıfının saflarına inmiştir. Çünkü onların en azından haklarını arayacak sendikaları yoktur ve kendi alanında  en iyisi olmak zorundadır olamazsa işini kaybedecektir. Son gelişmeler hep fen bilimleri ve bilgisayar olduğu için bütün gençler o yöne dogru kaydırılmaktaıdır. Soysal bilimlerin pek bir önemi kalmamıştır ve insan unutulmaktadır. Bu günümüz için zorunlu olmuştur artık....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Proleter açısından bu teknolojik gelişmeler  ona bol zaman ve biraz olsun yaşamsal giderlerinin  dışına çıkması anlamında eskiye oranla çok rahatlama sağlamış olabilir. Ama teknolojik ilerleme ne kadar çok olursa işbölümüde o kadar çok olur ve işçide bunun sonucunda 3 kişinin yaptığı işi yapmış olur. Daha çok zaman çalıştırılır. Marx “işbölümü, ancak maddi ve zihinsel  bir işbölümü meydana geldigi andan itibaren gerçekten işbölümü halini alır” demişti. Bilimsel  ve teknolojik ilerlemeler sonucunda artık işbölümününde işbölümü olduğunu göstermektedir. Kimya, fizik, ekonomi, reklam sektörü vb. bunları çoğaltabiliriz, inanılmaz bir ard dallar oluşmaktadır ki insanların yabancılaşması daha çok olmaktadır. Tüm insan olmak, rönesansta olduğu gibi bir kişi hem zanaatkar hem ressam hem çiftçi hemde marongoz. Bu tam insan kişiligi ancak sosyalizm verebilir. Bu açıkça ortada çünkü kapitalist düşüncenin pratikteki sonuçları insanları insanlığından çıkarmış durumdadır. Aristo “dünya birbirinden kopuk bireylerin toplamı degildir, tüm bireyler bir şekilde birbiriyle baglantılıdır” sözü kapitalist sistemin insanlara bireyleşme ve özgürlük vaatlerine iyi bir karşılıktır çünkü onun özgürlüğü ikili bir anlam taşır; özgürleşirken bütün insani değerlerini ve kişiliğini bir yana at ve öyle varol.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerikanın ve İngilterenin dış politikaları yüzünden dünya  savaş alanına dönmüş durumda. Benim ilk aklıma gelen düşünce ise İngilterenin bombalanmasından sonra yeni hayata geçirilmek üzere olan terörle mücadele yasası. Uzun mücadeler sonucunda elde edilen demokratik haklar bir anda insanların elinden alınmış olmasıdır. Bu uygulamaları yeniden Türkiyede ve başka ülkelerde de görmek kaçınılmaz olabilir. Savaş yıkımlar getirdigi gibi toplumların insani haklarını elinden almaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Guccük&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-112612633453861855?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/112612633453861855/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=112612633453861855' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112612633453861855'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112612633453861855'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/09/genel-bir-baki.html' title='GENEL BİR BAKIŞ'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-112595538578601868</id><published>2005-09-05T14:22:00.000-07:00</published><updated>2005-09-06T14:35:31.726-07:00</updated><title type='text'>GARİP AMA TÜRKİYE (Karmaşık Değiniler) -I</title><content type='html'>Kemalizm ve Fraksiyonları&lt;br /&gt;Kemalizm konusundaki belirsizlik bir şekilde Türkiye’nin kaderi olmayı sürdürüyor. Üstelik cumhuriyetin üzerine bina edildiği bu düşünce yeterince tanınmadığından, tanıtılmadığından bu nedenle taşıdığı belirsizliklerden dolayı cumhuriyetin, demokrasinin, laikliğin de belirsiz bir biçimde dilden dile dolaşmasından başka bir şeye neden olmuyor. Mustafa Kemal’in tartışılamayan dogmatik kişiliği, kemalizmi bazı kemalistlerin elinde adeta bağnaz bir dine dönüşüyor. Ki bu dinin yobazlarıyla başedebilmek mümkün değil. Türker Alkan Dinde Reform Nasıl Olur? (Radikal, 13 Temmuz, 2005) tarihli yazısında, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun ve onun içinde bulunduğu bir kurulun hazırladığı dinde reform tasarısını eleştiriyordu. Türker Alkan reform tasarısındaki belli başlı maddeleri eleştiriyor (ki eletirisinde haklı çünkü, yolsuzlukla mücadele, insan hak ve hürriyetleri vs. Türünden maddeler bunlar) ve bu maddelerin dinde reformla ilgisi olmadığını, yeryüzünde tüm insanların mutabakat saylayacağı insani değerler olduğunu söylüyor. Eğer dinde (islamda) bir reform yapılacaksa içki içmenin, kadınların örtünme zorunluluğunun vs. Yasak olmaktan çıkarılması gerektiğini söylüyor. Yeryüzündeki üç semavi dinden biri olan islamda böyle bir reform gerçekleşir mi bilmiyorum. Ama yazarın Suudi Arabistanda kanunla örtünmek zorunda kalan kadının insani durumunu düşünürken gösterdiği hassasiyeti Türkiyede kapalı oldukları için “kamusal alan”a alınmayan kadınlara da gösterdiği şüpheli.&lt;br /&gt;Demokrasi, cumhuriyet, laiklik, hukuk devleti, çağdaş uygarlık düzeyi vs. Gibi her gün karşılaştığımız kavramların özellikle Kemalizm bağlamında içinin doldurulması gerekiyor. Yoksa bu günlerde yükselen bir değer olsa bile Kemalizm anlam bütünlüğünü sağlayamayacak. Sormadan edemiyorum. Hangi Kemalizm? Attila İlhan’ın Sultan Galiyev’le sentezlediği mi? Çağdaş Yaşamı Destekleme derneği çevresinin önerdiği mi? Türk solu çevresinin Atatürk’ü mü? Yoksa Doğu Perinçek’in maoculukla sentezlediği Atatürk mü? Veya CHP’nin Atatürk’ü mü? Daha ne olduğu net olarak ortaya çıkmayan bir ideolojinin bu kadar fraksiyona bölünmüş olması kaousu daha bir içinden çıkılmaz hale getiriyor. Dolayısıyla Türkiyeyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusal-Evrensel&lt;br /&gt;Geçmişte solun en büyük düşmanı ABD idi. Çünkü ABD kapitalizmin evrensel yanını temsil ediyordu. Oysa aynı nedenlerle ABD ile aynı kefede bulunan ve öyle değerlendirilmesi gereken Avrupa’ya solun bir sempatisi olduğu bile söylenebilir. Bunun nedeni Marksist teorinin daha çok Avrupa entellektüellerinden beslenmesi olabilir. Bu bir ihtimal. Marks’ın bizzat Almanyalı oluşu, Engels’in İngiliz oluşu, Avrupa işçi mücadelesinin tarihi bu sempatiyi besleyen olgu olabilir. Sempatiden sözedilmese bile en azından ABD’ye duyulan tepkiye benzer bir tepkiden söz edilemez solun tarihinde.&lt;br /&gt;Öte tarafta Kemalizm için Avrupa bir hedeftir. Bir erektir. Çünkü Atatürk’ün sözünü ettiği Çağdaş Uygarlık Düzeyi avrupadır. Mustafa Kemal’in beslendiği kaynağın, o yıllardaki tüm ulus devletlerin teorik gerekçelerini sağlayan Fransız İhtilali olduğu ayrıca anımsanmalıdır. &lt;br /&gt;Gericiler daima Türk toplumunu Avrupanın gerisine düşürmüş olmakla suçlanırlar. Dilimiz, kılık kıyafetimiz, dinimiz, sosyal hayatımız, yasalarımız, yazımız... Yıkılıp, yerle bir edilerek bu nedenle Avrupa’ya göre ayarlanmıştır. Eski olan herşey batılılaşmanın önünde engel olduğundan kaldırılmıştır. Hikaye uzun. Detayına girmek cumhuriyet tarihini yeni baştan yazmaya kalkışmak anlamına gelir.&lt;br /&gt;Konuyu benim açımdan ilginç kılan şu. Avrupa Birliği meselesi. Belki kırk yıldır bütün cumhuriyet hükümetlerinin bir şekilde gündeminde bulunan bu topluluğa hiç bir zaman bu günlerde olduğu kadar yaklaşmamıştık. Belki bu gün sorunlarımızın nedeni bu. Muhafazakar-dinci(!) bir hükümet Avrupa birliğinin kapısını omuzluyor. Avrupalı sivil vatandaşların, bazı siyasal grupların bu durumdan rahatsız olmaları çok anlaşılır. Fakat Türkiye’de oluşan Avrupa Birliği muhalefeti hem problem çıkarıyor. Hem de meselenin ilginçliğine kaynaklık ediyor. Hem avrupayı erek edinen ılımlı sol, hem de Avrupaya geçmişte sempatiyle bakan radikal (marksist) solun bazı kesimleri, Avrupa Birliğine muhalefet etmede bir ortak payda buldu. Yeni bir cepheleşme kuruldu bu doğrultuda. Bu cephenin söylemi ne hikmetse ulusalcılığa (milliyetçiliğe dayanıyor. Marrksizmin evrensel dili, Kemalizmin çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma söylemi rafa kalkmış durumda. Yerine milli egemenlik, kuvvayı milliye gibi savaş dönemi söylemleri çerçevesinde örgütlenilme eğilimi var. Bütün Kemalistlerle, Doğu Perinçek ve grubu, TKP, İP vb. Sol örgütlenmeler Ulusal cephe adıyla bir araya gelebiliyor. Üstelik Ülkü ocaklarıyla Kızıl Elma Koalisyonu adı altında insanı dumura uğratan bir eylem birliğine de gidilebiliyor. Bu gelişmelere karşı çıkan ve daha islami bir söyleme yönelen ülkü ocakları başkanı Alişan Satılmış MHP genel merkezi tarafından görevden alınıyor. Dumur kelimesi yetmiyor. Meseleyi daha yakın bir takip şaşırtıcı başka sonuçlar verecektir.&lt;br /&gt;Solculukla haşır neşir bir çok Türk, milliyetçilik duygusuyla yeni yeni tanışıyor. Hal böyle olunca aklı selim bir dozaj tutturmak neredeyse mümkün değil. Bugüne gelene kadar her tür etnik kökenli sol görüş, kökenlerinin ulusalcılığını (milliyetçiliğini) zaten savunuyordu. Abdullah Öcalan daha 90’ların başlarında Ulusalcılık adında bir kitap bile yazmıştı. PKK başta olmak üzere Kürt kimliğini taşıyan her örgüt ve örgüt üyesi sıkı bir Kürt milliyetçisiydi. Fakat Türk solcuları kendi milliyetleriyle ilgili hoş duygular besleyemiyordu. Çünkü onlar kendilerini azınlıkta hissetmediği gibi, Türk milliyetçisi olmayı MHPlilikle eşdeğer bir faşizm olarak görüyorlardı. Bugün sol görüşlü Türkler arasında ulusalcılık kelimesinin zikredilir hale gelmesi iki temele dayanıyor. Öncelikle etnik kökenli solcuların milliyetçiliğine, faşizmine, şovenizmine duyulan bir tepki, ardından Avrupa Birliği probleminin her bakımdan sırtını milliyetçiliğe dayamış olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Garip Ama Gerçek&lt;br /&gt;Bir de müslüman kemalistler türemiş (Tempo Dergisi, 13 Temmuz 2005 Çarşamba, Ali Murat Güven’le yapılan röportaj. Tam metni www.karakutu.com adresinden okunabilir.). Hiç şaşırmadım. Çünkü Kemalizm Türkiyede’ki her tür düşünceye çeşni olarak katılabilecek bir baharat olarak kullanılmaya uygun bir ideoloji. Nasıl oluyorsa herkes Kemalizm’de kendini eklemleyebileceği bir referans bulabiliyor. Garip değil. Bu durum Kemalizm; resmileşmenin şartı, meşrulaşmanın maskesi olduğu sürece devam edecek.&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;Bir de son günlerde Ecevit’in ortaya attığı bir iddia yeniden ortalığı karıştırdı. Meğer sultan Vahidettin vatan haini değilmiş. (bu arada gazetelerde gözüken ama gündeme yerleşemeyen bir konu daha vardı. Ecevit’in dedesi Hicaz muhafızıymış ve bayağı hatırı sayılır bir miras bırakmış. Ecevit bu mirası ülkemize devretti.) Hatta milli mücadeleyi örgütlemek üzere Mustafa Kemal Paşa’yı özel olarak görevlendiren, Bandırma vapurunu tahsis eden ve finansman sağlayan da Vahidettin’miş. Bandırma vapuru anlatıldığı kadar hurda da değilmiş. Bunlar mümkün. Ama Kemalistler şiddetle karşı çıktılar. Çünkü Bizzat Atatürk Nutuk’unda Vahdettine demediğini bırakmamış. Nasıl olurmuş da Atatürk’ün hain dediği biri aklanabilirmiş. Olur böyle şeyler. Yıllardır birilerinin haykırdığı bir meseleyi ille cepheden birinin doğrulaması gerekir. Yoksa atılan çığlıklar boşa gider. Ecevit işte bunların ekmeğine yağ sürmüş oldu. Kemalistlerin kızgınlığı bundan olsa gerek.&lt;br /&gt;Ne kadar ses getirirse getirsin bunlar saklanan, öğretilmeyen dolayısıyla  bir şekilde bilinmeyen gerçeklerin kırıntıları. Magazin yanı ağır olan ipuçları. Yine de birileri tedirgin oluyor. Demirel Hürriyet gazetesine telefon edip durumu, yani Ecevit’i kınamış. Daha bir seksen yıl bu tür şeylerin gerçek bile olsa ortaya çıkarılmaması gerektiğini, Çünkü milli birlik ve beraberliğimiz açısından böyle gerçeklerin tehdit olabileceğini dile getirmiş. Dünya tersine mi dönüyor, yoksa bu iki kurt bunadı mı karar vermek güç.&lt;br /&gt;(Devam Edecek) Mim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-112595538578601868?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/112595538578601868/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=112595538578601868' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112595538578601868'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112595538578601868'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/09/garip-ama-trkiye-karmak-deiniler-i.html' title='GARİP AMA TÜRKİYE (Karmaşık Değiniler) -I'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-112595424360976827</id><published>2005-09-05T14:01:00.000-07:00</published><updated>2005-09-05T14:04:03.616-07:00</updated><title type='text'>SEYİR</title><content type='html'>Hayatı seyrederdik sinema paramız yoktu&lt;br /&gt;Kırlangıçlar belirdiği zaman gökyüzünde&lt;br /&gt;Yağmurlar dindikten sonra seninle&lt;br /&gt;Elele tutuşurduk farklı dünyalarla&lt;br /&gt;Aslında orda değildik başka bir hayatı&lt;br /&gt;Yaşıyorduk ellerimizin değdiği yerde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir şey düşünürdüm mesela geceyi&lt;br /&gt;Kaydederdim ne varsa anıdan sayılacak&lt;br /&gt;Uzak bir varoşa yürürdüm senden sonra&lt;br /&gt;Mevsime uymayan bir sıcaklık olurdu içimde&lt;br /&gt;Üşümezdim ısınırdım mutlu bir ıslıkla &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşanmayan ne varsa hayal denilen oymuş&lt;br /&gt;Dünya küçük değilmiş meğer&lt;br /&gt;Kaybolduk farkındayız bunun&lt;br /&gt;Yıldızların uzaklığını anladık ister istemez&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişen birşey yok özlediklerin bıraktığın gibi&lt;br /&gt;Unuttukların en son bıraktığın durakta&lt;br /&gt;Kurduğumuz planlar okulun bahçesinde kurudu&lt;br /&gt;Günü gelecek diye beklediğim ne varsa onlar da&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avuçlarımdan korkan ve neden ağladığını bilmeyen&lt;br /&gt;Kimse kalmadı içimde ben de büyüdüm belki&lt;br /&gt;Boş bıraktığım bir sayfa var defterimde&lt;br /&gt;eksik olması gereken bir kaç kelime&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat devam ediyor en çok acı veren budur&lt;br /&gt;Halen kitap okuyorum fırsat buldukça&lt;br /&gt;Şiirlerle bozuştum uzun zamandır&lt;br /&gt;Bazen tökezledim ezildim biraz hayallerin altında&lt;br /&gt;Dostlar sağolsun onlarla aynı dili konuşuyoruz daha&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatı yaşıyorum kendi ömrümün başrolünde&lt;br /&gt;Yağmurlar yağarken başka dünyalara&lt;br /&gt;bir hayat yaşıyorum ellerimin uzandığı yerde&lt;br /&gt;Murat&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-112595424360976827?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/112595424360976827/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=112595424360976827' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112595424360976827'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112595424360976827'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/09/seyir_05.html' title='SEYİR'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-112488745784741625</id><published>2005-08-24T05:43:00.000-07:00</published><updated>2005-08-24T05:44:17.856-07:00</updated><title type='text'>MİNE ‘KIÇIKARA’NIN ARDINDAN..</title><content type='html'>Geçtiğimiz günlerde üzerinde çokça konuşulan fakat tartışmaların sığlığı açısından insanda “suni bir gündem maddesi” haline getirildiği şüphesi yaratan ve hemen tüketilmesi itibariyle de bu şüpheyi doğrulayan bir konu üzerinde geç de olsa yazmak istedim: Mine Kırıkkanat’ın Radikal gazetesinde ülkenin ‘beyaz ve temiz vatandaşları’ dışında, adına ‘halk’ denilen birtakım insanlar üzerinde sarf ettiği faşizan cümlelerden, ama daha çok bu cümlelere gösterilen tepkilerden yola çıkarak birkaç söz söylemek ihtiyacındayım. Faşist nitelemesine ‘faşizm yalnızca bir yönetim biçimidir; bireyler faşist olarak nitelendirilemezler’ şeklinde cevap veren bu kadının cesaretinin nedeni yalnızca atalarımızın söylediği türde bir cehalet olmasa gerek. Bunun ardında, belli bir kesimin sağladığı onaycı güvenin yattığını düşünüyorum. Temsilcisi olduğu grup şüphesiz Türkiye’deki ‘yığınlar’ değil. Yığınlara kıyasla parmakla gösterilecek kadar az sayıdaki bu insan grubunun kendi yaşama kültürlerini yansıtan değerleri, sorgulanması ve kabul görmemesi ihtimalini düşünmeksizin fütursuzca hatta hakarete varan bir dille aktarması cesaretinin ardında daha karmaşık bir temel aramalıyız gibi geliyor bana. Burada, ‘yeni dünya düzeni’, ‘batılılık’, ‘bilgi/teknoloji çağı’, ‘bireyselleşme’, ‘küreselleşme’ vb. olumlanan kavramlar ve ideolojiler altında ekonomik olanı siyasal ve kültürel olandan ayırmamız gerekliliğine sürekli vurgu yapan bir dizi ulusal/uluslararası kuruluşun düzenli ve artan biçimde meşrulaştırılmasına aracılık ettiği değerler bütününün hegemonik rolünden söz etmek gerekiyor. Bu rol, sürekli bir onay mekanizmasını gerekli kılıyor. Hegemonik etki, yok sayılan, unutturulmasına çalışılan değerlerin yerini yenilerinin alması ile gerçekleşiyor ve bu ancak yeni değerlerin meşruiyetinin sürekli olarak onaylanması ile mümkün hale geliyor. Mine Kırıkkanat örneği bence bu tablonun sadece küçücük bir parçası, bu yöndeki bir bombardımanın az tesirli bir örneği. Aslında bu örneğin ardında Türkiye’deki gelir düzeyi yüksek gerçek azınlığın yaşam biçimleri ile meşru kılınmaya çalışılan değer(sizlik)ler bütününün hegemonik niteliği ve onaylanması ihtiyacı var. Nitekim, bir dizi hakaretle anılan ve Türkiye’de (dünyadakine benzer şekilde) “yoksul”, “az gelirli”, “alt tabaka” vb. sıfatlarla ötekileştirilmeye çalışılan gerçek çoğunluğun solcu taraftarları bile, Kırıkkanat’ı hakaretleri nedeniyle kınadılar ancak ona fark ettiği ‘çirkin’ görüntüler konusunda hak vermekten de kendilerini alamadılar. Oysa, medyanın sürekli olarak görüntülerine yer verdiği barlar, gece alemleri, trilyonluk düğünler, zirvedeki tüketim örnekleri, çarpık ilişkiler vb.nin çirkinliklerinden dem vurmak kimsenin aklına gelmiyordu; bu ülkede bu tür görüntülerin mangal kültüründen veya donla denize giren insan görüntülerinden daha fazla rahatsızlık vereceği insanların da yaşıyor olabileceği de kimsenin aklına gelmemişti. Yaşamın pek çok alanında, tanımlı/verili birtakım davranış kodlarına, konuşma usullerine, giyinme biçimlerine, estetik algılamalara vb. teslim olmuş bu bireyler, kitlesel hale gelememiş, topluma yayılmamış bir yaşama biçiminin yeniden üreticisi konumundalar. İşte bu yeniden üretim süreci başta sözünü ettiğim hegemonik duruma can veren bir meşruiyet zemininin kaynağını oluşturuyor. Toplum, aslında içselleştirmediği ama mutlaka ‘benimsemiş’ gibi görünmesi gereken, meşruiyeti günden güne art(ırıl)an ve gerekliliği sorgulanamaz hale getirilen birtakım kavramlar ve değerler paravanının ardında kendi gerçekliğini ve çaresizliğini yaşamaya ve saklamaya mahkum bırakılmış durumda. Uluslararası ekonomik sistem içinde bir çoğunluk dünya ülkesi olmanın ‘sorumluluğu gereği’, bu ülkenin siyasal çehresi ve kültürel dokusu dönüş(türül)üyor.Oysa, toplumsal değerlerin dönüşümü o toplumun tarihsel gelişimine içkin bir konu ve ancak bu tarihsel gelişim içinde ele alındığında anlamlı ve adil yorumlara ulaşılabilir. Tarihsel süreç içinde kitlesel bir özelliğe bürünememiş dönüşüm girişimleri sonuçsuz ve/ya ‘özürlü’ kalmaya mahkum. Değerler, meşruiyet kanalları zorlanarak, yasal düzenlemelerle vb. kurumsallaştırmaya dönük yaptırımlarla değil ancak toplumun kendi içsel süreçleri ile inşa edilebilirler; bireyler yarattıkları değerlerin etkisi altındadırlar; onu yeniden dönüştürme yetisi/yetkisi de yine onlardadır. Aksi bir durum ‘beklenti düzeyinde bile olsa’ faşizan tutumları beraberinde getirir/getiriyor.&lt;br /&gt;Jıneps&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-112488745784741625?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/112488745784741625/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=112488745784741625' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112488745784741625'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112488745784741625'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/08/mine-kiikaranin-ardindan.html' title='MİNE ‘KIÇIKARA’NIN ARDINDAN..'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-112301584711109403</id><published>2005-08-02T13:40:00.000-07:00</published><updated>2005-08-09T16:24:52.886-07:00</updated><title type='text'>Nasil Yapmali?</title><content type='html'>Dunyanin dort biryaninda terorist bombalar patlarken Avrupa baskentlerinden ve Ankara'dan bunlari kinayan ayiplayan aciklamalar yapilmakta ve vatandasin can ve mal guvenligini saglamak icin yeni ve kararli onlemler alinip, guvenlik guclerine daha fazla yetkiler verilecegini belirten yeni yeni daha baskici yasalar cikarilmaktadir. Bu yasalarla bombaci teroristler durdurulacak ve tum dunyaya huzur ve guven gelecektir-tabiki Amerika, Turkiye ve Britan'yanin kullandigi bombalari saymayacagiz ki onlar huzur ve guvenlik icin patlatilmis bombalardir bunuda bu arada belirtelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu bombacilari egitenler ve onlara kullandiklari teknikleri acik acik gosterenler kimlerdir ve onlarin cezalari nasil verilecektir.  Bunu aciklayan hicbir belgeyle karsi karsiya gelmiyoruz- tabiki aykiri seslerden gelen aciklamalar disinda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ingilterenin Londra kentinde patlayan bombalarin Britanyanin OrtaDoguda yillardir surdurdugu dis politikalarinin sonucu oldugunu kabul eden cok az politikaci var.  Ki bu bombalar dogrudan olarak Britanya'nin irak ve Afganistan savaslarina girmeleriyle iliskisi var ve bu bir somut gerceklik.  Devlet Baskanlarinin ve guvenlik guclerinin bunu reddetmesi dogal cunki kendi politikalarinin dogruluguna yiginlarida inandirmak istiyorlar.  Fakat burada bir celiski var ki goz ardi edilemez.  Taki Irak ve Afganistan daki savaslar baslayana kadar Britanya'da sozde Islamik terorizim le karsi karsiya kalmiyoruz.  Birden bire bu islamik terorizim kendisini gostermeye basliyor.  Bunun aciklamasi o kadarda zor degil, bilgisayar muhendisi olmaya gerek yok, birisisn memleketini bombalarsan onlarda gelir senin memleketini bombalar, bu kapitalist yasam sartlari altinda boyledir.  Buyuk ulkelerin buyuk bombalari ve silahlari var kucuk ulkelerinde kucuk bombalari ve silahlari var.  Bazende intahar bombacilari.  Tabiki bu boyle olacak, ver Iraklinin eline bir apaci helikopteri onunda intahar saldiricilarina ihtiyaci kalmaz sana senin taktiklerinle cevap verir.&lt;br /&gt;Yada ver bir Afganlinin eline bir 'daisy cutter' (papatya kesen) bombasi, ki atom bombasindan sonra gelebilecek en kotu kimyasal silahlardan bir tanesi-o da sana aynisini yapar. Kisacasi alma mazlumun ahini cikar aheste aheste.&lt;br /&gt;Tabi bu arada bu ulkeler ne yapacaklar, kendi ulkelerinde milliyetciligi ve sovenizmi azdiracaklar, azdiracaklarki uyguladiklari politikalar yerli yerinde olsun.  Bu gunlerde Britanyadki gecerli politika bana gecmiste Turkiye'de soylenen bazi soylemleri hatirlatiyor (hala ayni soylem var ama sozun gelisi gecmis dedim) 'Ya sev Ya Terk et' ayni seyi Britanya'da goruyoruz.  Ya ulkemizin 'orf ve adetlerine uyacaksin yada terk edeceksin, bu ulkeyi sevmiyorsan geldigin yere geri git' . Kisacasi yabanci kopekler ...tirin gidin nereden geldiyseniz.  Ama is okadarda kolay degil, bu soylemin arkasinda daha karmakarisik yapilar buda irkciligin ta kendisi.  Bu soyleme karsi cikan tek muhalefette Ingilterenin cicegi burnunda birlesik cephe partisi 'Respect'.  Respect butun bu sozde terorist olaylarinin arkasinda Britanya'nin ve Amerika'nin Orta Doguda uyguladigi politikalar oldugunu acikca soyleyen bir politik olusum ayrica farkli gruplari biraraya getirme ozelligi olmasindan oturude Ingiltere politikasinda bir ilki yaratmasiylada onemli bir girisim.  Tabiki bu ozelliklerinden oturude hem uyeleri hemde milletvekili George Galloway Britanya'nin bir numarali vatan hainleri olarak lanse edilmektedirler hem Parlemontada hemde basinda.  Durum boyle iken Avrupa birligi ve Amerika diger dunya ulkelerine demokrasi dersi verip onlara nukleer silahlanma hakkinda ultumatonlar vermektedirler.  Bu ne perhiz bu ne lahana tursusu dedirtecek kadar in insanin kafasini bozmaktadir bu iki yuzluluk.  &lt;br /&gt;Britanya'nin , Amerika'nin yuzlerce atomik silahi varken nicin gidipte Iran'a yada Kuzey Kore'ye atom bomba yapmayin kardesim yoksa sizi cezalandiririm demeye jakki var.  Bu ulkeler kimlerki kendilerini dunyanin koruyucusu yada bekcisi olarak goruyorlar yada bu yetkiyi nereden aldiklarini zannediyorlar.  Tabi ki bunlarin koklerinde tarihsel gelismeleri aramamiz lazim fakat burasi bu tarihsel gelismelerin tartisilacagi yer olmadigi icin bunu bir kenera daha sonra tartisilmak uzere birakiyorum.&lt;br /&gt;Buradan bu gercekliklerle karki karsiya olan bizlerin ne yapmasi gerektigini tartismak istiyorum.  Oyle kos kos evlerimizde oturup, tassak kebabi yapmanin zamani degil arkadaslar.  Is yerlerimizde, okullarimizda, universitelerimizde orgutlenmeye bu neo-liberal politikacilara her yerde karsi koymaya kendimizi adamaliyiz.  Eger bunu simdi yapmaz isek gelecekte yapma firsatimiz olmayacaktir.  Gorusleriniz ve yontemlerinizi burada gormek umuduyla.&lt;br /&gt;Sores&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-112301584711109403?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/112301584711109403/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=112301584711109403' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112301584711109403'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112301584711109403'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/08/nasil-yapmali.html' title='Nasil Yapmali?'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-112090053261829376</id><published>2005-07-09T01:22:00.000-07:00</published><updated>2005-07-09T02:53:30.686-07:00</updated><title type='text'>KİM BARBAR</title><content type='html'>G-8 zirvesi tamamlandı nihayet. Fakat ev sahipliği yapan büyük britanya terör saldırısıyla misafirperverliğinin, G-8 üyesi olmanın, ABD'nin müttefiki olarak Irak'ı işgal etmenin bedelini bir şekilde ödeyebileceğini görmüş oldu. Binlerce insanın G8'i protesto ettiği gösteriler bir anda patlayan bombaların gölgesinde kaldı. Live 8 konserleri de...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zirve'nin sonucunda 2010 yılına kadar Afrika'ya yılda 50 milyar dolar yardım edilmesi konusunda uzlaşıldı. Bush'un dayatmalarıyla küresel ısınma konusu rafa kaldırıldı. Çin ve Hindistan konusunda da kararlar alındı. 10 Afrika ülkesinin liderleri de kendi halklarının kaderini tayin eden bu toplantıda seyirci -hadi bir miktar etkinlikleri olduğunu varsayalım- dilenci olarak yerlerini aldılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rakamlarla aram iyi değildir. Fakat Sores'in belirttiği şeyleri gözardı etmek mümkün değil. Sözgelimi Irak ve Afganistan'ın işgaline ayrılan bütçeleri, Futbol için harcanan paraları, Amerika'da kedi maması için harcanan yılda 11 milyar doları düşününce hiç hesapta olmayan diğer kalemler geliyor insanın aklına. Bir soru işareti olarak. Sözgelimi cep telefonu melodilerinine dünya çapında harcanan para iki yılda yüzde 543 artarak 5 milyar doları bulmuş. İnternette porno sitelerin kazancı yılda 2,5 milyar dolar civarındaymış. (Radikal, 7 Temmuz 05, Serdar Turgut). Amerika'da zayıflama kitaplarına harcanan para bilmem nekadar dolarmış. Vs. Vs. hepsi alt alta yazılıp toplandığında ortaya çıkacak rakamları bırakın bilmeyi tahmin bile etmek istemiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;G-8'i oluşturan ülkeler (ABD, Kanada, Britanya, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, Rusya)'in herbirinin (kanada hariç) birinci ve ikinci dünya savaşlarının tarafları olduşu benim ilgimi çekiyor. İki büyük savaşın yıkımlarının içerisinden 50 yıl gibi bir zamanda çıkarak dünyanın en zengin ülkeleri olmayı başarmaları dikkate değer. Öte yandan bu ülkelerin halkları ve devlet yönetimleri yaşadıkları yıkımları ne çabuk unuttular. Yoksa ne tür menfaatler yaşanan acıları yok saymaya sebep oluyor bunu da merak etmeden duramıyorum. Japonya ve japon halkı kendilerini mahveden iki atom bombasını bir kenara bırakarak ABD ile nasıl oluyor da G8 gibi vahşi bir örgütün baş kahramanlarından biri olmayı kabullenebiliyor. Fransa Almanların işgalini ne çabuk unuttu. Ruslar ve Almanlar nasıl aynı masaya oturubiliyorlar.  Müslümanlarla bin yıl öncesinin savaşlarını unutmamakta ısrar eden hafızalar kendi aralarındaki savaşları unutmakta ne kadar hünerli davranıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek kutuplu dünya işte bu. Dünyanın en gelişmiş, en zengin ülkeleri olarak kendilerini adlandıran bu ülkeler nasıl oluyor da ABD'nin nobran kırallığının yuvarlak masa şövalyesi olmayı kabullenebiliyorlar. Bu büyüklük değil bir acziyetin göstergesi bence. Ya da iğrenç bir körler sağırlar birbirinin kıçını yalarlar manzarası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa, Amerika, Rusya ve genelde Katolik, protestan, ortodoks ayrımı yapılmaksızın bütün hristiyan alemi müslüman halklara karşı işledikleri cinayetlerin sorumluluklarından kendilerini azade hissediyorlar. Fransızların ve italyanların kuzey afrikada yaptıkları, Rusya'nın kafkasyada yaptıkları, ABD'nin Vietnam (vietnam burada istisna gibi gözükse de hristiyan olmamaları yeterli neden olabilir. Japonların Çin işgali de yakın geçmişte iki ülkenin ilişkilerinde bir gerginliğe yol açmıştı, bunu da ayrıca hatırlamak yerinde olur.) Irak ve Afganistanda yaptıkları sivil halklara, öncesi işkencelerle dolu bir ölümü medeniyet olarak götürmekten başka bir şey değildi. Avrupa ülkelerinin Bosna'da yaşananlara gözyumması ise birebir işgalci olmasalar bile insanlık ve zulüm konusuna bakış açılarının hiç te farklılaşmadığının, gelişmediğinin önemli bir göstergesiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afrika'da insanlar açlıktan, tedavi edilebilme imkanı bulunan hastalıklardan, iç savaşlardan, ve Aids'ten ölmeye devam ediyor. Özellikle ABD için uzun zamanlar vahşi doğadan yakalanıp, ehlileştirilen hayvanlar gibi kullanılan, köle olarak alınıp satılan Afrika insanları nasıl bir yazgı ki şimdi de her türlü ölüme köle olmaktan kurtulamıyor. Batı'nın hümanist felsefesi Afrikada iflas ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD ve emperlayist genlerinden arınamayan batı medeniyeti .ikmeyeceği eşeğin kuyruğunu doğrultmayacağını G8 zirvesinin sonuç bildirgesi olarak tüm dünyaya bir kez daha açıklamış oluyor,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika dünya üzerinde estirdiği terörden hırsını alamıyor. Uzayda da bombalarını, füzelerini konuşturmaya çalışıyor. Nasa bir kuyruklu yıldıza kurşun sıktı. Ne işe yarayacağı meçhul. Ama mesaj açık. Biz güçlüyüz. Evrene bile kafa tutuyoruz. Türklerin yollardaki tabelalarda atış talimi yaptığı gibi biz de uzayda atış talimi yapıyoruz. En büyük psikopat biziz. Var mı bize yan bakan. Bakın elimizde, belimizde ne biçim emanetlerimiz(!) var diyor. Sam amca sivri burun yumurta topuk ayakkabısını giymiş, omzunun birini düşürmüş, yan yan yürüyor tesbih yerine pörsümüş aletini sallayarak. Var mı ulan bize yan bakan!. Narayı basıyor. Ozonu da delerim, ebenizi de...  Dünya ABD'nin çöplüğü olmuş. O da her horoz gibi kendi çöplüğünde ötüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lanetli Terör&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Independent'te Robert Fiks(Akşam gazetesi 5 temmuz 2005) in yazısında belirttiği gibi "Tony Blair, Bush'un teröre karşı Irak işgaline katılma kararını verdiği an, İngiltere'nin hedef haline geleceği belliydi" diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette suçsuz insanların bir devletin izlediği siyasetin bedelini ödemeleri mantıksız ve zalimce. Fakat sustukça sıra herkese gelebilir. Bu ihtimal Iraktaki herhangi bir vatandaş için ne kadar geçerliyse, ingilteredeki herhangi bir vatandaş için de geçerli. Bu tür olaylar bir kısım insanların gözlerini iyice boyayabilir. Öte yandan bir kısım akıl izan sahibi insanların da uyanıp etraflarına bakmalarını sağlayabilir. Vicdanlarını harekete geçirip bir özeleştiriye zemin hazırlayabilir. Bana kalırsa Robert Fiks'in yazısı bu tür insanların duygularına tercümanlık ediyor. Fiks yazısına şöyle devam etmiş ".... Blair için dünkü saldırıları barbarca olarak nitelendirmek kolaydır -elbetteki öyledir- ancak Irak'daki İngiliz-Amerikan işgalinin sivil ölüleri, misket bombalarınca parçalanan çocuklar, ABD askeri kontrollerinde vurulan sayısız Iraklılar, bunlar nedir peki? Onlar öldüğünde savaş zaiyatı deniyor, biz öldüğümüz zaman ise barbarca terör oluyor." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Londrada yaşanan terör saldırıları, 11 eylül saldırılarına hiç benzemiyordu nedense. Doğrudan sivil halkı hedef alan ve diğeriyle kıyaslandığında çocuk oyuncağı sayılacak bir eylemdi. Fakat İki eylemi de gerçekleştiren örgütün aynı örgüt olduğunu düşünmek zor geliyor. Fakat hadi diyelim El-Kaide yaptı. Tony Blair'in Kaide yöneticilerine acilen bir teşekkür mesajı iletmesi gerekirdi. Çünkü bir anda britanya halkı bütünleşti. Muhalefet bile anında kayıtsız şartsız hükümeti desteklediğini açıkladı. Irak işgalinin aslında ne kadar isabetli bir karar olduğu konusunda tereddüt içinde olan vatandaşın da desteğini alma imkanı bulundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiliz güvenlik birimlerinin, istihbarat servislerinin durumu tartışılacak sanırım bir süre. Çünkü bu tür eş zamanlı eylemlerin bir anda hazırlanmayacağı ve gerçekleştirmenin kolay olmadığı ortada. Fakat ilginç bir durum var ortada. Aynı gün İsrail Maliye Bakanı Benjamin Netanyahu da londradymış. Bir konuşma yapmak için. Ve işin garip tarafı patlayan bombalardan biri tam olarak Netanyahu'nun konuşma yapacağı yerin altındaki metro istasyonundaymış. Fakat ingiliz istihbaratı eylemlerin gerçekleştiği günün sabahı, Netanyahu'yu "bulunduğunuz yeri terketmeyin" diyerek uyarmış. (yenişafak, 09/07/2005, Taha Kıvanç).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta komplo teorisi üretmeye gerek yok. Ama orta yerde bizim bilmediğimiz bir sürü hesabın döndüğü de belli. G8'i protesto etmek için birleşen insanların oynanan oyunları daha iyi görmesini ve uykudaki kardeşlerini uyandırmalarını beklemekten başka pek bir beklentimiz yok. Batılı insanlar bugünlerine kolay gelmediler. Bundan sonra verecekleri mücadele tüm insanlığın kaderini belirleyen en önemli etkenlerden biri olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağırıyoruz ama sesimiz cılız çıkıyor. BİZ BARBAR DEĞİLİZ. Barbarlığın ne olduğunu sizden öğrendik ama, size barbarlığın ne olduğunu öğretecek kadar barbar olamadığımız gibi, o kadar güçlü yada vicdansız da değiliz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;musibako&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-112090053261829376?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/112090053261829376/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=112090053261829376' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112090053261829376'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112090053261829376'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/07/kim-barbar_09.html' title='KİM BARBAR'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-112048788345934653</id><published>2005-07-04T23:15:00.000-07:00</published><updated>2005-07-04T14:41:07.676-07:00</updated><title type='text'>G8 Nedir Ne Degildir?</title><content type='html'>Iskocya dunyanin en zengin 8 ulkesinin devlet adamlarini G8 zirvesinde konuk edecek. Bu yuzden de bir cok sivil toplum orgutleri ayni ulkede dunyadanin dort bir yanindan gelen diger katilimcilarla G8'e karsi protesto ve toplanti planladilar.  &lt;br /&gt;2 Temmuz 2005'de de yardimlasma kurumlari ve bazi politik organlar, sendikalar 'Make Poverty History'-yoksullugu tarihe karistir- adi altinda bir gosteri duzenlediler.  Bu gosteri yaklasik 200 bin insani bir araya getirdi. &lt;br /&gt;Butun gun katilimcilar bir 'karnaval' havasinda dunyadaki yoksulluga bir care bulunmasi icin G8 liderlerinin radikal kararlar almasi gerektigini vurgulayaraktan neseli muzukleri dinleyip , icten, coskulu konusmacilara tezahuratlarda bulundular.  Bolca su ve yiyecek israf edip, alandaki tuvaletlerin yetersizliginden yakindilar-birde Afrika'dakileri dusunun.&lt;br /&gt;Bende bu 200 bin insandan birisiydim, ailemle birlikte bizim bulundugumuz sehirden iki tren dolusu insanla bu gosteriye katildim (yaklasik 1500 kisi)  Ama gosterinin G8 liderleri uzerinde pek fazla etki yapmayacagini bile bile katildim (tabi bunun bir aciklamasi var elbette nedenine baska bir yerde deginecegim), bu gosterinin yaninda dunyanin 10 degisik ulkesinde, Irlandali muzisyen Bob Geldof'un organize ettigi Live Aid konserleride buyuk ilgi gordu-tabi bunlar buyuk sanatcilarin katilimlarinin coklugu yuzunden ilgi gordu yoksa milyonlarca insan birden bire Afrika'daki acligin ortadan kaldirilmasi icin gorus birligine varmadilar ama yinede olayin onemini ortaya koymasi acisindan bu konserler davaya biraz olsun heyecanda getirmedi degil, yani cok fazlada olumsuz yaklamamaya gayret etmeliyiz- bugunse Amerika'nin baskani George Bush doga sartlarinin degismesine karsin fazladan bir onlem almayacagini ayrica Afrika ve yoksulluk konusundada Amerika'nin cikarlarindan hic bir odun vermeyecegini acikladi.  &lt;br /&gt;Simdi buradan baslayarak sizlere bir iki istatistik verip G8 ulkelerinin gercektende Afrika'da yada dunyanin herhangibir yerindeki yoksul insanlara yardim yapip yapmayacagina sizlerin karar vermesini istiyorum.  Ayrica birazda G8 ve onun yapisindan da bahsedecegim.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dunyanin dortbiryaninda aktivistler nicin G8'e karsilar? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Cunki, her 3 saniyede 1 cocuk tedavi edilebilir hastaliklardan yada acliktan olmekte,kayiplarin buyuk cogunluguda Afrikada.&lt;br /&gt;Cunki, avrupa Birligi her gun ciftcilerin sahip oldugu her bir inek basina 2 Dolar yardim oderken, 200 milyon insan gunde 70 pence'le hayatlarini devam ettirmek icin mucadele vermekte ve maalesef bir cogu bu mucadeleyi kaybetmekte.&lt;br /&gt;Cunki, Afrika'daki yoksulluk gelismis Batililarin eseride o yuzden.&lt;br /&gt;Cunki, Afrika'nin geri kalmisligi, eski somurgecilik donemlerinden bu gune miras kalmis bir olguda o yuzden.&lt;br /&gt;Cunki, Emparyalizim, eski somurgeci yuzune yeni maske takip, yardim adi altinda IMF ve Dunya Bankasinin neo-liberal, ozellestirmeci yanlisi ekonomi programlariyla Afrika ulkelerinin (ve tabiki diger az gelismis ulkelerin, Turkiye'de dahil)tum ana maddelerini ve sosyal hizmetlerini cok uluslu sirketlere peskes cekmek istiyorda ondan.&lt;br /&gt;Cunki, Amerikalilar yilda 11 milyar dolar kedi ve kopek mamasina harcarken ancak Afrika'ya yardimlari gelecek on yil icin 1,5 milyar dolarda ondan.&lt;br /&gt;Cunki, Afrika ulkelerindeki savaslar hep Bati destekli ve onlarin cikarina da ondan.&lt;br /&gt;Cunki, Buyuk Britanya'nin Afrika ulkelerine olan silah ihracati 2000 yilindan bugune buyuk artis gostererek yilda 1milyar Paunda ulastida ondan.&lt;br /&gt;Cunki, Britanya'nin afrika ulkelerine vaad ettigi gelecek 5 yillik yardim, ki 530 milyon Paund, Ingilteredeki Chelsea Futbol klubunun bir yillik futbolcu maaslarinin yarisindan daha az da ondan.&lt;br /&gt;Cunki, baskanlarin uzerinde anlastigi 11 ulkeye yapilacak yardim ve borc indirimi ki 40 milyar dolar, Irak'i isgal etmek icin harcanan paranin dortte biri bile degilde ondan.&lt;br /&gt;Bunlar gibi daha bircok neden gostermek mumkun ama en onemli neden dunyadaki bu basi bozuk kapitalist sistemin ta kendisi.  Yoksullugu ve esitsizligi ortadan kaldirmanin tek yolu bu kisa vadeli reformlardan degil kokten bir degisimden daha dogrusu bir devrimden yanadir. Bununla ilgili yazim devam edecektir, burayi izlemeye devam edin.&lt;br /&gt;Sores&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-112048788345934653?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/112048788345934653/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=112048788345934653' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112048788345934653'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112048788345934653'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/07/g8-nedir-ne-degildir.html' title='G8 Nedir Ne Degildir?'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-112051372619403910</id><published>2005-07-04T14:45:00.000-07:00</published><updated>2005-07-04T14:51:57.230-07:00</updated><title type='text'>Yoksullukla Savas Yoksullarla Degil</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/6968/1190/1600/the_demo.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/6968/1190/320/the_demo.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Iste gosteriden bir parca, sizde gozunuzle gorun.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-112051372619403910?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/112051372619403910/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=112051372619403910' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112051372619403910'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112051372619403910'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/07/yoksullukla-savas-yoksullarla-degil.html' title='Yoksullukla Savas Yoksullarla Degil'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-112046413742799594</id><published>2005-07-04T00:28:00.000-07:00</published><updated>2005-07-04T02:00:12.123-07:00</updated><title type='text'>Açlık</title><content type='html'>Dün pazardı. Öğleye kadar evde nasıl vakit geçirdiğimi anlamadım. Biraz uyuşukluk yaptım. Sonra kalkıp büroya geldim. Malum yetiştirmem gereken bir işim vardı. Neyse öğleden sonra onları halledip, umduğumdan daha erken bir saatte yeniden eve döndüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık sekiz aydır evde televizyon yoktu. Hanede nasıl bir ortam oluşmuştu anlatmak ve özlemeden durmak zor. Akşam eve girdiğimde genellikle babam eline kitabını almış okuyor oluyordu. Kızım yerlere saçtığı kalemlerin arasında boyama kitabıyla uğraşıyor, hatun da neredeyse tek okuma alanı olan öyküyle boğuşuyordu. Evdeki bu garip sessizliği bozan tek şey de emektar radyomuzdu. Çoktandır bir kenara itilen radyo bu kadar mı güzel bir aletmiş. Biliyordum. Çocukluğumdan biliyordum. Radyo ile karşılanan ve geçirilen akşamlar güzeldir. Hele TRT dinliyorsanız. İşte bu güzel ortamı otuzyedi ekranlık bir canavar yedi bitirdi. Şimdi He-Man gibi güç kumandayı tutanın elinde. Lakin bu yerli dizilerden, aptal yarışmalardan başka bir şey bulmak o kadar zor ki. Yalnızca zıplayarak zaman geçirilebiliyor. Dün akşam da öyle oldu. Seyretmeye değecek hiçbir nane bulamadık. Gecenin ilerleyen saatlerinde babam yerel televizyonlardan birinde yayınlanan bir belgesele takıldı. İlatyanın kuzeyinde bayağı eski bir kasaba hakkında yapılmış bir belgesel. Yerel bir televizyonda böyle bir belgesel ancak dolgu malzemesi olarak kullanılabilir. Başka bir mantığı olamaz. Ama izlenmeye değerdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada herkes uyku hazırlığına girdi ve ben balkona çıkıp oturdum. Sigaramı yaktım. Sonra birazcık gözgezdirmek maksadıyla çantamdan bir kitap çektim. Knut Hamsun'un Açlık romanı. Doğrusu bir kitabı bitirdiğimde yeni bir kitaba başlamak zor geliyor. En büyük zorluk bitenin yerine yenisini seçmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a) Bitirdiğim kitabın dipnotlarında yeralan veya yazarın sözünü ettiği bir kitap mı okumalıyım. &lt;br /&gt;b) Bu kitabın konusuyla bağlantılı başka bir kitap mı seçmeliyim&lt;br /&gt;c) Yazarın diğer kitaplarını mı sıraya koymalıyım&lt;br /&gt;d) Tamamen başka bir tür ve başka bir konu mu bulmalıyım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bunlar ve benzeri bir çok nedenle bir kitap bittiğinde yenisine başlamak beni yoruyor. Belki son zamanlarda yalnızca okumuş olmak için okuduğumdan, herhangi bir konunun derinlemesine dalmaya uğraşmadığımdan oluyor tüm bunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En son Semih Gümüş'ün Yazarın Yalnızlık Burcu'nu okumuştum. Ardından sırf değişik bir şey olsun diye Açlık'a başladım. İyi ki böyle yapmışım. Yazdıklarıyla hayatını kazanmaya çalışan, Belki yazmaktan başka çaresi de olmayan bir yazar adayının yaşadığı çileli hayatı okumak bir önce okuduğum kitapla ilginç bir şekilde birbiriyle kesişti. Zaten uzun zamandır yazmayı düşündüğüm bir konu hakkında yeniden düşünmeme neden oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyat ve Profesyonellik üzerine bir yazı yazmayı aylardır planlayıp duruyorum. Nereden başlayacağımı ve ne diyeceğimi tam olarak kestiremediğim için hep kafamın içinde gezdirip duruyorum bunu. Aslında ilginç bir yazı çıkabilir. Sonuçta belki herkesin bildiği ve çok az insanın dile getirdiği bir şey olacak bu. Ama bir şekilde bunu kendi zihnimde açıklığa kavuşturmak zorundayım. Çünkü Türkiye'de edebiyat profesyonellerinin tam anlamıyla profesyonel olamadıklarını düşünüyorum. Aynı şeyi bir futbolcu veya bir işletmeci için söylemek nerdeyse mümkün değil. Aslında entellektüel açıdan bakıldığında herhangi bir birikime sahip olmayan insanların kendi kurdukları veya dahil oldukları dünyada tüm koşulları yerine getirerek tam bir profesyonel olarak yaşamaları dikkate değer. Oysa bir çok şey bilen üstadlarla dolu edebiyat dünyasında neredeyse profesyonelliğin esamisi bile okunmuyor. Çok çok katedilecek yollar var daha. Knut Hamsun'un yaşadığı döneme bakıyorum, Ve roman kahramanının üç beş kuruş da olsa, yerel bir gazetede yazarak para kazanabilmesine bakıyorum ve hayret etmekten kendimi alamıyorum. Bugün yazar olmak hevesine kapılan kaç kişi böyle bir hayatı göze alabilir ve herhangi bir gazetede amatör yazılayırya yer alabilir. Üzerine telif ücreti almayı tamamen bir yana bırakıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar ve yayıncı... amatörlüğün kirli ruh hallerinin oluşturduğu bir ortamı sıkı sıkıya sahiplendiği sürece okurla paylaşılmayan nice şaşırtıcı anı bir kenarda bizden gizlenip duracak. Ama kendileri biliyorlar ruhlarını neyle değiş tokuş ettiklerini. Ve bir kez bu takas yaşandıktan sonra ne kadar iğrenç duruma düştüğünü kimse umursamıyor. Çünkü ruhunu kendi içindeki şeytana satanların kanına dokunacak şeyler değil bunlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse... &lt;br /&gt;Knut Hamsun'un bu güzel romanını Behcet Necatigil'in güncelliğini yitirmeyen çevirisinden okumaya başladıktan kaç saat sonra bilmiyorum, romanı bitirdim ve yatağıma girdim. Kütük gibi uyumuşum. Güçlükle kalkıp işyerine gelebildim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-112046413742799594?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/112046413742799594/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=112046413742799594' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112046413742799594'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112046413742799594'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/07/alk.html' title='Açlık'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-112012815858816109</id><published>2005-06-30T03:41:00.000-07:00</published><updated>2005-06-30T03:42:38.590-07:00</updated><title type='text'>Bu da Yeni Yepyeni yiğenimiz</title><content type='html'>Analı babalı büyüsün. Aramıza yeni bir vatandaş daha katıldı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-112012815858816109?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/112012815858816109/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=112012815858816109' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112012815858816109'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112012815858816109'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/06/bu-da-yeni-yepyeni-yienimiz.html' title='Bu da Yeni Yepyeni yiğenimiz'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-112012801732098235</id><published>2005-06-30T03:38:00.000-07:00</published><updated>2005-06-30T03:40:17.326-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/6968/1190/1600/DCAM5870.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/6968/1190/320/DCAM5870.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-112012801732098235?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/112012801732098235/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=112012801732098235' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112012801732098235'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112012801732098235'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/06/blog-post.html' title=''/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-112005830333203641</id><published>2005-06-29T08:16:00.000-07:00</published><updated>2005-06-29T08:18:23.340-07:00</updated><title type='text'>MÜTENEKKİD KİMDİR? MÜTEAKKİDİN AMCAOĞLUMU?</title><content type='html'>Hilmi Yavuz'a ayrıca değineceğimi söylemiştim. Aslında muazzam şair Hilmi Yavuz hakkında bir şeyler söyleme zaruretini doğuran bir yazı vardı. 6 haziran 2005 tarihli zaman gazetesindeki köşesinde bizzat Hilmi Yavuz'un yazdığı bir yazı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne, Zaman gazetesiyle gönlüm hoştur. Ne de bu gazete de yazan zevatla. Lakin Hilmi Yavuz hakkındaki düşüncem Zaman'da yazıyor olmasından bağımsızdır. Zaman'daki köşesi yalnızca zaman'la ilgili düşüncelerimi onunla ilgili düşüncelerimin üzerine eklememe neden olmuştur. o kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstad (!) sözünü ettiğim yazısında Türkiyede eleştirinin gidişatından, şiirin "köhne meta" halini alması dolayısıyla "reyting"inin düştüğünden vs. bahsediyor. Bunlar şiirseverlerin son yıllarda yakındığı bir şey. dolayısıyla olağanüstü bir tespit olmadığını kendi de biliyor. Üstad'a göre türkiyede nitelikli şiir okusunun sayısı taş çatlasa 5 bini bulmazmış. Hadi bunda da hemfikir olalım. Yazının gidişatı yavaş yavaş sadede geliyor. Yavuz reyting yapan şairlerin niteliksiz okurla buluştuğunu da söylüyor. Ama ilginç olan şey şu. Reyting yapan şairlerin kimler olduğuna dair bir ipucu yok. Gerçi yazılarımı takip edenler bilir diyor ama. Benim gibi arada bir bu yazılara rastlayanlar için çok müphem bir alan bırakılmış. Bu reyting yapan şairler kimler? Umuyorum ki müteşair bile olsalar İbrahim Sadri, Yusuf Hayaloğlu, Uğur Aslan vs. türünden isimler değildir. Yoksa zaten 5 bini bulmayan nitelikli şiir okurunun reyting yapan müteşairlerin peşinden koşuyor olması gerekir ki bu da durumu olduğundan daha vahim bir hale getirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavuz'a göre roman ve hikaye türleriyle ilgili eleştiride bir gelişim, büyük bir dünüşüm yaşanmakla birlikte, şiir alanında eleştiri giderek niteliksizleşiyormuş. Ve bu niteliksiz şiir eleştirisinin kaynağı taşradaki ya da periferideki dergilermiş. Hangi dergiler olduğu yine merak konusu. En iyisi bütün taşra dergilerini aynı kefeye koymak. Ya da periferide yayınlanan bütün edebiyat dergilerini sayın Hilmi Yavuz'un gözlükleriyle okumak herhalde. Adı geçen dergilerin editörleri de reytingimiz artar düşüncesiyle oldukça memnun bir şekilde yayınlıyorlarmış bu niteliksiz şiir eleştirilerini. Üstelik merkez olan istanbul'daki bazı edebiyat dergileri de böyle niteliksiz eleştiriler yayınlışormuş. Yine aynı nedenle. Reyting kaygısıyla yani. Yalnız burada her şeyi müptezelleştiren medyanın taşra dergileriyle nasıl bir bağlantısı ve bu melun oyuna ne şekilde dahil olduğunu anlayamadım. Cehaletimdendir diye geçiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıda Hilmi Yavuz Osmanlıca lügata yeni bir kelime kazandırmak lütfunda da bulunmuş. Uzun uzun düşünmüş olmalı. "müteşair"den kelimesinin yapısından yola çıkarak, ve başka kelimelerin oluşumunu da delil göstererek "sahte eleştirmenlere" yeni bir isim bulmuş. MÜTENEKKİD kelimesi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hilmi Yavuz sıradan yazıp gitmiş. Ama maddeler halinde görmek daha açıklayıcı olabilir. Mütenekkidlerin özellikleri de şunlarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Bunların çoğu yaşı kırka gelmiş ya da kırkı aşıp elliye merdiğven dayamışlar.&lt;br /&gt;2. Bu mütenekkidlerin aslı  i'rabda mahalli olmayan yeteneksiz müteşairlermiş.&lt;br /&gt;3. Yeteneksiz veya hafiften yetenekleri varsa üçüncü sınıf şair bile olamayan biçarelermiş.&lt;br /&gt;4. Bu sahte eleştirmen zavallıların ortak bir üslubu varmış.&lt;br /&gt;5. Eleştiri değil sövgü, inceleme değil hakaret, nesnellik deği düşmanlık, iyiniyet değil hased ve karaçalma yaparlarmış.&lt;br /&gt;6. Üsluplarıyla alakası Hilmi Yavuzda saklı olmak üzere, okuduklarını anlamayacak kertede cahil, hödük ve zavallıdırlarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki Hilmi Yavuz bu türden iğrenç mahlukata dair bir yazıyı neden kaleme almak ihtiyacı duymuş. Bunu da aynen alıntılasam daha güzel olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu yazı, uzun bir süreden beri, beni, bana yakın olan şairleri ve oğlumu hedef tahtalarına yerleştiren bu mahlukata, toptan cevap niteliği taşıyor. Yoksa, ‘mütenekkid’ ve ‘müteşair’lerden herhangi birini adam yerine koyduğumdan değil! O nedenle isim vermiyorum. Bu yazı, bir aynadır onlar için. Okuyunca, kendilerini bütün sefillikleriyle göreceklerdir...&lt;br /&gt;Evet, bütün sefillikleriyle... " &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan düşünmeden edemiyor. Bu mahlukat gerçekten Hilmi Yavuz'un dediği türden midir? Yoksa hazretlerin de belirttiği gibi, kendisini, müridlerini (üstad burada bana yakın şairleri demeyi tercih etmiş) ve oğlunu bir şekilde eleştirdikleri için mi bu hakaretlere, sövgülere, düşmanlığa maruz kalmışlar. İsim vermemesinin sebebi de ilginç. Adam yerine koymuyormuş. Gayet güzel bir strateji. Bu güne kadar yazanları hallaç pamuğu gibi attıktan sonra, bundan sonra Hilmi Yavuz ve cemaatini eleştireceklere de gözdağı vermiş oluyor sanırım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-112005830333203641?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/112005830333203641/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=112005830333203641' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112005830333203641'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/112005830333203641'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/06/mtenekkid-kimdir-mteakkidin-amcaolumu.html' title='MÜTENEKKİD KİMDİR? MÜTEAKKİDİN AMCAOĞLUMU?'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-111996680700964271</id><published>2005-06-28T06:25:00.000-07:00</published><updated>2005-06-28T06:53:27.016-07:00</updated><title type='text'>Şemşamer Mezhebi</title><content type='html'>Ortalık durulana kadar yalnızca birazcık takip ettim. İsmet Özel yine ülke gündemine yerleşti bir süre. Yıllardır temkinli takip ettiğim bu ünlü türk düşünürü hakkında nihayet fikirlerim netleşmeye başladı. Karar vermek için beklemenin yararını gördüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kaç lafla ortalığı kasıp kavurdu. Ve bu kez yeniden başka bir elbiseyle karşımızda. Sosyalistken isllamcı olduğunda ben aslında hiç değişmedim diyordu. Yine ben değişmedim aynıyım diyor. Lakin sosyalizm nere, islam nere, faşizm neresi. Kendi sahiplendiği bir kimlikse onu reddettiğinde nasıl aynı kişi olarak kalabiliyor mümkün değil. Kimlik değil kisve olduğunu iddia ediyor bir süre sonra. Zaman gazetesinde yazdığı yazıda (ona da ayrıca değinmek gerek) Hilmi Yavuz tam da benim söyleyeceklerimi biraz daha kibar bir dille "Ama her değişim, mazur görülebilir mi? Türkiye gerçekten tuhaf bir ülke. Mesela, 1970’lerde Sosyalist, 1980’lerde İslamcı, 2000’lerde de Milliyetçi kesilenlerin bu ‘değişim’lerini mazur görmek mümkün müdür? ‘Yükselen değerler’i kollayan bir ideolojik kaypaklık ve bu kaypaklığı aşırı narsistik ego’larına dayanak olarak kullanmak! Değişimlerinin, makul mazereti yoktur bu gibilerin,-gerekçeleri, kof bir retoriktir! Rüzgarların nereden estiğine bakarak yön tayin eden ‘rüzgar horozları’nı, ‘değişme’ varoluşun temelkoyucu ilkesidir, diye bağışlayabilir miyiz? "diyerek dile getirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakıyoruz Sosyalizmin piyasa yaptığı dönemlerde İsmet Özel sosyalist. Bundan ekmek yiyor. Bakıyoruz siyasal islamın piyasa yaptığı dönemde İsmet Özel müslüman. Ve bugünlerde yurtsever cephelerin oluştuğu, kızıl elma ittifaklarının kurulduğu, Türk Solu gibi kıymeti kendinden menkul orjinal türkçülük yorumlarının yükselmeye başladığı dönemde İsmet Özel yine farklılığını ortaya koyuyor. "Tanrı Türkü üstün yarattı" diyor. Tanrıdan gelen bir bilgi midir? kendisine sormak lazım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazete ve dergilerdeki röportajlarını okudum. İpe sapa gelecek taraflarını aradım. Lakin bulmak güç. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ama Türklük başka bir şey. Biraz önce söyledim, Araplar İslam’ın yükünü taşımada enerjileri azaldığı sırada Türklük ortaya çıktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Araplar bu enerjiyi yüksek miktarda taşıdıkları sırada onlar da Türk’tü tabiî ki. Şu manada; Kâfirle çatışmayı göze alan Müslüman’a Türk diyoruz. Almıyorsa Müslüman, tamam bir şey dediğimiz yok. " evet ilginçliğe bak. Yıllarını düşünmeye adamış bir entellektüel bu türden cümleler kurabiliyor. enerjiyi yüksek miktarda taşıdıkları dönemde araplar da türkmüş. Tabii bu enerjiyi verenin Türk olduğu o yüzden bu enerjiye kavuşanın otomatikman türkleştiği gibi bir sonuçta çıkaracaktır yarın bir gün. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesele başka. İsmet Özel'in mezhebinden kaynaklanıyor bu durum. Bunu da yine dolambaçlı demogoji yöntemleriyle kendisi ifade ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Dünya hayatı dediğimiz şey eğer hiçbir fayda istihsal etmeden geçen bir süre ise, o manada dünya hayatı dolayısıyla bir tanıklık da gereklilik. Demek ki tanıklığın gerekliliği, elde edilen ya da istihsal edilen faydayla alakalı. Yani ben dünyada bulunmaktan faydalandığım nispette tanıklık edebildim. Dolayısıyla faydanın hem miktarı, hem de türü değiştikçe tanıklığın şekli de belki değişmiş oldu. Ama dediğim gibi, dünyada bulunmaktan elde edilen faydadır esas olan. Dolayısıyla bu, benim dışımdaki insanların dünyada bulunmaktan ne fayda temin ettikleri konusundaki anlayış farkı, benimle onlar arasındaki farkı doğuruyor sanıyorum. "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya hayatından fayda istihsal edebilmek için o faydaya doğru yön değiştirmek icabediyor anlaşılan. Batıda buna makyavelizm, pragmatizm filan deniyor olabilir. Ama sürekli yüzünü güneşe döndüren ayçiçeğine bakarak ortaya atılan bir halk bilgeliğini, bir deyimi hatırlamadan edemiyorum. Şemşamer Mezhebi. Tam da Özel'in özelliğine dünya hayatından istihsal ettiği faydanın yöntemini açıklığa kavuşturuyor bu deyim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmet Özel yıllar önce waldo emerson ve henri david thoroy arasındaki ünlü diyaloğa dayanarak waldo sen neden buradan değilsin diyerek bir kitap yazmıştı. Özel'e yakınlık hissetmemi sağlayan tek kitabı buydu diyebilirim. Lakin yukarda kendi açıkladığı sebebe dayanarak olsa gerek diyaloğu tersine döndürdü ve yıllar sonra Henri Sen Neden Burdasın adında bir kitap daha yazdı. Ama bu kitabı okuma gereği hissetmedim. Nedense demeyeceğim. Çünkü galiba nedeni ortada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmet Özel bundan 15-20 yıl sonra bize bilmediğimiz, farkında olmadığımız neler söyleyecek. Doğrusu ben mutlaka bir şeyler bulacağına inanıyorum. Ama yazık ki o keşfedene kadar bunlardan habersiz yaşamak zorunda kalacağız. İsmet Özel sonunda devrini tamamlayacak. Kendi etrafında dönerek yine başladığı noktaya dönecek. Yani eninde sonunda yine kendi olacak. Bakmayın onun üzerinde taşıdığı elbiseye. Modası geçtiğinde değiştirecek ve o eski elbise yalnızca eski fotograflarda kalacak.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-111996680700964271?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/111996680700964271/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=111996680700964271' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111996680700964271'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111996680700964271'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/06/emamer-mezhebi.html' title='Şemşamer Mezhebi'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-111987445305256159</id><published>2005-06-27T04:55:00.000-07:00</published><updated>2005-06-27T05:14:13.053-07:00</updated><title type='text'>Özgünlük 06</title><content type='html'>İyi ki bu blog yarenliği icad edilmiş, insanın canı sıkıldğında, konuşacak kimsesi olmadığında kendi kendine iki lakırdı ediyorsun. iyi geliyor. Aslında yazacak çok şey var. Ama yazıp yazmamak arasında tereddütlerim var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan olmak çok zor. Çünkü insanlarla birlikte yaşamak gibi bir zorunluluğumuz var. Birbirimize katlanmaya güç yetiremediğimiz zamanlar oluyor. Hiç tanımadığımız biri olsa neyse. Umursamıyoruz. Kolayca hatır gönül, kalp dinlemeden ezip geçebiliyoruz. Lakin sevdiğimiz, değer verdiğimiz insanların da bizim gibi birer insan oluşu zaman zaman içimizde tarifi imkansız bunaltılara yol açabiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kötülük, haksızlık, adaletsizlik, eşitsizlik vs... kimin hangi cepheden baktığıyla ne kadar ilgili. Ve tahammül ederken gelip dayandığımız sınırlar yerine göre ne kadar daralabiliyor. Şaşıp kalıyorum. Söyleyen mi kötü, söyleten mi bilmiyorum. Bilemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Susmak en iyisi. Yoksa kafamın peşinden gitsem şu andakinden daha iyi olmuycam&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-111987445305256159?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/111987445305256159/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=111987445305256159' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111987445305256159'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111987445305256159'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/06/zgnlk-06_27.html' title='Özgünlük 06'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-111944223175617335</id><published>2005-06-22T04:51:00.000-07:00</published><updated>2005-06-22T05:10:31.763-07:00</updated><title type='text'>Özgünlük 05</title><content type='html'>Yazmaktan başka çarem yok. Çünkü konuşabileceğim kimse yok şu koca memlekette. Bir zamanlar güzel günlerin yaşandığı, fakat sonra köşesinde öylece kalakalan perili bir ev gibiyim. Yeni insanlarla tanışmak mı. Bu da risk. Ve o riski aldığıma çok defa değmediğini görüyorum. Her seferinde üzülerek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazmaktan başka çarem yok. Yaşama direnmek için. Varolduğumu, şu yada bu şekilde yaşadığımı kendime ıspatlamak için. Öte yandan Sores'in söyledikleri, ensemizde demoklesin kılıcı gibi salınan ölüm gerçeği. Gideceğiz. Organik bir artık olarak toprağa karışacağız. Bu yüzden olsa gerek konuşmak anlamsız kalıyor ölüm karşısında. Söz uçuyor ve yazı bir şekilde yaşamaya devam ediyor. Kelimeler nefes alıp verebiliyor. Zaman karşısında çok daha uzun soluklu bir abide gibi durabiliyor. Yazının kalbi var. Atıyor durmadan. Ki kim yazmışsa onun kalbi yerine. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu günlerde karamsar şeyler yazıyorum. Kalbimdeki karanlık yansıyor elimde olmadan. Fakat yazmaktan başka çarem yok. Çoğu zaman ne yazacağımı bilemesem de buna mecburum. Zamanın değerini ençok bu ihtiyaç hissettiriyor bana. Çünkü oturup adamakıllı ne okumak ne de yazmak için zamanım var. Günde ortalama 12 saat bilgisayarın karşısında uyuşturulmuş bir robot gibi bağımlı kalıyorum. Üç beş kuruş ekmek parası için. Gel gör ki bunun için herkesin ödediği bir bedel var. Bunu görmezden gelip halimden şikayet edersem, bu bir bahane olursa yitip giderim. Ve asıl direnişim bu çerçevede.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşke demiyorum. Yakaladığım bütün anları değerlendiriyorum. Bir kaç kelime çiziktirmek, bir kaç satır okumak için. Bunlar küçük ama önemli kaçamaklar. Çünkü zaman geçtikçe görüyorum ki damlaya damlaya göl oluyor. Özlemini duyduğum bir okyanus olsa da susuz bir çölde kalmaktansa bir göle razı oluyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanın geçip gittiğini en çok yazdıklarımda hissediyorum. Çünkü şayet okuyup yazmasam, ne hangi günü yaşadığımdan haberim oluyor, ne saatten, ne aydan/yıldan. Neden mi? Gerçekten bağlanmış bir parça gibiyim şu makinanın karşısında. Tıpkı onun faresi gibi...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-111944223175617335?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/111944223175617335/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=111944223175617335' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111944223175617335'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111944223175617335'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/06/zgnlk-05.html' title='Özgünlük 05'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-111939481245527219</id><published>2005-06-22T03:24:00.000-07:00</published><updated>2005-06-21T16:00:12.470-07:00</updated><title type='text'>Yasamaya dair</title><content type='html'>Bugun gunlerin en uzunuydu, gunesin dogusundan batisina kadar gunle birlikte olmak istedim.  Bilmem nedendir, gunleri daha doyasiya yasamak ve vakit kaybetmemek hastaligi hasil oldu bende bir suredir.  Yaslanmaktanmi yoksa zamanin degerini daha iyi anlayip bir gun, belki de biraz sonra su biyolojik dunyadan ayrilacagimi daha iyimi anladigimdandir.  Yoksa yasamaktan simdiye kadar bir sey anlamadigimi anladigimdan midir.  &lt;br /&gt;Dostlar, korkularimizla birlikte yasayip onlarla olecegiz, bizlerle gelen tek sey kendi yarattiklarizdan baska bir sey olmayacak ve geride biraktiklarimizla surdurecegiz bu yasam denen, yeni ve degisen maddesel urunlerle hayatini surduren anlamadigimiz hic bir zamanda anlayamayacagimiz, uzerine felsefe yapip devrimlerle degistirmeye calistigimiz, baskalarini elestirip kendimizi dogru cikarmaya ugrastigimiz, inancsizlarla ve inananlarla birlikte bazende ikisininde farkinda olmayanlarla birlikte paylastigimiz su guzelim mavi gezeni birakip gidecegiz.  &lt;br /&gt;Oylesine, su yasamdan bekledigimiz ve bizden beklenenleri dusunup durdum hem iste hem yolda hem meyhanede hem cevremdekilerle bagirip cagrisirken ve yilin en uzun gununu dunyaya ve yasama ayirdigim icin memnundum.  &lt;br /&gt;Ama kendimden -tam olarak, insan olarak-ne kadar memnunum onu tam bilmiyorum, zannetmiyorum ki bunu tam anlamiyla bilen de pek kimse yok su dunyada, biraz once oturup iciyordum bir meyhanede, soyle etrafimdakilere tekrar tekrar baktim.  Kadinlari gozledim , erkekleri gozledim , bazi kadinlara ic cektim, hayvansiligimizin fizyolojik olarak bizde hala var olduguna kendimi yeniden ve yeniden inandirdim. Ve yasanacak dunyada var olmanin sorusuyla gene tek basima kaldigimi gordum, gecenin bir yarisinda bir text mesaji geldi neredesin ne yapiyorsun, komik bir yanit vermek istedim verdigim cevap: 'yilin en uzun gununde, gunun uzunlugun guzelligine sukrediyorum oldu, ya sen dedim.  Gelen cevap su an isim var benim icinde sukreder misin oldu, bende, artik kimseye olduk olmadik iyilikler yapmiyorum,kendi isini kendin yap, herkes gibi sende yalnizsin, sende herkessin..... oldu. Bilmiyorum bunun arkasinda ne vardi ve varolaninda arastirilmasi gerekir mi onuda pek bilmiyorum, belkide oylesine soylenmiste olabilir, belkide cok derin felsefi , Freudinan bir aciklamasida olabilir, kendimi icinde kaybettigim libodomdan kendi kendimi arindirmam da olabilir gerisinde .  Yada tatmin ettiremedigim, vaginal acligimda olabilir, yada cevredeki insanlarin boslugundan etkilenip kendi kendime bende oyle olsammi deyipte kucukken hep dusundugum sogan yeme hikayem gelmistir aklima: Mutlu olabilmenin yolu herseyi bir kenera koyup yalnizca kendi uzerinde yogunlasmaktan ve hic bir sorunla ilgilenmemekten , yeniye yada kendini kiyaslayabilecegin hic birseye acilmamaktan, evinde dunyadan fazla beklentin olmadan bir kuru sogan ve ekmek yiyerekten mutlu olunabilecegi dusuncesidir bu aklima gelen-belki de olumdur  dusundugum ve nicin yapmiyorum her istedigimi sorusudur arkasinda yatan.  Yada baglanmisligin verdigi eziklik ve onun altindan kalkamamaktir beni rahatsiz eden, belkide hay anasini sattigimin tum celiskileri sizlerle daha iyi hesaplasmam ve kendi durustlugumde yasamak istememden kaynalanmistir bana bunu dusundurenler ve  benim zamani daha cok sevip ve onu daha iyi harcamaya cok iyi harcamaya yillar once karar vermem ve kendime tekrar tekrar hatirlatmam.  &lt;br /&gt;Sizin nedeniniz ne olaki dus dostlari?&lt;br /&gt;Sores&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-111939481245527219?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/111939481245527219/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=111939481245527219' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111939481245527219'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111939481245527219'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/06/yasamaya-dair.html' title='Yasamaya dair'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-111936077532978224</id><published>2005-06-21T05:34:00.000-07:00</published><updated>2005-06-21T06:32:55.336-07:00</updated><title type='text'>Recete: Vulgar, feodal, sovenist 'sosyalistlikten' kurtulmanin yollari.</title><content type='html'>Once Marx'in Engels'in Lenin'in ve Trocki'nin bas yapitlarini saygideger bir kitapcidan pazarlik yaparaktan alcaksiniz-bunlar tabi kullanilmis da olabilirler merhemin kendisine herhangibir yan etkisi bulunmaz, ama oncelikle dikkat edilmesi gereken bir sey varki merhemin iyi etkide bulunabilmesi icin bas unsur oda bu sozu edilen malzemelerin bozuk malzeme satan Stalinist kaynaklardan gelmemesi ozelliklede orijinal olmalarina dikkat edilmesidir.  &lt;br /&gt;Ikinci onemli unsurda bu malzemeleri dikkatli bir sekilde elimize bir kursun kalem alaraktan cumlelerin altlarini ozenli olarak cizerekten sindirmektir.  Ara sira soru isaretleri bazi yorumlar dusmek kisilerin kendi zevkine gore ayarlanabilecek bir eylem turudur.  &lt;br /&gt;Oncelikle Marx'la baslanmasi salik verilir, ozelliklede Komunist Manifesto ilk olarak alinmalidirki merhemin verecegi etki daha fazla olsun, oyle Das Kapital'le falan baslanirsa yan etkileri cok olacagindan hastamiza hic bir yararimiz olmaz.  Ikinci olarakta Fransada Ic Savas uzmanalarca salik verilmektedir-Merheme Marx'in baska yapitlarininda katilmasi hastanin durumunun ciddiyetine bagli olup recete yazanin verecegi on uyarilar goz onunde tutulmalidir. &lt;br /&gt;Daha sonra Engels'in merheme ilave edilmesi sarttir, ozelliklede: Sosyalizm, Utopik ve Bilimsel.  Daha sonra ' Ailenin ve Ozel Mulkiyetin Dogusu merheme katilmalidir.  Bu iki onemli malzeme kullaniktan ve yavas yavas hazmedildikten sonra bir baska onemli malzeme Lenin ve onun Nail Yapmali? 1905 Rusya'si goz onunde bulundurulup titizce elestirilerekten okunmalidir.  Ve hemen arkasindan Nisan Tezleri ve Emperyalizim Kapitalizmin en Yuksek Noktasi, merheme katilmalidirki merhem kendisini iyice kivama soksun.  &lt;br /&gt;Arkasindan Trocki'nin Rus Devrimi Tarihi ozumsenerekten bir kac ay icinde merheme yavas yavas ilave edilmeli bunun yaninda da John Rees'in Dunyayi Sarsan On Gunu isimli kucuk romani tuvalet yada otobus koltuklarinda bir agri kesici olarak kullanilmalidir ki objektiflik kaybolmasin.  &lt;br /&gt;Butun bu malzemeler recetenin verildigi duzen icerisinde surekli olarak kullanilirsa ve tabiki hastanin durumu bu verilen tatbikata reaksiyon gostermez ise ardindanda hasta kendi dilegi ile yeni, kendisine daha uygun dusecek malzemelerle hastaligini tedavi etmeye calisir ise .  Hastanin 'Vulgar, feodal, sovenist 'Sosyalistlik'ten ve tabiki cok kotu bir virus olan Stalinizim'den kurtulma sansi yuksektir.  Velakin bu hic bir kimse tarafinda garanti verilemez.  Ozelliklede virus beyni tam etkisine almis ise hastanin kurtulma sansi cok ve cok azdir.  O yuzden hastayi kendi basina birakip hic yakinina bile gitmemek gerekir ki bu virusun dis etkilerinden bizlerde fiziksel olarak (bunun tarihte cok ornegi vardir Sovyet halklari cok iyi bilirler-tabiki Anadolu halklarida ayni  ozelliklede Trockist sol kesim bu virusun fiziksel etkilerinden hatta viruse bagisikligi olan virusu ozellikle kendi damarlarina asilayan bazi virusseverler bile kacamamislardir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrica virusun bulundugu mekanlar buyuk levhalarla belirlenir ve bunlarin yakinlarina gidilmemeside yetkili agizlar tarafindan uzerine basilarak belirtilirse belkide ileride bu virusun kokune ayran suyu dokecegizdir.  Ama su an elimizde bulunan malzemelerle ancak bu kadar karsi koyabiliyoruz, asilanmak ve viruse bagisiklik kazanmak icin bolca tarih okunmasi ve dunya ya acilan Sovyet arsivlerinin incelenmeside uzmanlar tarafindan iyi bir antibiyotik olarak bilinmektedir.  &lt;br /&gt;Bu virusun etkiledigi insanlara sempatimizi gondermek gibi bir iyi niyetimiz olmadigida burada belirterekten isteyenlerin bu receteyi istedigi gibi kullanmasida herhagibir yazim haklariyla sinirlanmamistir.  &lt;br /&gt;Haydi kolay gelsin.&lt;br /&gt;Gecmis olsun!&lt;br /&gt;Marx, Engels, Lenin ve Trocki sizlere sifa versin.&lt;br /&gt;Sores&lt;br /&gt;***Onemli Not &lt;br /&gt;Bu yazi dun aksam katilmis oldugum bir acilis esnasinda tanismis oldugun vulgar, feodal, sovenist 'sosyalist'lerle yapmis oldugum bir tartismaya yonelik olarak yazilmistir.  Keske tartismamis ve bu insalari hic kaale almamis olsaydim dusunceside aklimdan cikmiyor degil ama bir Bolsevik Tarihi arastiricisi Bolsevik olaraktan bu kendini begenmis kucuk burjuvalara ders vermem gerektigi gorevide beni onlari gormemezlikten gelmeme engel oldu.  Umarim bu recete baska insanlar icinde yararli olur.  Tabi receteden kastim bir hicip yapmaktir yoksa herkese ayri bir recete yazmak yada insanligi kurtarmak icin bir recete yazmak gibi bir niyetimde yoktur herkese duyurulur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-111936077532978224?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/111936077532978224/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=111936077532978224' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111936077532978224'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111936077532978224'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/06/recete-vulgar-feodal-sovenist.html' title='Recete: Vulgar, feodal, sovenist &apos;sosyalistlikten&apos; kurtulmanin yollari.'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-111934428124484201</id><published>2005-06-21T01:57:00.000-07:00</published><updated>2005-06-21T02:03:15.126-07:00</updated><title type='text'>Özgünlük 04</title><content type='html'>İnsanın hayatı çok kısa. Benimki, bizimki, ve onlarınki de... Bu kadar kısa süreye bu kadar alçaklık, meziyetsizlik, nasıl sığdırılabilir. Yaşamak dediğimiz şey çoğu zaman buna tanık olmak demek sanki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet birey olarak yaptığımız her şeyden sorumluyuz. Bu varoluşumuzdan da sorumluyuz anlamına geliyor. Her ne kadar bu dünyaya misafirliğimiz bilinçli tercihimize dayanmasa bile, buraya atılmış, itilmiş veya düşmüş olsak bile bu sorumluluktan kurtulmamıza yetmiyor. Ne yapalım, nasıl yapalım, bu hengameden kurtulmanın yolu var mı, değiştirmek mümkün mü? bir sürü soru saldırıp duruyor. Ama şayet memnun değilsek. İşin garibi insanoğlunun büyük çoğunluğu bu memnuniyetsizliği sahipleniyor. Bir gün sıranın kendilerine geleceği hayali, birgün kazanma, başarma, sahip olma ihtimali tüm iğrençlikleri meşrulaştırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın varlığını böyle derinden hissederken, ve böyle bir dünyada yaşarken karamsarlığa kapılmaması mümkün mü? Karamsarım. Fakat birlikte oluşumuzdan güç alıyorum. Bu gün değil sadece. Yıllardır böyle. Sarıldığım düşlerle yaşıyorum. Çünkü en çok da düşlerimi paylaşıyorum sevdiğim insanlarla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşıyoruz ve değişiyoruz. Ve uzunca bir süredir katettiğimiz yollara dair fikrimiz yok. Merak ediyorum. Kim nereye gidiyor. Nereye geldi. Kıyasıya tartışacak mıyız yeniden. Bekliyorum...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-111934428124484201?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/111934428124484201/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=111934428124484201' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111934428124484201'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111934428124484201'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/06/zgnlk-04.html' title='Özgünlük 04'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-111913459457138279</id><published>2005-06-18T15:36:00.000-07:00</published><updated>2005-06-18T15:43:14.576-07:00</updated><title type='text'>Sarte'den dus dostlarina</title><content type='html'>Gecen gun Montparnasse mezarliginda dolasiyordum, J P Sarte’ nin mezariyla karsi karsiya geldim.  Tam yuz yil once dogmus Sarte ve Nisan 1980 de olmus.  20. yuz yilin en etkili felsefeci, politik aktivistlerinden ve cagini en cok etkileyen yazarlardan birisiydi ve halada yazilari ve edebiyat eserleri yeni kusaklara varolusculugun ozgurlugu ve varligi nasil tanimladigini analatmakta.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarte kisi olarakta ilginc bir karektere sahip, ikinci dunya savasinda fasistlere karsi Fransiz direniscilerine katiliyor ama isi hava tahminlerini ogrenmekten ileri gitmiyor buna ragmen yakalanip Alman esir kamplarina gonderiliyor.  1950 lerde Stalinist Rusya’yi destekliyor, 1970 lerde Mao ‘u destekliyor-kendisinin her turlu baskici rejime karsi olmasina ragmen bunu nasil yaptigini aciklamak baska bir denemenin gorevi saniyorum.  Bunlarin yanindada kendisi icen en onemli olan seyi bulmaya yada ogretmeye calisiyor; Bireyi. Oznelligin nerede baslayip nerede son bulacagiyla ilgileniyor, kisilere en buyuk agirligi, her seyin sorumlulugunu onlarin sirtina yukleyerek veriyor.   Birey olmanin en onemli sorununun , yaptigimiz herseyden sorumluluk duymamizdan gelecegini ogutluyor Sarte. &lt;br /&gt;Bir yondende hakli , eger eylemlerimizin sorumlulugunu omuzlarimizda hissetmez isek hayatimizin ne anlami olacak ki?  Yada hayatlarimizin bir anlami varmi ki?  Zaten Sarte’nin de asil sorunu burada basliyor, var olmanin ne anlami var? Birey olmanin sonunda ne var. Yada bir amac , bir son var mi? &lt;br /&gt;Atilmisligin verdigi yalnizlik va agirlik onun hayatini bulandiriyor ve oda baskalarinin hayatini bulandirmayi kendine meslek ediniyor.  &lt;br /&gt;Ayrica her turlu baskiya karsi cikmayi, baskaldirmayi saglikli bireylerin gorevi olarak goruyor.  Buradanda onu Vinetnam savasina karsi gosterilerde yerini alirken goruyoruz, fabrikalarda iscilerle grev eylemlerinde  goruyoruz, Cezayir ayaklanmasinda ezilmislerin yaninda goruyoruz.  Bir alinti yapmak gerekirse ‘Her baskaldiri insanlari oldurmeye baslamakla baslar.  Bir Cezayirli icin bir avrupaliyi oldurmek bir tasla iki kus vurmaktir.  Ilk olarak bir ezeni bertaraf ediyorsun ve ayni zamandada bir ezilmisi’.   &lt;br /&gt;Ve insanin zorunlu oldugu tek sey vardir Sarte gore , oda ozgur olmak.  Cunki bir kere dunyaya atildiktan sonra birey herseyden sorumludur.  Kacis yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarte'den kendimize pay cikaralim dus dostlari. Bizimde kacamayacagimiz gunler geldi , bizlerde hem ozgurluge hemde yaratmaya mahkumuz, prangalarimizdan ancak yaratarak ve birlikte calisarak kurtulabilirz.  Degisim ve degismenin kacinilmazligindan korkmadan duslerimize sarilalim.&lt;br /&gt;Sores&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-111913459457138279?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/111913459457138279/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=111913459457138279' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111913459457138279'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111913459457138279'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/06/sarteden-dus-dostlarina.html' title='Sarte&apos;den dus dostlarina'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-111903170301612042</id><published>2005-06-17T10:51:00.000-07:00</published><updated>2005-06-17T11:08:23.020-07:00</updated><title type='text'>Özgünlük 03</title><content type='html'>Doğrusu senfoniye başladığımız gün baya şenlenecek ortalık. Sores şimdilik bir sen bir de ben varız. Aslında biz derken kastettiğimiz insanların katılımını bekliyoruz. Şimdilik mesele bu. Söylediğin bir şeyi sabahtan beri düşünüyorum. "Yoksa, insan olmaya çalışmanın acısıyla kıvranırken hem kendimizi hem de başkalarını bu girdabın içine ekme hevesiyle mi yapıyoruz bunları" diyorsun ya. İşte burada takılıp kalıyorum. İnsan olmaya çalışıyorum. Bu çabayla yıllarım geçerken benden bir çok şey götürdüğü gibi getirdikleri de oldu. Evet dediğin türde bir kaygının varlığını itiraf etmek kaçınılmaz. Fakat öte yandan bu sancılarla tek başıma olmadığımı biliyorum. Beni korkutan geçtiğimiz yıllar içerisinde bu ortak paydayı paylaştığımız insanların bu duyarlılıklarını yitirmiş olmaları ihtimali.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesafeler engelleyici olabilir. Yaşadığımız bireysel hayatların hengamesi bizi dalgalandırabilir veya her yere sürükleyebilir. Farklı coğrafyalarda yaşadığımız maceraların seyir defterini birlikte tutmak gibi bir imkan var önümüzde. Kim nereye gidiyor, ne yapıyor, ne düşünüyor. Hangi noktalarda birlikteyiz. Rotamız hangi yöne, bizim seyrimiz nereye. En azından haberdar olmak. Hadi bir adım sonrası, beraber düşünmek, beraber kaygılanmak, birlikte çözüm bulmak, varsa o çözümü tartışarak birlikte bulmak. Bunları önemsiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evladü iyal hepimizin başında. Viranolası bir hane neredeyse orada bekliyor hepimizi ayrı ayrı. Bunlar herşeye engel mi? Çoluk çocuğumuz, eşimiz, işimiz, birebir görüştüğümüz çevremiz ihmale gelmeyecek birşeyin üzerini ört bas edebilir mi? Evet ihmale gelmeyecek olan şey biz diye sözettiğimiz biziz. Her neysek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben heyecanımı yitirdiğim an burada olmayacağımı biliyorum. Burada göremediğim dostların heyecanlarını yitirmiş olmaları ihtimali beni düşündürüyor. Yoksa kimsenin haberi yok mu? Duymuyor musunuz? Nerdesiniz... Başka kimse yok mu? Daha doğru dürüst düş bile kurmamıştık. Yepyeni düşlerimizi paylaşmamıştık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşişleri bülteni yayın hayatında. Şimdi sıra haberlerde. Ne habersiniz millet...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-111903170301612042?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/111903170301612042/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=111903170301612042' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111903170301612042'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111903170301612042'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/06/zgnlk-03.html' title='Özgünlük 03'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-111896442719223686</id><published>2005-06-17T01:00:00.000-07:00</published><updated>2005-06-16T16:27:07.200-07:00</updated><title type='text'>Sabahin sessizligini horozlar degil ince sesli sakalar bozar</title><content type='html'>Sessizligi bozma cabalariyla bu mucadeleye girmis bulunuyoruz, once seyrek seyrek duyulacak sesimiz, daha sonra senfoniye baslayacagiz.  Ama su dogruki birbirimizi tanimiyoruz, tanimamizda zor.  Yillar bizlerden hem cok seyler goturdu hemde bazilarimiz icin cok seyler getirdi.  Onemli olan kazanmislarin kazandiklarini paylasmasini bilmesi ve alicilarinda geri vermeyi ogrenmesidir.  &lt;br /&gt;Yazdiklarimizdan cizdiklerimizden pratikteki yasadiklarimizdan kendi kendimizi anlatmaya calisiyoruz.  Soyle acik sacik , icli disli konusabilenimiz varmiki su dunyada.  Hem kulturel hem kisisel degerlerimizden oturu kendimizi baskalarina -daha dogrusu-dost bilip dost saydiklarimiza ne kadar anlatiyoruz.  Ne kadar anlasilmaya yada paylasilmaya acigiz.  &lt;br /&gt;Gecenin bir saatinde teknolojinin nimetlerinden yararlanaraktan binlerce kilometre oteye, belki bir katkimiz olur yada katkilanmis oluruz umuduyla klavyelerine sarilan bizler, cokmu acinacak durumdayiz.  Yoksa, tum insan olmaya calismanin acisiyla kivranirken hem kendimizi hemde baskalarini bu girdabin icine cekme hevesiylemi yapiyoruz bunlari. Yada bolunmus hayatlarimizin parcalarini eksiksiz toplayip birlestirebilecek bir uzun vadeli eylem icerisinde bunlari birbirine ekleyebilecegimiz sihirli bir tutkalin gercekliginin arayisi icindemiyiz.  Her ne olursa olsun, sonucunda daha once yapmadigimiz bir olguyla karsi karsiyayiz ve bunun getirecegi her seyi gozonune alaraktan devam etmeliyiz.  Ki ileride 'yapabilirdik ama yapmadik' diyip hayiflanmayalim.  Sunun surasinda yasayacagimiz kac saniyeki, son saniyede 'keske'dememek icin gelin elimizden geleni yapalim.  Keskeleri bir kenara atip yaptiklarimizin hesabini verelim, yapacaklarimiz icinde heyecanlanalim,yapmadiklarimizdan bizi kimse sorumlu tutamaz.  Sorumlu ve sorunlu olacak gunlerin gelecegine dus dostlarini katalim.&lt;br /&gt;Sores&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-111896442719223686?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/111896442719223686/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=111896442719223686' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111896442719223686'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111896442719223686'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/06/sabahin-sessizligini-horozlar-degil.html' title='Sabahin sessizligini horozlar degil ince sesli sakalar bozar'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-111892477889584608</id><published>2005-06-16T13:20:00.000-07:00</published><updated>2005-06-16T05:26:18.903-07:00</updated><title type='text'>Uzerimize Dusenin Agirligi</title><content type='html'>Dus dostlari, uzerimize duseni yapmanin zamani.  Gecmisle ugrasmak , nostaljiyle yasamak yeniden yaratmaya pek yardim etmiyor. Yaratmanin temelinde yasamak yatiyor, birbirlerinden binlerce kilometre uzaktaki dus dostlari belkide birlikte bir seyler yasamiyor olabilirler ama sonucunda kuresel gelismeler bizleri ayni objectif kosullar icerisinde donusturuyor.  Toplumdaki statukomuz bizim kendi donusmemiz ve cevremizi donusturmemize olumlu yonden etki yapmadigi muddetce hic bir niteligi olmayan hayararkik, ataerkil toplumun kapitalist emellerine hizmet eden bir olgu olmaktan ileriye gidemez.  Pratigimiz ve teorigimiz birbirleriyle uyum icinde olmalidir.  Duzenli yetisen 'hiyar'lardan degil, olduk olmadik yerden buyuyen istenmedik alanlarda kendini gosteren 'yaban otlarindan' olmanin onurunu yukseltmeli ve her alanda duslerimizin herkesin dusu haline gelip bir gerceklik olmasi icin cabalamaliyiz.  Isyerimizde, yazilarimizda iliskiye girdigimiz her alanda bayragi daha yukari tasimali yaban otlarinin gucunu herkese kanitlamaliyiz.  Porsumus sebzelerin rehavetine kapilip onlara sempati gostermekten kacinmaliyiz, cunki curumusun yaninda fazla kalanin kendiside curumekten kendini alikoyamaz. Hatta porsumuse biraz egilim gosterenin bile ozunde degisikler meydana gelir, bu bir HIV virusu gibidir, virus seni oldurmez ama zayiflatir ve yakalandigin gripten olursun. Dus dostlari prensiplerimizden odun vermeyin, her yerde prensiplerimizi savunun ve yabanligin tatini cikarin.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Sores &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-111892477889584608?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/111892477889584608/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=111892477889584608' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111892477889584608'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111892477889584608'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/06/uzerimize-dusenin-agirligi.html' title='Uzerimize Dusenin Agirligi'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-111894785303073206</id><published>2005-06-16T11:44:00.000-07:00</published><updated>2005-06-16T11:50:53.036-07:00</updated><title type='text'>Özgünlük 02</title><content type='html'>Tüme varım mı? yoksa tümden gelim mi? eskiden kurduğumuz birlikteliğe bakarak mı geleceği kestireceğiz. Yoksa bugünkü durumumuza bakarak yeniden bir gelecek üretmenin yolunu mu arayacağız. Geçmişe bakarsak sorun yok. Ama bugüne baktığımda bir belirsizlik görüyorum. Dünyadaki ve ülkedeki belirsizlik bizi de belirliyor sanki. Bundan kaçınamaz mıyız? Veya kaçınmak istiyor muyuz? Önce bunun belli olması lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra bakıcaz. Yıllar boyunca değişen şeylerin ne olduğunu bile tam olarak bilemiyoruz. Zaman kime ne kazandırdı. Kimden ne götürdü. Gidenler gitmesi gerekenler miydi. Kazandıklarımız gerçekten birer kazanç mı? Bunların tartışılması gerekiyor. Tanıdığımız insanlarla yeniden tanışmanın zamanı geldi. Yoksa tamamen birbirimizi tanıyamaz hale gelmekle karşı karşıya kalabiliriz. Ya da tanımış olduğumuzu unuttuğumuz insanlarla bir gün yüz yüze gelme ihtimaliyle yaşayacağız. Yeniden karşılaştığımızda ne olucak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memlekette çok şey oluyor. Ekonomide, politikada, sanatta, edebiyatta yeni yeni ortaya çıkan gelişmeler var. Bunlar hakkında kim ne düşünüyor. Dilimizin ortaklığı sürüyor mu? Yoksa koptuk mu? Merak ediyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gel gelelim, sessizliği bozan iki borazan yetmiyor bu muhabbete. Ya da gönlümüz razı olmuyor. NERDESİNİZ???&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-111894785303073206?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/111894785303073206/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=111894785303073206' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111894785303073206'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111894785303073206'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/06/zgnlk-02.html' title='Özgünlük 02'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-111885178072386445</id><published>2005-06-15T08:59:00.000-07:00</published><updated>2005-06-15T09:09:40.726-07:00</updated><title type='text'>Özgünlük 01</title><content type='html'>Ya şunun şurasında kaç kişiyiz ki diyoruz. Ama o kaç kişi nerde. Ne zaman sesi soluğu çıkacak. Bunlar belli değil. Bir müddet sonra mazide geçirdiğimiz eğlenceli günleri anmaktan başka paylaşacağımız bir şey kalmayacak. Beni üzen şey bu. Çünkü böyle gittiği takdirde kaçınılmaz olan son bu olacak. Bu sondan korkmuyorum. Tereddüt etmiyorum. Yalnızca bunu kabullenmek zoruma gidiyor. ve yine de bu sona yavaş yavaş kendimi alıştırıyorum. Fırsatımız olsaydı şöyle yapardık, böyle yapardık, işte imkanlarımız ortadaydı gibi bahanelerin gerçekten yalnızca bir bahane olduğunu daha bir kavrıyorum. Aslında o günler olmak istediğimizi olamayışımız, gelmek istediğimiz yere gelemeyişimiz belki bizi bir arada tutuyordu. Bu tespit tahrik edici olmalı. Kapitalizm karşısında geçmişte aldığımız tutumun "kedinin uzanamadığı ciğere murdar" deyişinden başka bir şey olduğunu bir yerlere geldiğimiz, mevkilendiğimiz, mevzilendiğimiz bu günlerde ıspat edebilirdik oysa. &lt;br /&gt;Çok sevdiğim bir fıkra var. Hayata bakışımı formül gibi açıklığa kavuşturan bir kaç fıkradan biri bu. &lt;br /&gt;Gemi batmış, bir kadın ve iki adam ıssız bir adaya düşmüşler. Adamın biri laz biri kayserili. Aralarında prensip anlaşması yapmışlar. Anlaşmaya göre biri adadaki tek ağaca çıkacak ve gelmesi muhtemel kurtarıcıları gözetleyecek. Aşağıda kalan diğeri de kadına dokunmamak şartına kesinlikle uyacak. Ağaca ilk önce kayserili çıkmış. İki dakkada bir aşağıya bağırıyormuş. Ulan temel ayıp değil mi niye sözünde durmuyorsun. Bırak kadını, uzak dur. vs. iki dakkada bir böyle bağırıyormuş. Halbuki garibim temel kadının yanına bile yanaşmadığından çaresizlik içinde kendini savunmaya çalışıyormuş. Nöbet değiştirme zamanı gelmiş. Kayserili aşağı inmiş. Temel yukarı çıkmış. Temel yukarıdaki yerini alır almaz kayserili kadına saldırmış. Bu arada temel aşağıdaki manzaraya bakarak, "ya hakkaten buradan böyle görünüyormuş" diyormuş kendi kendine.&lt;br /&gt;Evet nöbet değiştirme zamanımız geldi. Karşı çıktığımız sosyal statüleri kazanıyoruz yavaş yavaş. Müdür oluyoruz, patron oluyoruz, vs. oluyoruz, ev, araba alıyoruz. Şimdi eskiden küfrettiğimiz adamların bulunduğu yere doğru tırmanıyoruz. Ve aşağıya bakarken ya hakkaten burdan böyle görünüyormuş deme durumuyla karşı karşıyayız. Ama herşey göründüğü gibi mi.&lt;br /&gt;Bundan emin olamıyorum...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-111885178072386445?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/111885178072386445/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=111885178072386445' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111885178072386445'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111885178072386445'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/06/zgnlk-01.html' title='Özgünlük 01'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-111885114361852019</id><published>2005-06-15T08:58:00.000-07:00</published><updated>2005-06-15T08:59:03.623-07:00</updated><title type='text'>Birey ve Toplum</title><content type='html'>Bireyin kendini toplum icerisinde bulup gerceklestirmesi bir surec isidir. Ama bu surec pasif yalnizca alima dayali bir surec degil tam tersine diyalektik bir yapiya sahip olup bireyinde toplumu degistirmesiyle esguduludur. &lt;br /&gt;Ama birey olmaktan neyi kastettigimizi anlatmak ve bu konuda bir birliktelige varmak zorundayiz. Birey nedir? yalniz kendi basina , kendi kendine ve kendi icinde olan bir olgumu yoksa bunun yaninda kendisini olusturan toplumun bir parcasi olan ondan etkilenen ve tum dunyadaki gelismelerden pay cikaran bir varlik midir? gelin bunun ustune biraz konusalim ve anarsizimle onun icinde bulundugu kisir donguyu bir acikliga kavusturalim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sores&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-111885114361852019?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/111885114361852019/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=111885114361852019' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111885114361852019'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111885114361852019'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/06/birey-ve-toplum.html' title='Birey ve Toplum'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-111833540390013307</id><published>2005-06-09T09:42:00.000-07:00</published><updated>2005-06-09T09:43:23.900-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>Sadece Sores ve ben mi kald›k. Yani bi de nazl›can olsa art›k türkü ç›€›r›r›z. Yapacak ﬂey kalmaz. Ama yap›lacak birﬂeyler oldu€una inanmak istiyorum. Ölmediyseniz hala bir umut var. Belki suni teneffüs filan yapmak icabedecek ama napal›m gerekirse yapar›z biﬂeyler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-111833540390013307?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/111833540390013307/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=111833540390013307' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111833540390013307'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111833540390013307'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/06/sadece-sores-ve-ben-mi-kaldk.html' title=''/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-111833515759436871</id><published>2005-06-09T09:38:00.000-07:00</published><updated>2005-06-09T09:39:17.596-07:00</updated><title type='text'>Davetiye</title><content type='html'>buradan baslayacak olan tartismalara, butun duslerinizi davet ediyoruz. Dusler ve dussuzlukler arasinda bogusan biz yeganeler kendi kendiligimizin farkina varabilmek icin duslerimizi gerceklestirmeliyiz. Duslerimizin herkesin dusleri olmasi dilegiyle. Haydi duslerimizi paylasip gerceklestireleim. Baska dusler mumkun bu dunyada.&lt;br /&gt;SORES&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-111833515759436871?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/111833515759436871/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=111833515759436871' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111833515759436871'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111833515759436871'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/06/davetiye.html' title='Davetiye'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13513002.post-111823425049468835</id><published>2005-06-08T05:34:00.000-07:00</published><updated>2005-06-08T05:37:30.496-07:00</updated><title type='text'>Hadi Bakalım</title><content type='html'>Ahali.... adamın asabını bozmayın. bukez kayış yaranı affetmem ona göre ayağınızı denk alın. blogumuz şu andan itibaren yayına geçmiş bulunuyor. hepinizin katılımlarını beklediğimi bilmem söylememe gerek var mı. Ütnelik yapmıyın. bu sefer adam gibi katılsın herkes. ne olucaksa olsun. en azından yapmak istediğimiz daha ciddi projelere kimin ne kadar katkıda bulunabileceği buradan belli olur. üstelik, burayı hareket noktası yapabiliriz. demedi demeyin. peynir ekmek yemeyin. sonra nohut gibi terlemeyin. işiniz rastgelsin...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13513002-111823425049468835?l=dusisleribulteni.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/feeds/111823425049468835/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13513002&amp;postID=111823425049468835' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111823425049468835'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13513002/posts/default/111823425049468835'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusisleribulteni.blogspot.com/2005/06/hadi-bakalm.html' title='Hadi Bakalım'/><author><name>edebiyat yolcuları</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14698950200522750682</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry></feed>
